Oscar ödülleri, sinema çevrelerinin en sanatsal değil ama en popüler ödülü. Büyük bütçeli Hollywood filmleri her yıl bu heykelciği farklı dallarda elde etmek için kıyasıya bir yarışa giriyorlar. Oscar’ın İngilizce çekilmeyen filmlere dağıttığı ödül olan En İyi Yabancı Film ödülü ise Hollywood dışında kalan ülke sinemalarının üretimlerinin takip etme fırsatı veren bir “öteki” ödülü.

Yazımızda dünya sinemasını bölgelere ayırarak ülkelerin Oscar maceralarına ışık tutmaya çalışacağız.

Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri kitabının yazarı Rıza Oylum yazdı.

Dünya Sinemasında Oscar

Oscar Avrupa’yı Seviyor

Düzenli olarak 1947’den beri dağıtılan ödülde uzun yıllar Avrupa sinemalarının tartışılmaz bir ağırlığı oldu. Özellikle İtalyan sineması ve özelde usta İtalyan yönetmen Fellini, yıllarca En İyi Yabancı Film Oscarı’nın favorisiydi. İtalya’nın 30’a yakın adaylığı 15’e yakın da ödülü söz konusu. 4 kez de bu ödül Fellini filmlerine verildi.

İtalya’dan sonra uzun yıllar bu ödülün favori ülkesi olan Fransa’dan bahsetmeliyiz. 40’a yakın adaylık 10 ödül. Ancak bu ağırlık 20.yüzyıl için geçerliydi.Son yıllarda Fransa’nın Oscar ödüllerinde hissedilir bir ağırlığı yok. Avrupa ülkelerinde bu ödülü hiç alamayan ülke İngiltere. Belki de ilk defa “Güneş Batmayan İmparatorluk” İngilizce’den ötürü bir başarı kıstasında geriye düşmüş oldu. Zira ödül, İngilizce çekilmeyen filmlere veriliyor. İngiltere’nin birkaç sefer aday olmuşluğu var ama bu aday filmler Galler’de çekilen Gallerce filmlerden ibaret.

Ben Almana Oscar Vermem Nazi Filmi Çekmedikçe

Alman sineması bugüne kadar 8 kez Oscar’da ilk beş film arasına kaldı. 1945-90 arasında varlığını sürdüren Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin Oscar’a aday olan tek eseri de Polonya’da Yahudi gettosundaki hayatı yansıtan Jacob The Liar filmiydi. Film, 1975 Oscar adaylarından biriydi. Polonyalı bir Yahudi olarak savaşta annesini toplama kampında yitiren Jurek Becker’in senaryosunu yazdığı yapım, Hollywood’un sevdiği konulardan birine sahip olduğundan aynı senaryoyla 1999’da Amerikan versiyonuyla yeniden çekildi.

Almanya ilk defa yarışı birinci bitirdiğinde ise yıl 1979’du. O yıl Volker Schlöndorff’un Nobel ödüllü Alman yazar Gunter Grass’ın romanından uyarladığı Teneke Trampet,  En iyi Yabancı Film dalında Oscar dâhil birçok uluslararası ödül almıştı. Savaşın ve faşizmin yarattığı bütün dönüşümleri büyümeyi reddeden Oskar’nı gözünden yansıtan film, unutulmaz sahnelerle etkileyici bir yapımdı.

Uzunca bir süre Oscar, Almanya’ya uğramazken 2002’de yine bir Nazi zulmü hikâyesi Oscar’ı Almanya’ya getirdi. Caroline Link’in yönettiği Afrika’nın Hiçbir Yerinde, 2. Dünya Savaşı sırasında Kenya’ya göç etmek zorunda kalan Yahudi bir ailenin yaşadıklarını anlatıyordu.

2004 ve 2005 Almanya’nın Oscar adayları da ilk beş film arasına kalmayı başarmışlardı. İkisi de Nazi dönemi eleştirisi veren yapımlardı. 2004’de ilk beş film arasına kalan film, Hitler’in son günlerine odaklanan Çöküş, 2005’te ise Nazi döneminin pasif direniş örgütü Beyaz Gül’ün iki kardeş üyesi  Sophie ve Hans Scholl’ün Münih Üniversitesi’nde öğrenciyken bildir dağıttıkları sırada yakalanıp 1943’de idam edilme süreçlerine odaklanan  Sophie Scholl Son Günler filmleri oldu.

2006’da Almanya’ya şimdiye kadar gelen son Oscar’ı getiren film bütün festivallerden ödüllerle dönen Başkalarının Hayatı filmiydi. 2006 yılının en önemli filmlerinden biri olan Başkalarının Hayatı’nı Florian Henckel Von Donnersmarck, hem yazdı hem de yönetti. Doğu Almanya’da geçen filmde, iki sanatçının aşklarının Kültür Bakanı’nın nüfuzunu kullanarak “üçüncü kişi” olma isteğiyle oluşan baskılar anlatılıyordu. Devletin yozlaşması, “baskıcı rejimin” yarattığı sancılar, sanatçıların Doğu Almanya’da var olma çabaları olarak özetlenebilecek film, Doğu Almanya üstüne adeta bir furya gibi yapılan antipropaganda filmlerinden en etkilisiydi. Filmdeki kusursuz oyunculuksa dikkate değerdir. Nazi dönemi olmasa da Oscar seçicilerinin hoşuna gidecek temalardan biri olan Anti Komünizm filme egemendi.

Almanya 2015 yılı için Oscar yarışına Giulio Ricciarrelli’nin yönettiği Yalan Labirenti’yle katıldı. Film, Naziler’in İkinci Dünya Savaşı’nda işlediği suçları örtbas etmeye çalışan devlet kurumlarını gözler önüne seriyor. Filmin kahramanı Johann Radmann, 1950’li yılların Frankfurt’unda yaşayan hırslı, idealist, genç bir savcıdır. Toplama kampından kurtulan Simon Kirsch’in davasını incelemeye almasıyla yaşananları anlatan film, Alman sinemasında özellikle 2000 sonrasında sıklıkla karşımıza çakan Nazi dönemi hesaplaşma filmlerinden biri. Alman seçici kurulun bu yıl Yalan Labirenti’ni Oscar yolculuğuna çıkarması ilk bakışta çok şaşırtıcı gelse de Alman sinemasının Oscar başarısı gösteren yapımlarının neredeyse hepsinin Nazi dönemi eleştirisi veren yapımlar olduğu gerçeği hesaba katılınca, seçimin “nabza göre şerbet” örneği olduğu görülüyor.

Danimarka, Hollanda, Norveç ve İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkeleri de birçok kez Oscar yarışında boy gösterdiler. Bu ülkeler arasında İsveç’in belirgin bir üstünlüğü var. Bu üstünlüğün en önemli nedeni de Ingmar Bergman’ın varlığıdır. İsveç’in En İyi Yabancı Film dalında kazandığı 3 Oscar’ın tamamı Bergman filmlerine verildi. Ayrıca Bo Widerberg filmleri de birçok kez aday listesinde yer aldı.

Rus Sinemasının Oscar Macerası

Rusya’nın Oscar macerası da oldukça zengin bir tablo sunar. Sovyet dönemi ve Rusya Federasyonu zamanını kapsayarak Rusya’nın Oscar ödülleriyle kurduğu ilişkiye yakından bakmakta fayda var. Soğuk Savaş döneminin iki uç kutbu Sovyetler Birliği ve ABD sanat alanında da kıyasıya bir yarış içindeydiler. Ruslar, Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar her dönem iddialı yapımlarını Amerikalıların beğenisine yollamaya özen gösterdi.

Rusya’nın Oscar ödüllerine adını ilk kez yazdırması Varlamov ve Ilya Kopalin’in 1942 yapımlı belgeseli Moscow Strikes Back ile olmuştu. Büyük ses getiren başarısını ise bir edebiyat uyarlamasına borçludur. Sergey Bondarcuk’un Tolstoy’un ölümsüz eseri Savaş ve Barış’ı sinema perdelerine taşıması dönemin en nitelikli edebiyat uyarlamalarından biri olarak Oscar yarışına Rusya’yı öne geçirmişti. Usta yönetmen, Rus sinema tarihinin en pahalı filmlerinden biri olan Savaş ve Barış’ı 7 yılda çekmiş, toplam maliyeti de 100 milyon doları bulmuştu. Andre Bazin, sinema-edebiyat ilişkisinin köşelerini çizerken, “iyi bir uyarlama, eserin özünü ve sözünü yeniden kurabilmelidir.” der. Dünya sinemasında edebiyat eserlerinin “özünü ve sözünü” yeniden kurulmasına çarpıcı bir örnek olan filmde; dönem dekorlarına önem gösterilmiş, roman neredeyse satır satır estetik kaygılarla sinemaya aktarılmıştı. Film 1968 yılında Oscar dâhil birçok ödül alarak Sovyetlerin uluslararası arenada saygınlığını arttırmıştı.

Yetmişlerin ikinci yarısına kadar Ruslar Oscar yarışından istediklerini alarak dönemediler. Bu bekleyiş Sovyet yöneticilerinin Akira Kurosawa’yı Moskova’ya davet etmesine kadar sürdü. Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa, o dönem Amerika’ya davet edilmişti. Tora! Tora! Tora!  isimli dönemin yüksek bütçeli filminde 2. Dünya Savaşı, Pearl Harbor Saldırısı üstünden resmedilecekti. Filme başlayan Kurosawa, şartların istediği gibi olmadığını yaşayarak öğrenmesinden sonra Japonya’ya geri dönmüştü. ABD dönüşü başarısız bir intihara kalkışan yönetmen, daha sonra güçlükle kendini toparlamıştı. Bazı kaynaklar intiharında film çekecek parayı bulamamasını gösterirler. 1973 yılında, Sovyet film stüdyosu Mosfilm, yönetmene birlikte çalışma teklifinde bulundu. Kurosawa, Rus kaşif Vladimir Arsenyev’in otobiyografik eseri Dersu Uzala’yı sinemaya uyarlayacaktı. 1973’ün sonunda, 63 yaşındaki Kurosawa, yanına dört yardımcı yönetmen alarak Sovyetler Birliği’ne gitti. İki yıla yakın bu ülkede kalarak Dersu Uzula’yı çekti. Film doğa ile uyum içinde yaşayan bir avcıyı anlatıyordu. Sinema tarihini en orijinal karakterlerinden biri olan Dersu, Sovyetlerin sağladığı imkân ve Kurosawa’nın azmiyle vücut bulmuştu. 1975 yılında biten Dersu Uzala, Moskova Uluslararası Film Festival’inde En İyi Film Ödülü’nü kazandı. 1976 yılında En İyi Yabancı Film dalında Oscar alarak yönetmenin kariyerinde önemli bir yere oturdu. Sovyetlerin uluslararası imajı açısından da oldukça başarılı bir proje olmuştu.

1980’de ise Vladimir Menşov’un çektiği Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor filmi Oscar’ı yeniden soğuk Rus topraklarına getirmişti. Film, Sovyet kadınlarının farklılıklarının gerçekçi bir tablosunu sunarken, kimi zaman idealize edilmiş portreler de yansıtıyordu. Moskova’da zengin koca arayan genç kadınların yaşamlarına odaklanan film, ayakları üzerinde duran başarılı bir kadının hayatının dönüşümlerini resmediyordu.

Sovyet sonrası Rus sinemasının ilk döneminde uluslararası başarılar oldukça azdır. 1991 yapımı Urga Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü kazanmıştı. 1994 yapımı Güneş Yanığı da En İyi Yabancı Film dalında Oscar aldı. Çökmüş bir sinema endüstrisinin ilk kıpırdanışlarının göstergesi olan bu başarıların arkasındaki isim ise Sovyet sineması döneminde yetişen yönetmenlerden Nikita Mikhalkov’du. Güneş Yanığı’nda Stalin eleştirisi yapan yönetmen, Sovyet döneminde uzun yıllar içinde biriktirdiği bütün muhafazakâr, monarşik haykırışları Güneş Yanığı serisinde dışarı çıkarmaya başlamıştı.

Ayrıca En İyi Kısa Animasyon dalında da Oscar ödülünü, birçok sefer bu ödüle aday olan Aleksandr Petrov 2000 yılında usta işi Hemingway uyarlaması Yaşlı Adam ve Deniz ile kazanmıştı.

Son yıllarda Oscar yarışında Rus filmleri ilk beşe kalsalar da ödülle dönemiyorlar. Nikita Mikhalkov yıllar sonra çektiği Güneş Yanığı 2’de öldüğü sanılan General Kotov’un sürgünde olduğu yıllar resmedilir. Filmde oldukça belirgin Hıristiyanlık önermeleri ve muhafazakâr duyarlılıklar ön plandaydı. 2012’de Sokurov’un bol ödüllü uyarlaması Faust yerine Güneş Yanığı 2 Oscar yarışına yollanmıştı. Kuşkusuz bu tercihlerde politik ilişkiler de önemli bir yer tutuyor. Güneş Yanığı 2’nin yönetmeni Nikita Mikhalkov, 1992’de Urga ile ve 1997’de de 12 1998’de Sibirya Berberi filmiyle Oscar yarışına katılmıştı. Mevcut Rusya yönetimiyle sıkı ilişkileri olan yönetmenin genel olarak devlet işlerinde kayrıldığı hep söylenen bir iddiadır.

Ruslar Oscar yarışına savaş filmleriyle katılmayı seviyorlar. Sergey Bondarcuk’un oğlu Födor Bondarçuk’un çektiği Stalingrad filmi Rusya’nın 2013 Oscar adayı olmuştu. 30 milyon dolar bütçeyle çekilen film, Rusya’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad Savunması’nda yaşanan insan hikâyelerine odaklanıyordu.

2014’te Rus yönetimi Andrey Zvyagintsev’in devlet bürokratlarına ağır eleştiriler içeren Leviathan filmini de Oscar’a yolladı. Yılın en başarılı filmlerinden birini çeken Zvyagintsev, Leviathan’la ilk beş film arasına kalmış, en güçlü adayken Polonya yapımı küçük bütçeli İda’ya heykelciği kaptırmıştı. Bu tercihi Polonya’nın Amerika’nın Doğu Avrupa’daki müttefiki olmasına ve filmin oldukça muhafazakâr önermeler taşıyor olmasına bağlayanlar oldukça fazladır.

2015 Oscar yarışında Rusya, Nikita Mikhalkov’un Güneş Çarpması filmini Oscar adayı olarak belirledi.  Nikita Mikhalkov Güneş Çarpması filminde, Ivan Bunin’in Güneş Çarpması öyküsünden yola çıkarak 1907 ve 1920 yıllarını iç içe geçmiş bir hikâye üzerinden resmediyor. Monarşist muhafazakâr idealarını son dönem filmlerinde iyice belirginleştiren yönetmen, bu filminde de 1907 yılını bir aşkın çerçevesinde oldukça olumlu bir tabloyla sunarken, Sovyet Devrimi sonrasının ilk yıllarında yaşanan iç savaş süreci olan 1920 dönemini oldukça kaotik bir şekilde ve Menşevik subayların gözünden anlatır. Kızıl Ordu askerleri tarafından esir alınan subaylar, olanca insani halleriyle olumlu bir tabloyla resmedilirken; Kızıl Ordu komiserleri beceriksiz ve şapşal bir topluluk olarak sunulur.

Mikhalkov’un Oscar’ı Rusya’ya getirmesinin üstünden 10 yıl geçti. 11.yılda Rusya yeni bir Oscar alamadı. Ancak Mikhalkov’un Rusya’nın adayı olarak Oscar yarışına daha sonraki yıllarda da katılacağını söylemek olası.

Doğu Avrupa ve Balkanlar

son - of -saul - filmloverss

Eski Doğu Bloğu ülkelerinin Oscar yarışında bir merkez olmamaları şaşırtıcı değil. Doğu Bloğu ülkelerinin varlık gösterdiği festival Moskova Uluslararası Film Festivali olmuştu. İstisna olarak 1993’te dağılan Çekoslovakya Oscar’a birçok sefer aday oldu 1965’te Obchod na korze ( The Shop on Main Street) filmiyle Oscar, Çekoslovakya yolunu tutmuştu. Film, Nazi işgali altında Çekoslovakya’da yaşlı bir Yahudi kadının işlettiği dükkânda yaşadıklarını olanca insani halleriyle resmediyordu. 1967’de de Çekoslovak Yeni Dalga akımının en nadide filmi Ostre sledované vlaky ( Closely Watched Trains ) Oscar yarışında ipi göğüsledi. Film, savaşın son döneminde günlük hayatı hiç savaş sahnesi göstermeden savaşın bütün etkilerini gösterebilen başarılı bir yapımdı.

2014 Oscar’ını kazanan Polonya yapımı İda ise Polonya’nın ilk Oscar ödülü. Uzun yıllar Katolik kilisesinde kalan genç bir rahibe adayının dış dünyayı keşfe çıkması ve sonra yeniden kilisenin aşılmaz duvarları arkasında kalmayı seçmesini anlatan estetik yanı güçlü bir o kadar da muhafazakâr bir yapımdı.

2015’in en Oscar ödülünü kazanan Macaristan yapımı Saul’un Oğlu da yine bir soykırım hikâyesi. Yakın plan kameradaki ısrarıyla benzerlerinden ayrılan film, Nazilerle işbirliği yaparak bir süre daha yaşamayı seçen Yahudi tutsaklar oluşan Sonderkommandolarından biri olan Saul Ausländer’in bir gün, temizlediği imha fırınında, bir oğlan çocuğunun cesedini görüp onu usulünce gömülme mücadelesi vermesini anlatıyor.

Balkan coğrafyasının Oscar namına çetelesi çoğunlukla adaylık düzeyinde kaldı. Hüzünlü ve vahşice parçalanmadan önce Balkanların nadide ülkesi Yugoslavya 6 kez Oscar’a aday oldu. Yugoslav devletlerinden Makedonya ve Bosna-Hersek bağımsız dönemlerinde 1’er kez aday olup Bosna-Hersek savaş döneminde aynı hendekte kalan Sırp ve Hırvat iki askerin yaşadıklarını dönemin kaotik atmosferini de yansıtarak sunan başarılı film Tarafsız Bölge ile 2001’de Oscar’ı Balkanlara taşıdı.

Savaşı Çok Oscar’ı Az Ortadoğu

Ortadoğu’nun Oscar karnesi de oldukça zayıftır. Arap ülkeleri, İran ve İsrail Oscar yarışında görünen ülkeler. Filistin 2 sefer aday olup ilkinde politik tartışmaları da beraberinde getirdi. Filistin’in uluslararası arenada devlet olarak tanınmasıyla ilgili yaşanan problemler, Oscar listesine yansımıştı. Hany Abu-Assad’ın Paradise Now 2005’te ilk olarak Filistin adayı olarak lanse edilip duyuruldu. Daha sonra Filistin Ulusal Yönetimi ifadesiyle değiştirildi. Yönetmen bu yaklaşımı protesto etmişti. Bu değişikliği sinema çevrelerindeki İsrail lobisine bağlayanlar oldu. Aynı yönetmenin 2013 yapımı filmi Ömer de Oscar adayı oldu. Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeninin çektiği Wajda filmi de Oscar adayı olan Arap filmlerinden.  2015 Ürdün adayı Theeb de ilk beş filmden biri.

İran sineması özellikle 2000 sonrasının yükselişe geçen ülke sinemalarından biri. 1998’de Cennetin Çocukları’yla ödüle aday olan köklü devlet, 2011’de Asgar Ferhadi’nin başarılı yapımı Bir Ayrılık’la heykelciği Ortadoğu’ya taşıdı. Amerika sinema çevrelerinde önemli bir lobisi olduğu iddia edilen İsrail ise en çok aday olan ülkelerden biri olmasına rağmen Oscar ödülünü, Ortadoğu’ya monte edildiğinden bu yana hiç sahip olamadı.

Latin Amerika Sineması’nda Oscar: Arka Bahçeden Haberler

amores-perros-2000-filmloverss

Latin Amerika ülkeleri burunlarının dibinde yer alan en popüler sinema ödülü için her dönem en iyi filmlerini görücüye çıkardılar. Çoğu zaman istedikleri sonuçları alamasalar da bin bir zorlukla çektikleri filmleri uluslararası arenada tanınmasını sağlamak için Oscar’ın popülerliğini hiçbir dönem reddetmediler. Latin ülkelerinin Oscar süreçlerini değerli dostum Kemal Sivaslıoğlu’nun Latin Amerika Sineması kitabından faydalanarak aktaralım.

Arjantin’in Oscar ödülüyle ilk yakınlaşması 1974 yılında yönetmenliğini Sergio Renan’ın yaptığı La tregua filmiyle ile olmuştu. Arjantin’in ilk Oscar adayı olan film, En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazanamasa da Arjantin sinemasının ilk aday filmi olarak tarihteki yerini aldı. İlk filmden 10 yıl sonra Arjantin sineması ikinci kez Oscar yollarına düştü. 1984’te yönetmenliğini María Luisa Bemberg’in üstlendiği Camila isimli drama ikinci aday filmdir. Bu filmden bir yıl sonra Luis Puenzo’nun yönetmeliğini yaptığı La historia oficial Arjantin ve Latin Amerika’nın ilk Oscar ödülünü sırtladı. Film darbe dönemini merkeze alan, cuntayla yüzleşen başarılı bir politik çalışmaydı. 1998 yılında Tango filmine kadar Arjantin sinemasının Oscar listelerinde anılmadı. 2001 yılında ise El hijo de la novia ile yeniden aday listesine girdi. El hijo de la novia yönetmen Juan Jose Campenella ve Arjantinli büyük aktör Ricardo Darin ortaklığının ilk meyvelerinden biriydi. Bu ikili 2009’da El Secreto de Sus Ojos filmiyle Arjantin’e ve Latin Amerika’ya ikinci Oscar ödülünü getirdi. 2014 yapımı ülkemizde de gösterime giren Relatos salvajes ise Arjantin sinemasının şimdilik son Oscar adayı yapımı oldu. Toplamda 2 Oscar ödülü ve 5 kez bu ödüle aday olan Arjantin sineması Latin ülkeleri arasında Oscar’la en yakın ilişkiyi kuran ülke sinemasıdır.

Brezilya’nın Oscar yolculuğuna baktığımızda 1962 yapımı O Pagador de Promessas ile ilk Oscar adaylığı karşımıza çıkar. Bu başarının tekrarı içinse 33 sene beklenmesi gerekecekti. Fabio Barreto’nun O Quatrilho isimli filmiyle 1995 yılında En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a adayı Brezilya’dan çıktı.  Bu filmden iki sene sonra yönetmenin kardeşi Bruno Baretto tarafından çekilen O Que É Isso, Companheiro?  Yeni bir Oscar adaylığını Brezilya’ya taşıdı. 1998 yılında Walter Salles’in yönetmenliğini yaptığı Central do Brasil yine Oscar’a aday olarak büyük bir başarı gösterdi. Dört sene içerisinde gelen üç adaylık yeni nesil Brezilya sinemasının gidişatı hakkında önemli ipuçları veriyor.

Latin Amerika’nın Oscar adaylığı konusunda en başarılı ülkesi olan Meksika’nın Oscar ile ilişkisi oldukça eskilere dayanıyor. 1960 yılında ilk kez bir Meksika filmi ödüle aday olurken bu aynı zamanda Latin Amerika’nın kazandığı ilk Oscar adaylığı oluyordu. Macario isimli filmde yönetmen koltuğunda Roberto Gavaldón’u görüyoruz. 1961 yılında tekrar Oscar’a aday olan filmlerden biri yine bir Meksika filmiydi.  Ánimas Trujano ile Oscar’a aday olan Ismael Rodríguez’di. 1962 yılında ise adeta adaylığa ipotek koymuşcasına bu kez de  Tlayucan filmiyle Oscar adayı gösterildi. Meksika filmlerinin bu dönemdeki adaylıklarını Meksika sinemasının ilerlemesine bağlayanlar kadar komşu iki ülkenin ikili ilişkilerine de bağlayanlar da oldu. 2000 yılında Amores Perros ile uzun yıllar sonra yeniden Oscar adayı oldu. 2002 yılında El crimen del Padre Amaro, 2006’da Pan’s Labyrinth, 2010 yılında Inarritu’nun yönettiği Biutiful ile Oscar adaylıkları kazanan ülke, bu ödülü evine hiç götüremese de en çok aday ülkelerden biri oldu.

Latin Amerika sinemasının kalbini oluşturan çok sayıda yönetmenin yetiştiği Küba’da ise sadece bir film Oscar’a aday gösterildi. 1994 yılında Soğuk Savaş döneminin de sonlanmasının etkisiyle dönemin oldukça başarılı bir filmi olan Fresa y chocolate filmi Oscar adayı gösterildi.

Bunların dışında Şilili ünlü yönetmen Miguel Littin’in sürgündeyken çektiği iki filmi Actas de Marusia ve Alsino y el Cóndor ile kendi ülkesinden değil sürgünde bulunduğu Meksika ve Nikaragua’nın Oscar adayları olarak tarihteki ilginç Akademi adaylıklardan oldular.

Şili’nin ilk ve tek adaylığı 2012 yılında çekilen Larrain’in yönetmenliğini yaptığı No filmiyle oldu. Film, Pinochet rejiminin çöküş döneminde olanları beyaz perdeye taşıyordu.

Peru’nun da ilk ve tek adaylığı Cladio Llosa’nın çektiği La teta asustada isimli filmdi.

Uzakdoğu’nun Oscarsız Sinemaları

Oscar ödülü az coğrafyalardan biri şaşırtıcı biçimde Uzakdoğu’dur. Çin, Tayvan, Hong Kong, Tayland, Kore, Japonya Vietnam ve Tayland ülkeleri arasında Tayvan’ın Ang Lee’nin Kaplan ve Ejderha filmiyle kazandığı Oscar ve Japonya’nın Departures filmiyle kazandığı Oscar var. Japonya’nın 1950’lerde aldığı 3 tane de Onur Ödülü var. 12 kez de aday olmuş. Vietnam 1993’te The Scent of Green Papaya (Yeşil Papayanın Kokusu) filmiyle ilk ve tek Oscar adayı filmini Akademi listelerine yazdırdı. Kore’nin Oscar yarışında başarı gösterememesi ise şaşırtıcı. Özellikle 2000 sonrası yapılan sarsıcı ve kitlesel filmleriyle Oscar ödülü yaklaşımına uygun filmler yaptığını söyleyebiliriz.

Klişesi Çok, Reddetmesi Zor Ödül Oscar

Oscar ödüllerinin sadece sinema sanatının kıstaslarıyla verilmediği söylemek yeni bir bilgi olmaz. Özellikle yabancı film Oscarlarının önemli bir kısmı Yahudi Soykırımı ve Sosyalizm eleştirisi yapılan filmlere verildiğini ya da çoğunlukla aday filmlerin önemli bir kısmının bu konuları merkeze taşıyan filmler olduklarını söylemek mümkün. Ancak özellikle 2000 sonrasında ülke sinemalarının kendi estetiklerini oluşturup başarılı filmler yapmalarıyla Oscar ödülü alan filmlerin de çeşitlendiğini söyleyebiliriz. Oscar’ın ülkelerin sinemaları için önemli bir motivasyon değeri taşıdığını ve ülkelerin aday filmleri üzerinden her yıl üretim ivmelerinin ve film niteliklerinin de daha kolay akip edilebilir hale geldiğini söylemek mümkündür.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi