Düşler’den Van Gogh’a

Dostoyevski kumarbaz, Kafka korkak, Van Gogh deliydi!

Akira Kurosawa, Düşler (1990) filminin Kargalar adlı kısmında bizi, bir müzede Van Gogh tablolarına bakan bir sanat öğrencisinin daldığı düşe ortak eder. Bu düş aracılığıyla, öğrencinin peşinden, ressamın dünyasına girerek, onu ‘içten’ anlamamızı sağlamayı dener.

Film, esasen, köprü altında çamaşır yıkayan kadınların “tımarhanelik” diye dalga geçtiği ressama bir saygı duruşudur; Van Gogh, Japon ressamlarına hayrandı, Kurosawa da Van Gogh’a. Japon ressamlar doğa ile sıkı bir diyalog içindeydiler, Kurosawa da öyle. İsterseniz, doğa bilgesi olarak, Dersu Uzala (1975)’ya bir bakın mesela.

Van Gogh yaşadığı sırada, eleştirmenler ve ressamlar ona yeteneği olmadığını söylediler, bilinen resimlere benzemiyordu yaptıkları. Kurosawa da, henüz ortaokuldayken, resim öğretmeni tarafından onurlandırılmasa, belki Van Goghvari bir keskin acı yalnızlık ve yabancılık yaşayacaktı: Öğretmeni, bir keresinde, Kurosawa’nın sınıfına, “nasıl hoşunuza giderse öyle resim yapın” demiş, sonra resimler teker teker tahtaya asılıp değerlendirilmeye alınmış. Sıra Kurosawa’ya geldiğinde, tüm sınıfta bir kıkırdama başlamış. Diğer çocukların resimleri, gördükleri nesnelerin birebir taklidiyken, Kurosawa’nın resmi çeşitli renk lekelerinden oluşmaktaymış. Öğretmen zor da olsa sessizliği sağlamış ve onun resmine övgüler düzmüş.

Van Gogh’un karşısına Kurosawa’nın öğretmeni gibi, ona güven verecek biri çıkmamış ve yaşarken (neredeyse) hiçbir tablosu satılmayan Van Gogh, kendine duyduğu kuşkudan asla kurtulamamış. Bir mektubunda, bir tablosunu şöyle anlatıyor: “Bunlar fırtınalı gökler altında uzanan çok geniş mısır tarlaları. Derin keder, sonsuz yalnızlık ifade etmek için herhangi bir zorlamaya başvurmama gerek kalmadı. Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size.” Buna karşın Cezanne, “Doğrusunu isterseniz, sizin yaptığınız bu resimler birer deli resimleri” diyecektir.

Ferit Edgü’nün deyimiyle “Van Gogh resimlerinde ışık, fizik yasalarına uymaz. Yalnızca onun yaratıcı güdüsüne uyar.” Onda ışık dışarıdan değil içeriden gelir. Gece resimlerinde mesela, bazen, gecenin rengi sarıdır.

Büyük ruhsal bunalımlarının birinin ardından, bir yıl boyunca akıl hastanesinde kalır Van Gogh. Evet, Cezanne, Van Gogh’un deli olduğunu görmüştür, ama onun gördüklerini görememiştir. Nietzsche, 1889’da “görme” üzerine şöyle bir not düşmüş: “Elveda, bana izin verilenden ötesini gördüm.” Edgü, bu nota, “deli ressamımız”ın karşılığı şu şekilde olabilirdi diyor: “Günaydın, bana izin verilenleri görmeye çalışıyorum…” Biz, onun resimlerinde buğday tarlaları, ayçiçekleri, postallar ve kargalar ile ilgilenmeyiz; Van Gogh’un buğday tarlaları, Van Gogh’un ayçiçekleri, Van Gogh postalları, Van Gogh kargaları ile ilgileniriz. Gerçeklik onun gerçekliğidir ve onun nesneleri, daha önce görüp de algılayamadığımız bir bunaltı, bir yalnızlık ve bir varoluşla yüklüdürler.

“Işığı ve özgürlüğü ara ve pek fazla batma bu dünyanın çamuruna” der kardeşi Theo’ya gönderdiği mektuplardan birinde. Yaratıcılık, onun ışığı ve özgürlüğü olmuştur. Sanatçı, kendi içindeki gerçeği bulup çıkaran ise, yaptığı resimler Van Gogh’un içindeki gerçeği ziyadesiyle açığa çıkarmış ve yeni bir üslup biçiminde dışavurmuştur.

*Bu yazı Oğuzhan Ersümer tarafından yazılmıştır.

Kaynakça

Ferit Edgü, Van Gogh – Yüz Yıl Sonra, ADA, İstanbul, 1990.

Van Gogh – Theo’ya Mektuplar, çev. Pınar Kür, YKY, İstanbul, 2010.

Aldo Tassone, Akira Kurosawa, çev. Ahmet Şensılay, AFA, İstanbul, 1985.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi