“Yukarı bak , ben cennetteyim

Görünmez yaralarım var

Çalınamaz dramım var

Herkes tanıyor şimdi beni.”

Bir cumartesi sabahı arabayla yola çıkıyorum. Uzunca bir yol. Yanıma o sabah ve o gün için özellikle ayırdığım Blackstar’ı alıyorum. İlk defa üç ay önce tattığım ve birkaç gün önce ise tamamına kulak kabartabildiğim o şahane albümü. Henüz açılış şarkısı, 10 dakikalık Blackstar bitmeden “ne iyi yaptım” diyorum kendi kendime. Tıpkı daha sonra izleyeceğim klibi gibi, gökyüzüne yıldızlara doğru götürüyor beni, ne var ne yok unutturuyor. Kendisinin de geldiği yere, dünyaya düştüğü yere; yıldızlara, belki de Mars’a. David Bowie’yi ve onun çalışmalarını tüketmek hiçbir zaman kolay olmaz. Onunla biraz sağlam bir bağ kurabilmişseniz eğer, eserlerinin tüketilemediğini kolayca fark edersiniz. Hemen her eseri klasiğe dönüşme meyiline sahiptir. Hiç bırakmaz sizi.

Fakat, bu sabah erken saatlerde bir haber aldık. Artık, Bowie aramızda değilmiş. İlk bakışta normal karşılanabilir belki ama inanın hiç kolay değil. Son üç saattir kendimi bu cümleye alıştırmaya çalışıyorum. İki yıl öncesine kadar gömüldüğü sessizliğine döndüğünü düşünmek istiyorum. Gelecek sene yine canlı bir albüm çıkarır demek istiyorum. Duygularıma tercüman olan şarkılarını ben daha doğmadan yıllar önce yazmış ve daha geçen hafta aynı şeyi tekrar yapmış bir insandan bahsediyorum. Kendimi bildim bileli sesini duyduğum, ağzından çıkan sözcükleri ve zihninden çıkan melodileri takip ettiğim, hayatımın her anına tanıklık etmiş bir insandan bahsediyorum.

Henüz bir ergenken onun fazlasıyla olgun müziğini ve boyumu aşan sözlerini kendime marş olarak benimsemeye çalışırken, benim için çoktan bir ikon olmaya başlamıştı. Elbette çok sığ bakıyordum o zaman birçok şeye. Yine de, onun uzaya kadar uzanan ve ulaştığı herkesi sahiplenen şarkı sözlerine kapılmamak benim için pek mümkün değildi. Zaman geçtikçe sözlerden sıyrılıp müziğinin derinliklerini keşfetmeye başladım. Bu keşif, her gün devam eden ve kolay kolay bitmeyecek türden bir keşif. David Bowie, dün gece hayata veda ettiğinde 69 yaşındaydı. Yaklaşık olarak 50 yıldır onu dinleyen, ona kulak veren herkesin hayatındaydı. Bu sabah haberi doğrulayan oğlu Duncan Jones, haber verirken babasını yıllar boyunca paylaştığı milyonlarca kardeşine haber verdi aslında. 50 yıl boyunca üç, hatta dört farklı jenerasyonun kahramanı olmuş, her birimizi 25 eşsiz yolculuğa çıkarmış ve kendisini hiç sakınmamış gerçek bir kahraman olarak gözlerini yumdu. Onun geride bıraktığı 25 stüdyo albümü ve bunların yanı sıra konser kayıtları, erken dönem kayıtları, henüz 20’li yaşlarında kalkıştığı ve hayatında kırılma noktası olan projesi The Hype zamanlarını… Bizlere bıraktığı o kadar fazla şey var ki. Her biri kendinden bir parça olan, dinlediğinizde rahatlıkla hissedebileceğiniz samimiyette olan bu işlerin bendeki etkisini gerçekten anlatmam pek mümkün olamıyor. Duygusallaşmamak elimde değil.

Dünyaya Düşen Adam: Pop Müziğin Yıldızı David Bowie

“Dünyaya Düşen Adam” olarak ya da “Dünyayı Satan Adam” olarak, ilk andan itibaren fark yaratmayı başardı. Hep yükseklerdeydi, gerçek bir yıldızdı. Binbaşı Tom’la bizi ilk tanıştırdığında ya da Mars’taki hayatı anlattığında onun nasıl bir yıldız olduğunu anlayabiliyordunuz. Fakat sonra Space Oddity’de Binbaşı Tom’u ve Life on Mars ile anlattığı Mars’ı iyice tanıdıkça sözleri daha anlamlı gelmeye başlıyordu. Geleceği görebiliyordu ve her ortaya koyduğu çalışmasıyla bizi gelecekle tanıştırıyordu aslında. Müziği bu 50 yıl boyunca değişti, kendisi de değişti. Ama dünyayı da değiştirmesini bildi. Glam Rock’ı ilk ortaya çıkardığında zamanının çok ötesinde bir işe imza atmıştı. “Dünyayı Satan Adam” tam olarak bu döneme denk gelir. Geçen hafta da Blackstar’ı yayınlayarak belki de 2016’ın en değerli albümünü önümüze koydu. Onun değişimine ayak uydurabilen çıkmadı. Hep takip edilen ve taklit edilen oldu. Bugün oluşan alternatif pop ve rock müzik bizzat onun notalarından büyümüştür ve uzunca bir zaman da öyle olacak. Bowie de bir Elvis’ti. Daha karmaşık, daha deneysel ama bütün dünyaya uzanan müziğiyle.

Beyazperdenin büyüsünü fark edip, anlayabildiğim zamanlarda da sadece filmler için yazdığı şarkılarla değil, filmleri de kültleştiren karakterleriyle var oldu. Dedim ya, o Dünyaya Düşen Adam. 1976 yılında. Sanıyorum Ziggy Stardust’dan ya da mükemmelliğin timsali bir yıldızdan düştü, tam bilemiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var ki, insanlığa gerçek bir armağandı. Artık ne zaman Tesla’yı, Andy Warhol’u ya da Newton’u düşünsem ilk önce aklıma bu mucizevi adam geliyor. Elimde değil. Büründüğü rolleri kendisiyle o kadar büyüyor ki, etkisine kapılmamak mümkün olmuyor. Yeteneklerinin ve yapabileceklerinin sınırlarını son nefesine kadar zorlayan, müzikalitesiyle herkesi peşinden sürükleyen bir insan oldu. Bugünü kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Onu kanlı canlı görememenin üzüntüsü de hep içimde olacak. Onsuz bir dünyanın mümkün olmayacağını düşünürken, şimdiyse buna alışmaya çalışıyoruz. Bundan sonra ne müzik aynı olacak, ne de onun sinemaya şimdiye kattıkları mümkün olacak. Dik başlı, dramatik ve her seferinde bir hikaye anlatan şarkı sözlerinin yenisi gelmeyecek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi