36. İstanbul Film Festivali’nin dünyanın önemli festivallerinde öne çıkan filmlerinden oluşan bölümü Dünya Festivallerinden’de yer alan filmleri, festivali takip eden yazarlarımız Utku Ögetürk, Ecem Şen ve Halil İbrahim Sağlam yazıyor.

Portoporto-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

Twitter: @utkuogeturk

Geçtiğimiz yıl trajik bir trafik kazası sonrası kaybettiğimiz başarılı oyuncu Anton Yelchin’in rol aldığı son filmlerden biri olma özelliği taşıması sebebiyle son derece kıymetli olan Porto, daha önce sinefil kimliğini öne çıkardığı bir belgesel çeken Gabe Klinger’in ilk uzun metraj kurmacası. Glinger, Super 8, 16 mm ve 35 mm çektiği Porto ile doğrusal zaman çizgisini ters düz ettiği bir aşk hikayesi anlatıyor; bir nevi “aşk alıştığımız zaman kavramını yok eder” diyor. 

Glinger, bu melankolik hikayeyi Porto’nun karşı koyulmaz cazibesinin içerisine yerleştirince ortaya, hem sarsıcı hem de şehrin ve aşkın büyüsüne kapıldığımız bir deneme çıkıyor. Yukarıda da belirttiğim üzere, sinemaya olan tutkumuzu yeşerterek, dijitalleşmenin bizden aldıklarını geri vermeyi hedefleyen Glinger, bunu yapmayı başarıyor. Ancak daha önemlisi Fransız Yeni Dalga’nın çıktığı zaman yarattığı etkiyi yıllar sonra seyirciye yeniden hissettiriyor. Ele aldığı aşk hikayesi de, filmin kendisi gibi ezber bozuyor. Yakın dönemden hatırlayacağımız (500) Days of Summer’ı hatırlatan bir zaman çizgisine, üç filmden oluşan The Disappearance of Eleanor Rigby’ye benzer şekilde karakterlerin yaşadıklarını kendi gözlerinden ayrı ayrı anlatan film için sinema tarihinde gezintiye çıktığımız bir aşk hikayesi diyebiliriz.

Gece Sahilde Tek Başına – On the Beach at Night Alone

on-the-beach-at-night-alone-filmloverss

Yazar: Ecem Şen

Twitter: @penthesileaca

Güney Kore sinemasının sevilen yönetmeni Hong Sang-soo’nun son filmi On the Beach at Night Alone, bu yıl Berlin Film Festivali’nde başrol oyuncusu Kim Min-hee’ye En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırmıştı. Hong Sang-soo’nun hayatına dair otobiyografik ögeler taşıdığı belirtilen filmde evli bir yönetmenin aşk yaşadığı ünlü oyuncu Young-hee’nin yalnızlığı ve yaşadığı deneyimi atlatma süreci konu ediliyor. Film, 2 bölümden oluşuyor ve yavaş işler gibi görünen minimal ve gündelik sohbetlere değinen görünümünün arkasında aslında hızlıca akan ve gündelik konuşmalarında ince nüanslar barındırarak işlediği konuyu derinleştirmeyi başarabilen bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Yalnızlığın iki farklı bölgede deniz kenarıyla özdeşleştirildiği On the Beach at Night Alone, yaşananları rüya ve gerçek arasında bırakmasıyla Young-hee’nin dışavurumlarını ve yüzleşmesini bir bakıma içsel bir düzlemde ve muallakta bırakıyor. Young-hee, arkadaşlarıyla ettiği sohbetlerde oldukça dürüst davranıyor. Karşısındaki insanlar onu sürekli överken Young-hee düşündüklerini söylemekten ya da bir noktada kırıcı olabilmekten çekinmiyor. Gittiği her yerde ortaya çıkan “burada mı yaşasam?” düşüncesi karakterin köksüzlüğü ve yalnızlığı üzerine mesajlar içeriyor. Kiraladığı büyük otel odasına rağmen sürekli deniz kenarında kumsalda uyuduğunu gördüğümüz Young-hee erkeklere yönelttiği eleştirilerle ve filmin yer yer bu eleştirileri doğrulayan tavrıyla nispeten kadın karakterlerin yanında yer alan ataerkil düşünceden uzak bir yapıya bürünüyor. Filmin diyaloglarının sıradanlığı, bu sıradanlığın içine yerleştirilen derinlikle ve özellikle karakterlerin sarhoş olduğu noktalarda Young-hee’nin gerçekleştirdiği ani çıkışlarla ilginçleşiyor. On the Beach at Night Alone, yalnızlık, ilişkiler ve ayrılığın yıkıcılığını, izleyiciyi yönlendirmeden tarafsız bir göz olarak yalnızca izliyor.

Ana, Sevgilim – Ana, Mon Amour

ana-mon-amour-filmloverss

Yazar: Halil İbrahim Sağlam

Twitter: @ibodirector

2013’te yönettiği Child’s Pose ile Berlin Film Festivali’nden “Altın Ayı” ödülüyle dönen yönetmen Calin Peter Netzer, dördüncü uzun metrajlı film Ana, Mon Amour ile Rumen Yeni Dalgası’na kalıcı bir film daha armağan ediyor. Üniversite yıllarında tanışıp birbirine aşık olan Ana ve Toma’nın yıllara yayılan sancılı ilişkilerini anlatan Netzer, bu ilişkinin farklı dönemlerini hikaye kurgusunda doğrusal olmayan bir kronolojide karşımıza sunuyor. Bu bağlamda filmin biçimsel olarak alakası olmasa bile içerik açısından Gaspar Noe’nin sansasyonel filmi Love ile benzeştiği yerler ortaya çıkıyor.

Ana, Mon Amour, tıpkı Love gibi bir kara sevda filmi. Yıllara yayılan arızalı bir aşk hikayesi, seks sahnelerinde bedenleri, cinsel uzuvları ve spermleri açıkça göstermekten çekinmeyen cesur yaklaşım, uyuşturucu ya da ilaç bağımlılığının ilişkilere psikolojik olarak etkileri iki filmi birbirine bağlıyor. Fakat Love sadece arızalı – tutkulu bir aşk hikayesini ele alırken Ana, Mon Amour, Rumen Yeni Dalgası’nın kodlarına daha çok sadık kalarak çeşitleniyor, ilişki filmi kalıbının yanında işin içine ailelerin etkisini, psikoanalizi, dini, sağlığı, toplumsal yapıyı da katıyor. Netzer, bunu yaparken da el kamerasının sarsıcılığından, bolca yakın planlardan ve doğal oyunculuklardan güç alıyor. Başrollerde Diana Cavalliotti’nin hem bedensel hem ruhsal açıdan sahici nüanslar barındıran ve Mircea Postelnicu’nun yıllar içinde saçlarının dökülmesine varan bir tükenmişlik içeren karakterleri çok iyi yazılmış ve oynanmış. Yan rollerde Graduation’ın başrolü usta aktör Adrian Titieni psikolog rolünde ve en son hem Graduation hem de Toni Erdmann’da izlediğimiz Vlad Ivanov rahip rolünde karşımıza ıkarak etkili performanslarıyla göz dolduruyorlar.

Gece Hayatı – Nightlife

gece-hayati-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

Twitter: @utkuogeturk

Ünlü bir avukat olan Milan, zor ve etik açıdan “yanlış” olan bir davayı kazanır. Bu yorucu günün ardından gece dışarı çıkan Milan, sebebini öğren(e)mediğimiz bir saldırıya uğrar ve kanlar içerisinde, işlek bir caddenin kenarına bırakılır. Milan’ın eşi Lea, gece boyunca hem kocasının hayatta kalması hem de kariyerinin mahvolmaması için ortaya çıkması muhtemelen gerçekleri ört bas edebilmek için çaba gösterir.

Gece Hayatı’nın İstanbul Film Festivali’nin kitapçığında yer alan tanıtım cümlesinde “Gece Hayatı izleyiciyi Slovenya’nın kirli siyasi oyunlar ve yolsuzlukla lekeli karanlık yüzüyle tanıştırıyor.” deniyor; filmin yönetmeni Damjan Kozole kağıt üzerinde tam olarak bu cümlede geçeni yapmayı hedeflerken, beyazperdeye bu düşüncesini aktarmakta zorlanıyor, ortaya kafası karışık, senaryosu çuvallayan, biçim açısından zayıf ve genel olarak darmadağan bir film çıkıyor.

Özellikle son yıllarda, Cãlin Peter Netzer’in Çocuk Pozu başta olmak üzere, yolsuzluk ve kirli -siyasi- ilişkileri merkezine alan çok iyi filmler seyrettik. Nitekim, Avrupa sinemasında bu konuda bir arayış çabası olduğunu da söyleyebiliriz. Yüzyıllardır süregelen ve insanın doğasında olan bu kirlenmiş düzeni gün yüzüne çıkarmayı amaçlamak son derece doğru bir tercih ancak, Damjan Kozole’nin kendisinden önce çekilen filmleri örnek alması gerekiyor; taklit etmesi değil.

Kesişen Hayatlar – Heal The Living

dunya-festivallerinden-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

Twitter: @utkuogeturk

2013 yılında çektiği Suzanne filminin, Fransa’nın en önemli ödülleri olarak görülen César Ödülleri’nde aldığı adaylıklar ve ödül ile bilinirliği artan Fildişi Sahili doğumlu yönetmen Katell Quillévéré’nin son filmi Kesişen Hayatlar, birbirleriyle hiçbir alakası olmayan iki kişinin birbirlerine bağlanan hikayesini konu alıyor. Maylis de Kerangal’ın aynı isimli romanından uyarlanan film, derin düşüncelere sevk etmeyi amaçlayan gerçekçi bir dram.

Açılış sekansında başlayan sinematografik özen, filmin tamamına yayılıyor. Yer yer, “umut” aşılayan müziklerle bezeli bu sarsıcı dram, seyirciyi sıklıkla empati yapmaya teşvik ediyor; hikayeleri birbirine bağlanan iki karakter dışında, bu karakterlerin etrafında bulunanların yaşadıkları üzerinden düşünmeye sevk ediyor. Özellikle Simon’ın ebeveynlerinin vermek zorunda oldukları karar, uzunca bir süre filmi “benim başıma gelse ne karar verirdim.” diye düşünmek durumunda bırakıyor diyebilirim. Ölüm ile hayat arasındaki ince çizginin belirgin şekilde çizildiği Kesişen Hayatlar, sinemada daha önce birçok kez denenen bir formül üzerinden gidiyor gibi gözükse de, seyircinin sıkılmadan izleyeceği bir deneyim vadediyor.

Son olarak, Anne Dorval, Tahar Rahim ve Emmanuelle Seigner gibi başarılı oyuncuların yer aldığı filmi izlerken, sağlık alanında Fransa’nın bulunduğu durum ile aynı olaylar Türkiye’de yaşansaydı ortaya nasıl bir senaryo çıkardı diye düşünmemek mümkün değil.

Saygın Vatandaş – The Distinguished Citizen

saygin-vatandas-filmloverss

Yazar: Halil İbrahim Sağlam

Twitter: @ibodirector

Gaston Duprat ve Mariano Cohn’un yönettiği, Venedik Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülen Saygın Vatandaş, Arjantin doğumlu olmasına rağmen 40 yıldır Avrupa’da yaşayan ve Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen bir yazarın doğduğu kasabadan gelen daveti kabul ederek Arjantin’e gitmesi ve trajikomik hesaplaşmalarla karşılaşması üzerine yazılmış zekice bir hiciv. Oscar Martinez’in ve Dady Brieva’nın güçlü performanslarıyla yükselen film, sanattan edebiyata, şöhretten geçmişe, kültürden insan psikolojisine kadar katmanlar içeren senaryosunu Avrupa ve Arjantin karşıtlıklarından, halk ve entelijansiya arasındaki uçurumdan güç alan bir mizah duygusuyla sarıyor. İzleyici de yazarın kibri ve kasaba halkının cehaleti arasındaki bu savaşın tam ortasında konumlandırılarak mizahi arenaya dahil ediliyor.

Nobel ve taşra arasındaki ikileminden dolayı aklımıza doğal olarak Orhan Pamuk’u ve Nuri Bilge Ceylan’ı getiren filmin diyaloglarından birinde ana karakterin telefonda “burası bir Rumen filmi seti gibi” diye tanımladığı olaylar örgüsü gerçekten de Rumen Yeni Dalga sinemasının kara mizah anlayışını çokça anımsatıyor. İnsani zayıflıkların, durum saçmalıklarının, geçmişle olan hesaplaşmaların, kültürel farklılıkların öne çıkarıldığı senaryonun en güçlü yanlarından biri de kasabada mizah unsuru olarak kullanılan yan karakterlerin finale doğru adeta bir korku filmi figürlerine dönüşmeleri. Bunda görüntü yönetmenlerinin –aynı zamanda filmin yönetmenleri- sürekli olarak el kamerası kullanımından dolayı kattığı “mockumentary” izliyormuş hissinin de etkisi olduğunu söylemek mümkün. Arjantin Akademisi Ödülleri’ne 8 dalda aday olup en iyi orijinal senaryo, en iyi erkek oyuncu (Oscar Martinez) ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Dady Brieva) ödüllerini kazanan Saygın Vatandaş, Arjantin sinemasının son yıllarda çıkardığı önemli filmlerden biri olmayı başararak festivalde keşfedilmeyi hak ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi