Ocak ayının sonunda açıklanan 90. Akademi Ödülleri adayları arasında öne çıkan iki film, benzer tematik özellikleri sebebiyle dikkat çekiyor. İki İngiliz yönetmen Christopher Nolan ve Joe Wright’ın imza attığı bu filmler İngiltere’nin yakın tarihindeki en keskin virajlardan birine, Dunkirk Tahliyesi olarak da bilinen Dinamo Operasyonu’na odaklanıyor. Nolan’ın 8 dalda Oscar’a aday gösterilen şaşaalı savaş filmi Dunkirk, filme adını veren sahil kesiminde sıkışmış askerlerin oradan kurtarılma hikâyesini İngiliz halkının kahramanlığını köpürterek sunarken; Joe Wright imzalı, 6 dalda adaylık elde eden Darkest Hour ise, nihayetinde Dinamo Operasyonu’na varan tarihsel süreci Gary Oldman’ın canlandırdığı Winston Churchill’in hitabet konusundaki başarısı üzerinden anlatıyordu. İngiltere’nin son yıllarda öne çıkan iki yönetmenin oldukça dar bir zaman aralığında, birbirini tarihsel anlamda tamamlayan böylesine büyük iki yapıma imza atmış olması, ülkenin son dönemde içinden geçtiği Brexit süreciyle birlikte düşünüldüğünde, durumun tesadüfleri zorladığı bile söylenebilir.

2016 yazında Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılıp ayrılmayacağına karar verilen ve adına Brexit denilen referandumdan, %52’lik oyla ayrılma yönünde bir sonuç çıktı. Bu sonuca göre Birleşik Krallık 1973’ten bu yana üyesi olduğu AB’den, sürecin öngörüldüğü gibi gitmesi durumunda 2019 yılı içinde ayrılacak. Bu konudaki çalışmalar başlamış durumda. Bu durum, gerek İngiltere, gerek de Avrupa’nın geneli için ciddi bir yol ayrımına işaret ediyor. AB’den ayrılmış bir İngiltere artık kendine yeni ve ayrılık yanlılarının söylediğine göre özgür bir yol çizmek durumunda. Fakat bunun söylenildiği ya da sanıldığı kadar sorunsuz bir şekilde gerçekleşmeyeceği aşikâr. İngiltere’nin öncelikle kendisini, özellikle de referandumda birlikte kalma yönünde oy kullanan genç nüfusunu bu yeniden doğuşa yetecek güce sahip olduğuna ikna etmesi gerekiyor. Tam da bu noktada yapımcılar, İngiltere tarihinin altın (!) sayfalarına dönüp bakma ihtiyacı hissetmiş olacak ki, Dunkirk ve Darkest Hour gibi iki film, kısa aralıklarla gösterime sokuldu ve kendilerini ödül sezonuna atmayı başardı.

Brexit Sonrası İngiliz Sineması

İki film de tarihsel gerçeklere dayansa da, bu gerçeklere amaçları uğrunda birtakım farklılıklar getirmekten geri duymadılar. Bu filmlerden geçtiğimiz yaz vizyona giren Dunkirk, kasıtlı olarak yaşanılan savaşı, çatışmaları kadraj dışında bırakarak, önce mevzu bahis sahilde sıkışmış askerlerin çıkışsızlık hissinin altını kalın çizgilerle çizerek bu duyguyu seyirciye geçirmeye çalışıyordu. Ve bu arzunun da filmde kullanılan teknik imkanlarla, büyük ölçüde altından kalkıldığı söylenebilir. Fakat filmin devamında, Dunkirk sahilinin karşı kıyısından hareket eden, İngiliz halkına ait sivil tekneler sıkışmış hâldeki askerlerle buluştuğunda filmin anlatı dümeni de umarsızca milliyetçilik sularına kırılıyordu. Çıkışsızlık hissinin ardından gelen, kurtarılma sekansında seyircinin yaşadığı ferahlamaya paralel akan politik söylemin içinde manipülatif ögeler barındırdığı da pekâlâ söylenebilir. Zira Dunkirk Tahliyesi’nin ya da Dinamo Operasyonu’nun İkinci Dünya Savaşı’ndaki en büyük kahramanlık hikâyelerinden biri olduğunu iddia eden film, burada gerçekleşen asıl olayın bir zafer değil, geri çekilme olduğunu kasten es geçerek, İngiliz halkının iş başa düştüğünde ne tür kahramanlıklara imza atabileceği vurgusunu yapıyordu. Sivil tekneler, tahliyede çok önemli bir rol oynasa da, bu kurtarma operasyonu, yönetmenin dramatik tercihleri sebebiyle hiçbir askeri gemi olmadan gerçekleştirilmiş gibi yansıyordu perdeye. İngiliz milletinin kahramanlığını köpürterek, operasyonun Müttefiklerin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmasındaki en büyük hamleymiş gibi gösterilmesine yönelik bu tercihle Nolan ve yapımcılar, savaştaki asıl kırılmanın ABD’nin dahil oluşuyla gerçekleştiğini bilmiyormuş gibi davranıyordu. Tabii ki tek bir sinema filminin tüm bir savaşı bütün detaylarıyla aktarması beklenemez; ya da benzer şekilde bir savaş filminin milliyetçi sularda yüzmesi kendi içinde kabul edilebilir. Fakat Dunkirk’ün savaşın en komplike olaylarından birine dair verdiği bilgilerin sadece İngilizlerin omuzlarını kabartmaya yarayacak türden olması da pek masumane gelmiyor kulağa. Zira, tarihsel gerçeklerin sadece filmin amacına hizmet edecek şekilde sunulduğu bu ziyadesiyle yanlı yaklaşım, 2017 yapımı bir filmin söylemini, 1940’ların propaganda filmlerinden farksız hâle getiriyor. Örneğin, Almanlar Müttefik güçlerini Dunkirk sahillerinde kıstırmışken komuta zincirinin üstlerinden gelen dur emri, tahliyenin neredeyse önünü açmıştır. Fakat filmde bu duruma dair herhangi bir bilgi bulunmuyor. Hele ki filmin sonunda Kenneth Branagh’ın hayat verdiği Komutan Bolton karakterinin, İngiliz askerlerinin tahliyesinden sonra çevresindekilere “Ben Fransızları bekleyeceğim” cümlesiyle caka satarak, İngiltere’nin Avrupa’nın lider, gelişmelere – askeri anlamda geri çekilmek zorunda kalsalar dahi – her daim yön veren ülkesi olduğuna yaptığı vurgunun biraz gülünç kaçtığı bile söylenebilir. Çünkü bu yaklaşım, aslında bir geri çekilme hamlesi olan ve ancak düşmanın hatalı askeri kararı sebebiyle olumlu sonuçlanabilmiş bir operasyondan dahi İngiltere ve İngiliz olmanın ne denli önemli bir şey olduğuna dair bir izlenim devşirmeye meyleden bir tavır.

İkinci Dünya Savaşı sürecinde Winston Churchill’in İngiltere başbakanı olmasından başlayarak, Dinamo Operasyonu’na karar verilen dönemi konu edinen Joe Wright imzalı Darkest Hour da, tarihsel gerçekleri söylemek istedikleri uğruna eğip bükmekten çekinmeyen bir yapım. Churchill’in kitleleri harekete geçiren güçlü hitabet yeteneği üzerinden yürüyen film, tarihe mal olmuş ırkçılığını, kadın düşmanlığını ve diğer bir yığın kötü özelliğini görmezden gelip bu siyasi figürü, kahraman İngiliz halkının biraz huysuz da olsa sempatik ve gözü pek lideri olarak sunuyor. Zira İngiliz toplumu Brexit sonrasında yeniden bir tarih inşa etmeyi başaracaksa, bu yolda güçlü tarihsel figürelerini de yeniden sahiplenmeye ihtiyacı olabilir. Bu denli önemli tarihsel uyanışlar, halkı çevresinde toplayacak liderler de gerektirir pekâlâ. Darkest Hour’ın gerçek olaylar arasına yerleştirdiği kurmaca sahnelerle bir milli duygulara yönelik tetikleme yaratılmaya çalışılmış gibi görünüyor. Muhalefet Churchill’i alınabilecek en az zarara razı olup, düşman güçleriyle barış yapma yolunda zorlarken yaşanan bir olay tarihin akışını değiştiriyor filme göre. Bu sahnede, barış yapma konusunda diğer politikacılarla görüşmeye gitmekte olan Churchill, hınzır bir şekilde makam aracından kaçıp halka karışmak adına yoluna metroyla devam etmeye karar veriyor. Metroda konuştuğu İngiliz vatandaşlarının cesaretinden ve kahramanlığından çok etkilenen lider, barış ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ve süreç Dunkirk’ün finalinde de duyduğumuz o meşhur “Sahillerde savaşacağız” konuşmasına varıyor. Bu sahnenin taşıdığı en dikkat çekici tuhaflık, o sırada metroda bulunan halkın farklı demografik özellikler taşıyan kesimlerinden bireylerin tek tek bu savaşma kararına onay vermesi. Churchill’in vatandaşlarına tek tek söz verdiği bu sahne, bir tür mini referandumu çağrıştırıyor. Lider, kararsız kaldığı anda sözü, en doğrusunu bilen halka veriyor ve tarih buna göre şekilleniyor. Tıpkı 2016 yazında olduğu gibi.

Birleşik Krallık’ta Brexit’ten çıkan sonucun yarattığı belirsizliği domine ettiği bir hava hakim şu günlerde. Yeniden AB ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu düşünürsek, Britanya kendisine yeni bir tarihsel sayfa açmak zorunda. Sinema da, halkı bu yolda cesaretlendirme yolunda işe koyulmuş görünüyor. Bu süreçte benzer içerikteki propaganda filmleriyle karşılaşma ihtimalimiz de hiç düşük sayılmaz. Çünkü Britanya’da ikna edilmesi gereken, büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu %48’lik bir kitle mevcut. Sinemanın toplumu dönüştürme konusunda 20. yüzyılın ilk yarısındaki kadar güçlü olmadığı gerçekse de hâlâ önemli bir araç. Hele ki Oscar yarışında kendine yer bulan böylesi iddialı yapımların dikkat çekme potansiyeli düşünüldüğünde, İngiltere’den bu minvalde yeni filmlerin gelmesini bekleyebiliriz. Ama umuyorum ki hiçbir zaman sempatik bir Margaret Thatcher biyografisiyle yüzleşmek zorunda kalmayız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi