1985 yılında Japonya’da kurulan Studio Ghibli, 20. yüzyılın son on beş yılına damga vuracak anime filmler üretmekle kalmamış; 21. yüzyıla da önemli ustaların hayal gücünden çıkmış filmler armağan etmişti. Isao Takahata, Yoshufumi Kondo, Hiroyuki Morita gibi yönetmenlere ek olarak, en çok tanınan figür ise şüphesiz ki Hayao Miyazaki’ydi. Özellikle 2003 yılında Spirited Away ile Oscar kazanarak uluslararası tanınırlığa ulaşan Miyazaki; hayal gücünün sınırlarını zorlayan eserlerini, içinde yaşadığı toplumdan ve o toplumun fertlerinden yola çıkarak yaratıyordu. Bu bağlamda yönetmenin “son filmi” olarak lanse ettiği Rüzgar Yükseliyor (The Wind Rises)’un yönetmenin kendi kişiliğinden ve Japon toplumundan esinlenmesi anlaşılır bir durum. Yönetmenliğini Mami Sunada’nın yaptığı Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı (The Kingdom of Dream and Madness) belgeseli de hem Studio Ghibli’nin yapısını hem de Rüzgar Yükseliyor’un yapım aşaması üzerinden Miyazaki’yi mercek altına alıyor.

Belgeseli kabaca iki bölüme ayırmak mümkün. İlk bölüm daha çok Miyazaki’nin çalışma prensipleri, ritüelleri ve stüdyodaki diğer çalışanlar ile ilişkileri üzerine ayrılmış. Filmin bu bölümünde Miyazaki, ünlü yapımcı Toshio Suzuki ve yönetmen Isao Takahata arasındaki ilişkilerin geçmişinden ve stüdyonun kuruluşundan kısaca bahsediliyor. Kameranın daha çok odaklandığı kişi ise Miyazaki oluyor. Geçtiğimiz yıl emekliliğini ilan etmesiyle ve sonrasında Studio Ghibli’nin kapanacağına dair haberlerin çıkmasıyla tartışmaların merkezine oturan Miyazaki, bu emeklilik kararının nedenleri ile ilgili kendi ağzından ipuçları veriyor. Sürekli olarak geçen yüzyılın insanı olduğunu vurgulayan yönetmen, 21. yüzyılı anlamakta güçlük çektiğini iddia etse de aslında emekliliğin ardındaki karar; o yüzyılı oldukça iyi anlamış, bilge bir kişiliğe ait. Miyazaki’nin üstünde durduğu iki olay 2008 ekonomik krizi ve 2011 Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan patlama. Bu iki olayın toplum ve kendisi üzerindeki etkilerinin derinliği, akıllara modernizm üzerine düşünceleriyle tanınan Anthony Giddens’ı ve “risk toplumu” kavramının öncüsü Ulrich Beck’i getiriyor.

Giddens; modernizmin kurumsal boyutlarından olan endüstriyalizmi, doğanın dönüştürülmesi ve yapaylaştırılması ile nükleer enerji kullanımı ve nükleer silahlanma başlıkları altında değerlendirir. Bu yönelimin geleneksel düzen içerisinde yaratacağı tehdit,  ancak sisteme olan güvenle çözülebilecektir.  Sistemin en önemli gücü ise teknolojidir. Modern öncesi toplumlarda güvenin karşılığı güvensizlik olarak adlandırılırken modern toplumlarda güven kelimesinin karşılığı korku ve endişe kavramlarıdır. İşte tam da bu noktada Miyazaki, santral faciasının yarattığı endişeye vurgu yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın içine doğmuş ve çocukluğunda yıkıma tanıklık etmiş olan Miyazaki, 21. yüzyılın kriz ve facialarını, bir bakıma İkinci Dünya Savaşı’ndan daha yıkıcı olarak görmektedir. Şüphesiz ki bu karamsar bakış açısı, yönetmenin sanatsal üretimini de etkiler. Komşum Totoro’nun esinlendiği iddia edilen ölüm olayından bile modern bir masal çıkaran yönetmen, hayal gücünün teknoloji ve bürokrasi ile kuşatıldığı günümüzde, çocuklara yönelik bir film yapmanın zorluklarına değinir. Çevresel tehditlerin ve bizi kuşatan güvensizliklere karşı sadece yeniden seçilmeyi düşünen yöneticilerin sorumsuzluğunun eklenmesiyle insanlığın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini iddia eden Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramı da yine Miyazaki’nin, sağa kayan politik tercihler ve muhafazakarlaşma üzerine yaptığı eleştirilerde karşımıza çıkar. 2008 ekonomik krizinde değişen çevresel ve toplumsal faktörleri yansıttığı kendi fotoğraf albümünü izleyicilerle paylaşan Miyazaki; hümanist kişiliği üzerinden, insanlığa olan inancının meydana getirdiği kıvılcımları bir aleve dönüştürmek ister gibidir.  Zaten, tüm karamsarlığına rağmen son filmi Rüzgar Yükseliyor’a bir biçimde ümit aşılar; filmin son sahnesini değiştirir.

Çizgisel olarak olmasa da ağırlığı açısından belgeselin ikinci bölümü olarak adlandırabileceğimiz Rüzgar Yükseliyor’un çekim süreci, yönetmenin ve çalışma arkadaşlarının görüşlerine odaklanır. Geçtiğimiz yıl ülkemizde de vizyona giren film, Japonya’da olduğu gibi burada da farklı tepkilerle karşılanır. Miyazaki’nin İkinci Dünya Savaşı esnasında Zero savaş uçaklarını tasarlayan bir mühendisin tutku dolu öyküsünü anlattığı film, özellikle sol görüşlü izleyicilerin ve eleştirmenlerin tepkisine neden olmuş; savaşın yıkımını göstermekten kaçındığı ve teknolojiyi adeta kutsadığı eleştirilerine maruz kalmıştı. Fakat filmin çelişkili yapısının bilinçli bir tercih olduğunu ortaya koyan belgesel; Miyazaki’nin babası ile ilişkilerini anlattığı hikayeler üzerinden, Rüzgar Yükseliyor’un arka planında yatan düşünceleri de cesurca dile getirmeyi başarıyor. Miyazaki, hiçbir zaman savaş uçaklarına olan hayranlığını ya da babasının uçaklara parça üreten bir mühendis olduğu gerçeğini gizlemiyor. Onun peşinde olduğu daha çok bireysel tutkular, küçük ilişkiler ve geleneksel toplumun kendi gerçekleri. Modern dönem öncesinin “bölgeselleşmiş güven”inin; yani akrabalık ve yakın arkadaşlık bağlarının o dönem içerisindeki gerçekliğini bugünden okumak, daha fazla özen istiyor. Kaldı ki Miyazaki’nin, tutkunun bir ego mücadelesine, üstten bir bakışa neden olacağı anlarda frene basması oldukça takdir edilebilir bir durum. Kendi adıma savaşa bakışından ve görüşlerinden şüphe etmediğim Miyazaki’nin, bu belgesel aracılığıyla bir kez daha kalbimi kazandığını söyleyebilirim. Filmin son yarım saatlik diliminde, Rüzgar Yükseliyor filminin sahnelerinden görüntülerin, stüdyodan görüntülerle paralel kurgu eşliğinde verilmesi de oldukça başarılı bir tercih olarak artı hanesine yazılabilir.

Belgeselin bazı eksik yönleri de yok değil elbette. Miyazaki’nin Rüzgar Yükseliyor üzerine çalışırken Takahata’nın Prenses Kaguıya Masalı’nı yapması ve iki filmin aynı tarihte gösterime girecek olması, iki dostun aynı zamanda iki rakip olduğunu vurguluyor. Miyazaki’yi keşfeden ve filmde de mükemmeliyetçi kişiliği ile sıklıkla anılan Takahata’nın 1-2 sahnede görünmesinin dışında sadece isim olarak anılması, bir eksiklik yaratıyor. Kendisine atfedilen özellikleriyle kült bir figüre dönüşen Takahata, Prenses Kaguya Masalı’nın yaratım süreci ile ayrı bir belgesele konu olmayı hak ediyor. Bir diğer unsur ise Miyazaki’nin babasıyla olan ilişkisine ayrılan sürenin, kendi oğluyla olan ilişkisinden esirgenmesi. Yine Studio Ghibli’de yönetmenlik yapmış olan oğul Miyazaki, sadece bir sahnede karşımıza çıkıyor ve orada da film yaratımı ile ilgili motivasyon üzerine bir tartışma doğuyor. Aynı şekilde Miyazaki’nin iş arkadaşları da ancak onun kişiliğini anlatırken kendilerine yer bulabiliyorlar. Bu açıdan filmin, adının tam da hakkını veremediğini belirteyim.

Hayao Miyazaki’nin kişiliği ve son filmi üzerinden Studio Ghibli’nin kapılarını aralayan Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı, bu anime ustasının merak edilen görüşlerine oldukça samimi bir biçimde yer veriyor. Miyazaki’nin içten kişiliği de belgeselin bu amacına ulaşmasında oldukça etkili oluyor. Pencereden dışarı baktığında gri binalardan başka bir şey göremeyen insanların aksine elektrik telleri üzerinde hareket eden yaratıkları, sıkıcı kasabasına gökyüzünden coşkuyla bakan karakterleri görebilen Miyazaki’nin bakış açısından dünyayı algılamak, her zaman karşımıza çıkabilecek bir deneyim değil. Son olarak kişisel bir tavsiye: Filmi gitmeden önce Rüzgar Yükseliyor’u izlemeye gayret edin. Zaten izleyip sevdiyseniz, o ruhu yeniden yaşayacaksınız ve film kalbinizde daha da yukarılara yerleşecek.

1985 yılında Japonya’da kurulan Studio Ghibli, 20. yüzyılın son on beş yılına damga vuracak anime filmler üretmekle kalmamış; 21. yüzyıla da önemli ustaların hayal gücünden çıkmış filmler armağan etmişti. Isao Takahata, Yoshufumi Kondo, Hiroyuki Morita gibi yönetmenlere ek olarak, en çok tanınan figür ise şüphesiz ki Hayao Miyazaki’ydi. Özellikle 2003 yılında Spirited Away ile Oscar kazanarak uluslararası tanınırlığa ulaşan Miyazaki; hayal gücünün sınırlarını zorlayan eserlerini, içinde yaşadığı toplumdan ve o toplumun fertlerinden yola çıkarak yaratıyordu. Bu bağlamda yönetmenin “son filmi” olarak lanse ettiği Rüzgar Yükseliyor (The Wind Rises)’un yönetmenin kendi kişiliğinden ve Japon toplumundan esinlenmesi anlaşılır bir durum. Yönetmenliğini Mami Sunada’nın yaptığı Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı (The Kingdom of Dream and Madness) belgeseli de hem Studio Ghibli’nin yapısını hem de Rüzgar Yükseliyor’un yapım aşaması üzerinden Miyazaki’yi mercek altına alıyor. Belgeseli kabaca iki bölüme ayırmak mümkün. İlk bölüm daha çok Miyazaki’nin çalışma prensipleri, ritüelleri ve stüdyodaki diğer çalışanlar ile ilişkileri üzerine ayrılmış. Filmin bu bölümünde Miyazaki, ünlü yapımcı Toshio Suzuki ve yönetmen Isao Takahata arasındaki ilişkilerin geçmişinden ve stüdyonun kuruluşundan kısaca bahsediliyor. Kameranın daha çok odaklandığı kişi ise Miyazaki oluyor. Geçtiğimiz yıl emekliliğini ilan etmesiyle ve sonrasında Studio Ghibli’nin kapanacağına dair haberlerin çıkmasıyla tartışmaların merkezine oturan Miyazaki, bu emeklilik kararının nedenleri ile ilgili kendi ağzından ipuçları veriyor. Sürekli olarak geçen yüzyılın insanı olduğunu vurgulayan yönetmen, 21. yüzyılı anlamakta güçlük çektiğini iddia etse de aslında emekliliğin ardındaki karar; o yüzyılı oldukça iyi anlamış, bilge bir kişiliğe ait. Miyazaki’nin üstünde durduğu iki olay 2008 ekonomik krizi ve 2011 Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan patlama. Bu iki olayın toplum ve kendisi üzerindeki etkilerinin derinliği, akıllara modernizm üzerine düşünceleriyle tanınan Anthony Giddens’ı ve “risk toplumu” kavramının öncüsü Ulrich Beck’i getiriyor. Giddens; modernizmin kurumsal boyutlarından olan endüstriyalizmi, doğanın dönüştürülmesi ve yapaylaştırılması ile nükleer enerji kullanımı ve nükleer silahlanma başlıkları altında değerlendirir. Bu yönelimin geleneksel düzen içerisinde yaratacağı tehdit,  ancak sisteme olan güvenle çözülebilecektir.  Sistemin en önemli gücü ise teknolojidir. Modern öncesi toplumlarda güvenin karşılığı güvensizlik olarak adlandırılırken modern toplumlarda güven kelimesinin karşılığı korku ve endişe kavramlarıdır. İşte tam da bu noktada Miyazaki, santral faciasının yarattığı endişeye vurgu yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın içine doğmuş ve çocukluğunda yıkıma tanıklık etmiş olan Miyazaki, 21. yüzyılın kriz ve facialarını, bir bakıma İkinci Dünya Savaşı’ndan daha yıkıcı olarak görmektedir. Şüphesiz ki bu karamsar bakış açısı, yönetmenin sanatsal üretimini de etkiler. Komşum Totoro’nun esinlendiği iddia edilen ölüm olayından bile modern bir masal çıkaran yönetmen, hayal gücünün teknoloji ve bürokrasi ile kuşatıldığı günümüzde, çocuklara yönelik bir film yapmanın zorluklarına değinir. Çevresel tehditlerin ve bizi kuşatan güvensizliklere karşı sadece yeniden seçilmeyi düşünen yöneticilerin sorumsuzluğunun eklenmesiyle insanlığın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini iddia eden Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramı da yine Miyazaki’nin, sağa kayan politik tercihler ve muhafazakarlaşma üzerine yaptığı eleştirilerde karşımıza çıkar. 2008 ekonomik krizinde değişen çevresel ve toplumsal faktörleri yansıttığı kendi fotoğraf albümünü izleyicilerle paylaşan Miyazaki; hümanist kişiliği üzerinden, insanlığa olan inancının meydana getirdiği kıvılcımları bir aleve dönüştürmek ister gibidir.  Zaten, tüm karamsarlığına rağmen son filmi Rüzgar Yükseliyor’a bir biçimde ümit aşılar; filmin son sahnesini değiştirir. Çizgisel olarak olmasa da ağırlığı açısından belgeselin…

Yazar Puanı

Puan

Hayao Miyazaki’nin kişiliği ve son filmi üzerinden Studio Ghibli’nin kapılarını aralayan Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı, bu anime ustasının merak edilen görüşlerine oldukça samimi bir biçimde yer veriyor.

Kullanıcı Puanları: 4.8 ( 3 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi