Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

Alfred Hitchcock’a genç sinemacılara ne gibi tavsiyelerde bulunacağı sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti: Sessiz film çeksinler. Çektikleri bir kısa filmi, filmden bir sahneyi, daha önceden çekilmiş bir filmin sahnesini sessiz bir şekilde çekmeye çalışsınlar. O zaman sesin anlatıma ne büyük kolaylıklar kattığını göreceklerdir, yahut yaratıcılıktan ne kadar çok şey kaybettirdiğini.

2016’ya girmemize bir aydan az bir süre kala sesli film sessiz film gibi bir ayrım yapacak, hatta bunları birbiriyle karşı karşıya getirecek değilim elbette. Ancak sinemanın her şeyden önce “görsel” bir sanat olduğunu, bu nedenle tiyatro veya opera gibi sanatlardan çok fotoğrafa hatta Kurosawa ve Tarkovski’nin de söyledikleri gibi resime yakın olduğunu söylemek de Amerika’yı yeniden keşfetmek olmaz. Sessiz sinema bir dönemdi – halen daha bir anlatı aracı olarak mevcut tabii – ve sinemanın ilk başyapıtları, ilk keşifleri bu dönemde verildi. Sinemanın doğum yılı olarak genelgeçer bir kabule sahip 1895’ten 1927’deki ilk senkronize diyaloglu uzun metraj film olan The Jazz Singer’a kadar bütün filmler diyalogsuz çekilmişti. Bundan sonra da uzun bir süre sessiz filmler çekildi. Bu süreçte çekilen filmlere sessiz diyoruz, ancak aslında “sesli” filmlerdi; yalnızca “konuşmuyorlardı.” Bu sebepten de zaten Hollywood’da sesli filmlere İngilizce’de konuşmak anlamına gelen talk kelimesinden mütevellit “talkie” denmişti. Peki, bu sesli ama konuşmayan filmlerde ne gibi sesler vardı? Öncelikle, müzik vardı. Genelde canlı olarak icra ediliyordu bu müzik, o yüzden gösterimden gösterime; gösterim yerinden gösterim yerine farklıydı müzikler. Bunun yanı sıra, konuşmuyordu ama bir şeyler söylüyordu. Filmlerde bazen diyalogların yerine geçen, bazen durumu açıklayan ara yazılar oluyordu. Hatta bunun olmaması devrimci bir adım sayılmıştı; talihsiz bir kazada erken denebilecek bir yaşta aramızdan ayrılan Alman yönetmen Murnau “Der Letzte Mann (Son Adam/Son Kahkaha)” filminde ara yazıları kaldırmıştı. Böylece, anlatmak istediğini yazılarla anlatmaya çalışan bir dilden daha çok tamamıyla görsel olan bir sinema dilinin üretimine katkı sunmuştu.

Sessiz sinema, birçok mucize ile doludur. Kurgunun keşfi, imkanların zorlanması, sinemanın tiyatrodan bambaşka bir yere doğru ilerlemesine olanak tanır. Mizansen devreye girer; kurgu, bir aldatmacaya, yeni bir gerçekliğin kurulmasına olanak tanır. Seyirci sözlerden ziyade birbirini takip eden görüntülerin oluşturduğu anlamlı bütünlerden bir mana çıkarmaya çalışır. Görüntülerle yazılan bir romandır sessiz sinema döneminde film.

Dört bölümden oluşmasını planladığımız bir yazı dizisi ile sessiz sinemayı; kahramanları, önemli anları, filmleri, akımları ve coğrafyaya göre gösterdikleri farkları ile kah kronolojik kah oradan oraya zıplayarak anlatmaya çalışacağım. İlk önce, muhtemelen çok daha aşina olduğumuz bir yerden ABD’den başlayalım.

Dünden Bugüne Sessiz Sinemanın Yolculuğu

Bölüm 1: Amerika Birleşik Devletleri

ABD’de Sessiz Sinema

sessiz-sinema-1-filmloverss

Eadweard Muybridge’in bir iddia için atın koşarken dört ayağının da yerden kesilip kesilmediğini görmek için yaptığı çekim 1878’deydi. Lumiere kardeşler trenin gara gelişini 1895’te kaydettiler; aynı yıl ilk kurgusal denebilecek filmleri L’Arroseur arrosé’yi de çektiler – ki bu sebeple 1895 sinemanın kabul edilen doğum yılıdır. Hemen ardından 1896’da bir başka kurgu film geldi. Hem de bir kadın yönetmenden: Alice Guy-Blaché “La fee aux choux” isimli filmi yönetti. Yani sinema başından beri kadınların dahil olduğu bir sanat olmuştu. Fakat, halen daha izlenen, bugünün anlayışı ile bir mizansene yakınlaştırabileceğimiz, sinemanın nimetlerinden faydalanan ilk gerçek kurgu film, sinemanın büyücüsü Georges Mélies’nin La Voyage dans la Lune (Aya Yolculuk) isimli 1902 tarihli filmidir diyebiliriz.

Bu filmin bugün özellikle üzerinde duracağımız Amerikan sinemasındaki karşılığı ise erken dönem Amerikan sinemasının belki de en önemli ismi olacak Edwin S. Porter’ın 1903 yılında çektiği The Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu) olacaktır. Kısa filmlerin çekildiği, bu filmlerin de nickelodeon denilen kutularda kişiye özel ya da ufak kafelerde, restoranlarda belli sayıda kişiye gösterildiği on yılı aşkın süreçte belli başlı oyuncular ve yönetmenler sivrilmeye başlamıştı. Hollywood’un Altın Çağı’nın büyük sekiz yapım şirketinin yedisi bu devirde kurulmuştu. Gloria Swanson, Charlie Chaplin, Lillian Gish, Buster Keaton, Clara Bow, Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve Harold Lloyd bu devirde öne çıkan isimler oldular. Britanyalı Charlie Chaplin’in canlandırdığı komik karakter The Tramp’in 1914’te ortaya çıkışı belki de sinema dünyasındaki ilk kült olaydı. Yine 1914’te Harold Lloyd’un, 1917’de Buster Keaton’ın, 1921’de Laurel ve Hardy ile Marx Kardeşlerin kariyerlerine başlamaları ile kısa sürede slapstick komedi denen fizikselliğe dayalı komedi tarzı sinemaya hakim olmaya başladı. Fakat, Amerikan sinemasına damgasını vuran olay, o güne kadar birçok kısa ve orta metraj filme imzasını atmış David Wark Griffith’in yönettiği The Birth of a Nation (Bir Ulusun Doğuşu) ile 1915 yılında gerçekleşti.

David Wark Griffith: Bir Sinemanın Doğuşu

sessiz-sinema-2-filmloverss

1875 doğumlu Griffith, 1905 yılında yayınlanmış T.F. Dixon, Jr. isimli bir yazarın The Clansman isimli eserini yayınlamak istiyordu. Eser oldukça ırkçı bir yaklaşıma sahipti ve ırkçı örgüt Ku Klux Klan’ı övüyordu. Fakat, film bu kadar sert olmasa da içten içe o mesajı içinde barındıran bir Amerikan İç Savaşı hikayesi anlatıyordu. Savaş öncesinden savaşın bittiği yıllara kadar biri Kuzeyli biri Güneyli iki Amerikan ailesinin yaşadıklarını aktaran film, ciddi bir gişe başarısı elde etmişti ve o zamana dek ABD’de çekilmiş en uzun film olma rekorunu kırmıştı. Ancak, ciddi bir eleştiriye maruz kalmıştı; Afrikalı-Amerikalı karakterlerin bazılarının yüzlerini siyaha boyamış beyaz oyuncularla canlandırılması gibi birçok sorunu barındırıyordu içinde film. 1912’de İtalya’da çekilmiş Quo Vadis’in ilk epik eser sayılmasına karşın, Amerika’da çekilen ilk epik olmasının yanı sıra film tekniklerinin bir dil yaratmada kullanılmasının örneklerini ilk kez Griffith’te görüyoruz. İçeriği o günlerde bile çağ dışı olmasına rağmen önemli bir film olarak güncelliğini koruyor The Birth of a Nation.

Griffith’in eleştirilerin üzerine yapabileceği iki şey vardı. Ya filmini sahiplenecek ve eleştirilerin haksız olduğunu çünkü böyle düşündüğünü ve bu yüzden böyle bir film çektiğini savunacak; yahut da çağları aşan bir üne sahip olmasını sağlayacak, ilk filminde yaptığı hatayı tazmin edecek bir anti-tez film ile eleştirilere cevap verecekti. Griffith ikincisini tercih etti.

İlk filmden kazandığı büyük paraya, kazandığı ün ve stüdyonun güvenini de ekleyerek çok büyük bütçeli Quo Vadis’ten de The Birth of Nation’dan da daha kapsamlı bir film çekme kararı almıştı. Böylece o zamanın en pahalı filmi olan, 210 dakikalık Intolerance (Hoşgörüsüzlük) filmini ortaya koydu Griffith. Intolerance 4 farklı çağda geçen dört farklı hikaye üzerinden hoşgörüsüzlüğü irdeliyordu. İlk hikaye hattı güncel bir suç öyküsünü anlatıyordu, ikinci hikayede İsa’nın ölümü, 1572’de geçen üçüncü hikayede Fransa’da Katoliklerin Kalvinist Protestanları öldürdüğü Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı, dördüncü ve son hikayede ise Babil İmparatorluğunun çöküşü aktarılıyordu.

Devasa setler, binlerce figüran, farklı hikayeleri aktarmak için farklı renk tonlarının kullanımı, filmin o dönemki bazı eleştirmenlerce Beethoven’ın 5. senfonisine yahut Michelangelo’nun eserlerine benzetilmesine yol açmıştı. Çünkü henüz sinemada bu filmin benzetilebileceği bir sanat eseri yoktu. Intolerance sinemada benzetilebilecek ilk sanat eseri olmuştu. Fakat, filmin sanatsal değeri, onu gişede kurtarmaya yetmedi – elbette bu da bir ilkti – ve film battı. Batarken peşinden Griffith’i de götürdüğünü söylememize gerek yok. Sonrasında birkaç başarılı filme imza atsa da Griffith, yeni yönetmenlerin de çıkışı ile ününü kaybetti. Son filmini 1931 yılında ölümünden 17 yıl önce yaptı. Ancak, ABD’de sinemayı sanat yapan yönetmen olarak anılmaya devam ediyor.

Şimdi gelin, Intolerance filminde figüran olduğuna dair çok yaygın bir şehir efsanesi olan bir oyuncu-yönetmen ile devam edelim.

Erich von Stroheim: Stüdyonun Hırsı

sessiz-sinema-3-filmloverss

Soylu olduğu bir yalan. Kim bilir belki Intolerance’ta figüran olduğu da. Ancak, bol bol figüranlık yaptığı, kısa rollerde oynadığı biliniyor. Soylu değil, fakat taklidini çok iyi yapıyor; özellikle de monokl gözlüklerini taktığında.

Erich von Stroheim’dan bahsediyorum – elbette soylulara özgü “von” takısını kendi takmış, asıl adı Erich Oswald Stroheim. Viyana doğumlu bir Avusturyalı olan Stroheim 1909 yılında yalnızca 24 yaşındayken Amerika’ya göç etti. Ellis Island’daki göçmen bürosuna geldiğinde, Avusturya soylularından von Stroheim olduğunu iddia etti. Filmlerde de devamlı canlandırdığı bu karakterlerle kendini özdeşleştiren Stroheim, bir soylu olmadığını asla kabul etmedi. Almancasının alt sınıf tınılarına sahip olduğu konusundaki eleştirilere de, Amerika’da dilini unuttuğu cevabını veriyordu!

Erich von Stroheim çoğu insanın hatta bir kısım sinefilin de oyuncu olarak tanıdığı ve sevdiği bir kimse. Özellikle, Billy Wilder’ın 1950 yapımı filmi Sunset Boulevard ile Jean Renoir’nın başyapıtı La Grande Illusion (Büyük Yanılgı) filmlerindeki unutulmaz rolleriyle sinema tarihine adını yazdırmıştı. Fakat, Stroheim’ı büyük bir yönetmen olarak saymamız için çok büyük, göz ardı edilemez ama uzun bir süre unutulmuş, bulunduğunda ise büyük bir heyecan ile karşılanmış bir film var.

Stroheim, 20’li yıllarda (yahut Amerika’da dendiği gibi Roaring Twenties) oyunculuğun yanı sıra film yönetmeye de başlar. Gişe başarısı elde eden birkaç komediden sonra McTeague isimli pek de günümüzde önemli sayılmayan bir romanı uyarlamaya karar verir. Bu romandan ortaya çıkan filmin ismi ise Greed (Hırs) olacaktır. 1924 yılında çektiği, toplam orijinal süresi 462 dakika olan, bütçesi Intolerance’ın bir buçuk katına yakın tutan bir film olur Greed. Film, en yakın arkadaşının sevgilisi ile evlenen McTeague’in, karısının piyangodan büyük ikramiye kazanması ile başlayan olaylar silsilesini anlatıyor. Farklı şekillerde hırslarına yenilen üç insanın romanstan aşk üçgenine, hayallerden trajediye savruluşlarını mükemmel bir biçimde anlatan filmin orijinal versiyonunu yalnızca 12 kişi izlemişti. Greed MGM’in görevlendirdiği, adına bir de onur ödülü verilen Irving Thalberg tarafından vahşi bir şekilde kesilerek, Stroheim’ın itirazlarına rağmen iki buçuk saate indirilmişti. Işık yetersizliğine rağmen net alan derinliği, Sovyet montaj teorisine yakın bir kurgu ve birçok inovatif kamera açısı kullanan film, Death Valley’de zorlu koşullar altında çekilen bir de final sahnesine sahipti. Ancak filmin orijinal versiyonuna asla erişilemedi. 239 dakikalık mevcut versiyonu 1999 yılında oluşturuldu ve sinemaseverlere sunuldu. Erich von Stroheim bu versiyonu ile de mutlu olmazdı belki ama en azından filmin o ruha en yakın hale getirildiğini bilse, içi rahat ederdi.

Bunca dramadan sonra komedinin Amerika’daki iki kralından Amerikalı olan ile devam edelim.

Buster Keaton: Sinemanın Küçük Sherlock’u

sessiz-sinema-4-filmloverss

Deadpan (ifadesiz) komedi 90’larda stand-up camiası yoluyla hayatımıza girmeden çok evvel, “büyük taş surat” lakabı ile de anılan Buster Keaton onu icra ediyordu. Orson Welles’in “yapılmış en iyi komedi, yapılmış en iyi İç Savaş filmi, hatta belki de yapılmış en iyi film” dediği The General (General) ile çokça tanınan Buster Keaton, vodvilci bir aileden geliyordu. Aile mesleğini gençliğinde de sürdürmüştü. O zamanlar New York’ta olan sinema dünyasına 1917’de dahil oldu. Vodvil geleneğini beyazperdeye taşıyan, minimum mimik gerektiren deadpan komedi ile fizikselliğe dayalı slapstick komediyi birleştiren bir anlayışa sahip, çok özgün işler ortaya koydu.

Buster Keaton’ın ses getiren ilk eseri, 1924 yılında yönetip başrolünde oynadığı Sherlock Jr.’dır. Naif ve samimi bir şekilde ezilenin yanında olan film, bir sinema makinistini ve perdede gördüğü hayata olan hayranlığını aktardığı için de bir noktada sinema üzerine çekilmiş ilk filmlerden de biridir.

Buster Keaton’ı tüm dünyaya duyuran, unutulmaz yönetmenler arasına sokan ve komedinin en büyük eserlerinden biri sayılan filmi ise The General’dır. 1927 yılında çekilen The General’de Buster Keaton başarılı bir makinisti canlandırıyor (bu sefer tren!). İşinde iyi olduğu için İç Savaş çıktığında orduya alınmayan genç adam iki aşkından biri olan nişanlısı -diğer aşkı tabi ki trenlerdir- ve ailesi tarafından hor görülür. Ancak, kendini savaştaki önemli bir manevrada, bir tren kovalamacasında bulacak lokomotifi The General ile birlikte savaşın kaderini değiştirecek bir anın “generali” olacaktır.

Buster Keaton, kendine özgü komedi tarzı ile hem komediye hem de sinemaya damgasını vurmuş bir aktör, bir yönetmen, bir komedyen, bir sanatçıdır.

Şimdi, komedinin kralına geçmeden önce kısa bir ara verelim ve ABD’deki Avrupalı bir misafiri konuk edelim.

Sunrise: Sinemanın Gündoğumu

sessiz-sinema-5-filmloverss

Friedrich Wilhelm Murnau dendiğinde hep içim titrer. Bunun muhtemelen iki sebebi var; birincisi, Nosferatu’nun yönetmeni olması -bu beni korkudan titretiyor; ikincisi ise genç bir yaşta trafik kazası sonucu ölmesi -bu da üzüntüden titretiyor. Sinema tarihinin görüp görebileceği en yetenekli, en vizyoner yönetmenler arasında zirvedeki isimlerden olması su götürmez olan Murnau, sessiz sinemada anavatanı Almanya’da harikalar yarattıktan sonra ABD’ye gelmişti. Serinin devamında Almanya’dan bahsederken ondan bolca bahsedeceğim için ayrıntıya girmek istemiyorum; fakat, Sight and Sound’un 2002 ve 2012 listelerinde ilk onda olan bu filmi ABD’de çektiğini düşünürsek değinmeden geçmenin haksızlık olacağına inanıyorum.

Tam adı Sunrise: A Song of Two Humans, yani Gündoğumu: İki İnsanın Şarkısı olan bu 1927 yapımı sessiz sinema başyapıtı, Alman dışavurumculuğunun etkilerinin ABD’de uygulandığı ilk film denebilir. Sokakların yeniden üretildiği, birçok sahnenin kaydırmalı çekimle kayda alındığı, peri masalı bir dünya yaratmak için abartılmış bir sanat yönetiminin kullanıldığı bu film, ilk femme fatale filmlerinden biridir de. Kendince bir aile yaşamı olan ve çiftçilik ile uğraşan bir adam, şehirli bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve karısını öldürmesi için ikna edilir. Çiftçi aklında cinayet fikri ve sevdiği iki kadınla, etik bir tercih ile baş başa kalacaktır.

Alman Dışavurumculuğundan ve Murnau’dan daha ayrıntılı bir şekilde bir sonraki yazımızda bahsedeceğiz diyerek, bu yazımızın son bölümü olan komedinin kralı, sevimli serseri Şarlo’ya geçelim.

Charlie Chaplin: Modern Zamanlarda Sinema

sessiz-sinema-6-filmloverss

Fransızcadan çevrildiği için bizde de “Şarlo” diye anılan Charlie Chaplin veya yarattığı karakter The Tramp, sinema ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, en yaşlısından en gencine herkesin tanıdığı bir figür olsa gerek. Hitler ile aynı bıyığı paylaşsa bile (Hitler bıyığını Charlie Chaplin’den özenerek o şekilde kesmiştir) izlemekten asla bıkmayacağımız bir üretici/yaratıcı/sanatçı/komedyendir Chaplin. 1914’te başladığı sinema hayatında 20’li yıllara kadar yaptığı kısa filmler olsun, 20’ler ile 40’lar arasındaki altın çağında ortaya koyduğu ve sinema tarihinin artık mihenk taşları arasında anılan uzun metraj filmleri olsun, yahut pek az kişinin bildiği ya da önemsediği, sürgün yıllarında yaptığı “ciddi” filmleri olsun, her biri ile sinema sanatına çok önemli şeyler katmıştır.

Kısa filmlerini bir kenara bırakırsak, 1921’deki The Kid (Yumurcak) ile yönetmenlik kariyerinin ilk önemli eserini ortaya koyar. 1925 yılında, en çok hatırlanmak istediği filmi olduğunu söylediği The Gold Rush (Altına Hücum) altın arayış döneminde yaşanan sıkıntıları, insanların açgözlülüğünü ve aşkı kendi komedi anlayışı içerisinde eritmeyi başaracaktır. 1931 yılında halen daha gelmiş geçmiş en güzel romantik komedilerden biri olan City Lights (Şehir Işıkları) isimli filmi çeker. Kör bir çiçekçi kadına aşık olan Tramp, alkolik bir milyoner ile de inişli çıkışlı bir dostluk yaşar bu filmde. Neredeyse birebir uyarlaması diyebileceğimiz, En Büyük Şaban isimli Kemal Sunal filmindeki gibi. Ardından, sessiz sinemanın Amerika’daki zirve noktası gelir. Tam anlamıyla sessiz bir film sayılmasa da, tek bir sahnede geçen anlamsız kelimelerden oluşan bir cümle dışında sessiz bir filmdir. Chaplin’in Modern Times (Asri Zamanlar) filmi; gelişen teknolojinin, iş bölümünün, makineleşmenin, Fordizmin hatta Taylorizmin hiç de boş olmayan bir eleştirisidir. Teknolojinin modern topluma ve günümüz dünyasına getirdiklerinin yanı sıra götürdüklerinin de olduğunu söylemek için güldürür insanları Chaplin. Ciddi bir politik metin gibidir Chaplin’in filmi. Ancak politik metinlerin sıkıcı olmak zorunda olmadığını da gösteren bir manifesto özelliği de taşır. Chaplin, sinemadır artık.

Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi