İyi ve kötünün savaşı, tema olarak Zerdüştlükten bugüne hala dinlerin, ideolojilerin, sanatın ve gündelik hayata bakışın en temelinde yatar.  Habil ile Kabil mitinden ötürü kardeş olarak da görülen iyi ve kötünün bitmek bilmeyen çatışması üzerine yazılmamış bir şey kalmamışken, konusunu geçirmek dahi neredeyse tüm literatürü tarayıp en baştan yaratma isteği uyandırıyor. Fakat burada bu konseptin üzerinde geniş adımlarla gezmektense, kişinin kendi içindeki savaşa döneceğim, çünkü görünen imgesinin altında hep bambaşka birinin yattığına inanılır insanın, iyiyse muhakkak kötü tarafı, kötüyse illa ki kalbinin derinliklerinde bir iyilik yattığına. Cennet veya cehennem arasında bir seçim yapılması beklenirken veya bazen saf iyi ve kötüye inanılabilirken, bir yandan omuzlarında melek ve şeytanı bir arada taşıyanlardan, yin – yang ve mandala ile bu ikiliğin insanda yarattığı dengeden bahsedilir. Bana göre insanın her yere taşıyıp sonra bir bir altında ezildiği ikiliklerin en ilgi çekicisi, hep kendi içinde yarattığı bu iyilik ve kötülük savaşıdır. Kurulan medeniyete ve normlarına ayak uydurulamayan anlar, insanı içinde bastırdığına inandığı ‘medeni olmayan’ tarafı araştırmaya itmiş ve bu diplerde yatılmaya mahkum edilmiş tarafı kötülüğe yakın olacak negatif sıfatlarla betimlemiştir. Alter ego, Jungçu gölge, Freudyen id, şeytan ikiz… Hangi isim konursa konsun – teori ve konseptlerin derinliğinden bağımsız olarak – temelindeki düşünce aynıdır hep, insanın en büyük savaşı kendisiyle girdiğidir. Bu ikiliğin en somut karşılığını ise, iki ayrı ama aynı bedende karşı karşıya gelen çiftlerin, Doppelgänger olgusunun işlendiği hikayelerde yakalarız.

doppelganger-enemy-filmloverss

Doppelgänger’ın mitolojide farklı kültürler için hem iyilik hem de kötülük getiren karşılıkları mevcut, fakat gotik edebiyat ile başlayıp günümüze gelen temsillerinin çoğunlukla ölüm çağırıcı bir işlevde olduğu görülür. Modernizm ve bireycilikle çifte kavrulan benlik sorguları, yaşanılan gerçekliğin ve varoluşun algılanış biçimlerindeki öznel ve nesnel ayrımlar ve en önemlisi toplumun bireyi bölüp parçalamasından kaynağını alan Doppelgänger olgusu, romantizmden doğup tüm akım ve türlerde kendine yer bulur. Çünkü insanın en temel çatışmalarından biri varoluş sancısını taşıyan kimlik bunalımı olarak görülebilir ve bunun karşılığının arandığı beden ile belirli karakter özelliklerinden birinin replikası ile karşı karşıya gelmek, sımsıkı tutunulan biriciklik hissini baltalar. İnsan bir yandan Narcissus gibi yansımasına bakmaktan kendini alamazken, diğer tarafta bundan büyük bir korku duyar. İçindeki öteki rahatsız eder, ister sevmediği tüm özelliklerinin birleşimi olsun, ister benliğinin idealize edilmiş versiyonu; ondan ayrı olduğu kadar aynıdır ve dışarı çıkma düşüncesi beraberinde kocaman bir tekinsizlik hissi getirir.

Öteki, ister aşağıda ister yukarıda görülen özellikleri yansıtsın, iki taraf da kişinin toplumsal sınırlar yüzünden gerçek benliğinden ötelemek zorunda kaldığı kişiliklerdir. Bastırılmış ya da ulaşılamayandır ve onun varlığı bu yüzden arada kalmış benliğe zarar verir. Olmak istenilenle olunanın arasındaki çelişkiden veya olunması kabul edilmeyeni olamamadan gelen çaresizlikten beslenir öteki, kendini var etmeye çalışır, kötüyse kötülüğü de buradan gelir. Sosyalleşme süreçlerine tam uyumu beklenir bireyden, elindekini kabul etmeye zorlar sistem, ama çoktan kaybolmuştur kendi içinde, paramparça kalıvermiştir insan. Lacan, üzerine en çok konuşulan ve sinemanın özdeşleşme bağlamında incelendiği kuramların da temelini oluşturan ayna evresi teorisinde, bebeğin aynada ilk kez gördüğü yansıması ile heyecana kapıldığı ve bir yandan tehdit altında hissettiği belirtir. Bebek öncesinde kendini bütün olarak göremezken ve paramparça bir haldeyken, karşısında imgesel bir bütün olarak duran yansımasına duyduğu öfkeyi onunla özdeşleşerek hafifletir ve neticede bu karşılaşma ileride kurulacak egonun temellerini atar. Fakat aslında bu ötekinin varlığı, yarattığı yabancılaşma etkisiyle daima içerideki parçalanmışlığı hatırlatacaktır. Doppelgänger temsillerinde de bu anlayışa paralel olarak insanın yaşamı boyunca özne-ben’ini oturtma yolunda verdiği savaşın somut bir karşılığına bakış atma şansı yakalarız.

jekyll-hyde-persona-filmloverss

Beklenmedik ve akıl dışıdır kanlı canlı Doppelgänger temsil, bu yüzden can sıkıcı ve korkutucudur. İkiz demek çözüm gibi görülür bu nedenle, ikiz olmak akıl sınırlarının içindedir. Fakat bilinmeyen, açıklanamayan bir benzerlik gerilim yaratır. Aynı bedenin içinde farklı karakterler olarak vuku bulursa ‘deli’ denir, daha da ötekileştirilir zaten kendini ötelemiş olan. Doppelgänger, ikiliğin en somut halini kullanarak akılcı modernizmin ikili karşıtlıklarının dengesini bozar en başta gerçek ve bilinç ile dışları arasındaki çizgiyi sarsarak. Romantizme sımsıkı sarılıştan doğmuştur bu çiftler ve iyilik ile kötülüğün savaşını temeline alıp bunun ötesine geçer ve toplumda kaybolan insanın kendini var etme çabasını, bölünmüşlüğünü ve parçalanmış bilincini, Kafkaesk bir dışavurumla, içeriden dışarıya somut bir biçimde yansıtarak gösterir. İlk defa Siebenkäs (1796) romanında Jean Paul’den duyduğumuz Doppelgänger olgusu, daha sonra bambaşka biçimlerde ortaya çıkar. Edgar Allen Poe’nun William Wilson karakteri doğrudan Doppelgänger çiftlerin en önemli temsillerinden biri olarak görülürken, Stevenson’ın The Strange Case of Dr. Jekyll & Mr. Hyde’ı hatta Shelley’nin Frankenstein’ı da benzer eleştirileri çift karakterler üzerinden farklı biçimlerde aktarırlar. Postmodern bir üslupla konuyu ve konsepti sorgulayan Paul Auster’ın New York Üçlemesi de benim için ayrı bir yerde dururken, bu yazıda uyarlamalarına bakacağımız, Dostoyevski’nin novellası The Double ile aynı ismi taşıyan Jose Saramago’nun romanı da Doppelgänger’ın en önemli edebi temsillerindendir.

Edebiyatı en büyük esin kaynağı yapan beyazperde de ikiz yüzleri çok kez ağırlamıştır elbette. The Student of Prague (1913) ile başlayan yolculukta, The Great Dictator’dan iki Charlie Chaplin’in, Adaptation’dan iki Nicolas Cage’in, The Prestige’den iki Christian Bale’in, Femme Fatale’den iki Rebecca Romjin’in, Vertigo’dan– en azından öyleymiş gibi düşünmeye devam edersek – iki Kim Novak’ın, The Double Life of Veronique’den iki Iréne Jacop’ın, Partner’dan iki Pierre Clémenti’nin, Dead Ringers’tan iki Jeremy Iron’ın ve Lost Highway gibi sayısız yapımdan türlü Doppelgängerların geçtiğini gördük. Bu çiftler aynı beden kullanımı sayesinde tüm görsel gerçekliğiyle gözler önüne sererken olguyu, aynı zamanda farklı oyuncular üzerinden alter ego ve çift temasının işlendiği Persona, Fight Club ve Black Swan gibi filmleri de benzer okumalarla ele almak mümkündür her zaman. İki farklı aktörün bir kişinin bilinç seviyelerini temsil edişi, tek aktörün replika olarak sunulması veya tek bedende iki farklı karakterin yansıtılması imgesel temsili farklı kılsa da, meselesi aynı olan bu filmlerin en önemli ortak özelliği, doğrudan veya dolaylı olarak gerçeklik algısıyla oynayışıdır. Artık temsilin gerçeğinden ayırt edilişinin neredeyse imkansız kılındığı günümüzde, bu Doppelgänger evreninde iki tarafın somut ayrımlarıyla yaşamaya devam ettiğinin nadir gerçekleştiğini ve bir araya gelinmesi ya da birine veda edilmesi üzerine kuruluşunu yine sinema aygıtı aracılığıyla bir temsil üzerinden izlemek, özneye bakışın irdelenmesi açısından önemli bir yerde durur.

doppelganger-the-double-filmloverss

Doppelgängerların Geri Dönüşü: The Double ve Enemy

2013 uzun zamanır beyazperdede sık denk gelemediğimiz Doppelgängerlar için bereketli bir yıl olmuştu ve The Double, Enemy ve The Face of Love gibi filmlerle arka arkaya buluşturmuştu sinema izleyicisini. Ben de The Double ve Enemy’yi peş peşe izlediğim için, her ne kadar stil ve yaklaşım olarak birbirlerinden ayrılsalar da bu konu dahilinde beraber ele almak istedim iki filmi.  Dostoyevski’nin The Double kısa romanından, ilk filmi Submarine’den sonra kara mizahını akıtacağı yeni işlerini merakla beklediğimiz İngiliz yönetmen/komedyen Richard Ayoade tarafından uyarlanan filmde, yazarın unutulmaz karakterlerinden Golyadkin’e ve dolayısıyla Doppelgänger’ına Jesse Eisenberg; Polytechnique (2009) ve Incendies (2010) gibi sarsıcı filmlerinden tanıdığımız ve bu sene Sicario (2015) ile Hollywood sahasında dikkatleri daha da üstüne çeken Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve ise Nobel Ödüllü yazar Jose Saramago’nun The Double’ını masaya yatırırken birbirinin aynısı iki farklı karaktere de Jack Gyllenhaal hayat veriyor.

Önce kısaca hikayelerinden bahsetmek gerekirse; The Double, Dostoyevski’nin diğer tüm küçük adamlarına benzer bir şekilde, Sovyet tipi apartman dairesinden her gün masa başı işine giden ama kimselerce fark edilmeyen Simon James’in varoluş ve kimlik bunalımlarını konu edinir. Simon bindiği tren bomboşken herhangi bir adamın oturduğu yerin ona ait olduğunu söylemesine direnemeyip kalkan, yıllardır çalıştığı işe kartını kaybettiği ve kimselerce tanınmadığı için girişte hep zorluk yaşayan, oradan oraya fotokopiler taşıyan ve hoşlandığı Hannah’nın (Mia Wasikowska) ilgisini çekemeyen sinik bir adamdır. Colonel adlı bir yöneticinin, belli ki totaliter rejiminin en altlarında kendi halinde yaşamaya çalışan Simon, onun tıpatıp aynısı, James Simon’ın gelip bir anda herkesin ilgi odağı olması ile benliğinde büyük bir kırılma noktası yaşar. James hızla tırmanırken Colonel’e uzanan merdivenleri, patronunun asi kızına (Yasmin Paige) iş öğretmekle yükümlü Simon artık sistemde bile kayıtlı gözükmediği için tümden varlığı yok olmuş kabul edilirken, hiçbir şey bilmeden onun yaptığı işlere konan, sürekli yalan söyleyen ve her şeyden öte Hannah’yı tavlayıp üstüne bir de evini işgal eden James’e karşı, geç olsa da güç olmadan durmaya karar verir. Saramago’nun ‘kaos henüz anlaşılamamış bir düzendir’ sözüyle başlayan Enemy ise, üniversitede tarih profesörlüğü yapan, yine sinik ve depresif bir mod içinde sunulan ve agresyonunu ancak cinsel hayatında dışavuran Adam’ın, bir öneri üzerine izlediği filmde sakalsız halinin birebir kopyası olduğunu fark ettiği figüran oyuncunun peşine düşmesini konu edinir. Anthony’nin altı aylık eşi Helen (Sarah Gadon) dahi Adam’ın sesini beraber yaşadığı adamınkinden ayırt edemezken, iki adamın gizli bir otel odasında buluşarak yara izlerine, benlerine kadar aynı olduklarını fark etmeleri büyük bir karşılaşma anıdır. Fakat bu heyecan varoluşsal biriciklik krizi ile yerini Adam için korkuya, Anthony için ise bir yok etme dürtüsüne bırakır. Adam’ın sevgilisi Mary (Mélanie Laurent) ile birlikte olabilmek için onu tehdit eden ve onun yerine geçen Anthony’nin en büyük engeli ise kendisinden ayırt edilemeyecek Adam’dan bir evlilik yüzüğü izi ile ayrılıyor olmasıdır.

doppelganger-the-double-2-filmloverss

Başkalarının fark edemediği ya da kendinin farkında olmayan, bir açıdan hep küçük adamları anlatır Doppelgängerlar, büyük olmak isteyen ama geri çekilen. The Double, hep gizlenen bastırılan herkeslerden saklanmaya çalışılan alter egoyu aşar ve ‘kopyayı’, ‘orijinalinden’ bile yukarıları taşır. Simon ile James aynı beden hatta aynı kıyafetlere sahiptir, fakat kimse Simon’ı fark etmezken herkes James’e aşıktır. Bu sonradan ortaya çıkan kopya, gerçeğinin o kadar idealize edilmiş halidir ki, o varken kimse dönüp de eksiği olana bakmak istemez, ama James’in gerçek başarısı asla mükemmelliğinden değil, Simon’ı beceremediği sosyalleşme aşamalarından geçebilmesinden gelir. Simon, sistemin erittiği, bırak kendini dışarı satmayı kendine dahi kabul ettiremeyen bir adamdır ve görünmez olmak canını sıksa da hayatına müdahale edilmedikçe böyle yaşamayı kabullenmiştir. James ise onun sisteme uyum sağlamak için maske takmış halidir adeta, belki de hayatta kalmak için herkesin yapması gereken kendini bütün hissedemese de öyle sunmaktır görünür olabilmek için. Penceresinden Hannah’yı izlerken intihar eden bir adamla göz göze gelir Simon, o da bedenen bağlı olduğu Doppelgänger’ını öldürebilmek için önce kendisi için bir ambulans çağırır ve sonra o adamın kendini bıraktığı yerin birkaç adım yanından, düşüşünü hafifletecek şekilde atlar James’i kelepçeyle odada hapsettikten sonra. Neticede James bedenen ölür, istemediği o kopyasından kurtulur sonunda Simon. Sevdiği kız ona kalır, belki işinde daha başarılı olacaktır, fark edilecektir artık, ama sonuçta bunu karanlık tarafı James ile özdeşleşmeden yapamamıştır. Hikaye mutlu sonla biter demek çok güç olur, çünkü onu ve diğerlerini intihara sürükleyen o silinmişlik ve parçalanmışlık hissi havada asılı kalıverir öylece. Eisenberg’in Simon’ın kendini yiyip bitiren iç eleştirilerini dışarı sesle vurmaya gerek duymadan aktarır ve bu küçük adamın yok olma tehlikesinin yapamadıkları ile kendi benliğini küçümsemesinden geldiğini en güçlü şekilde hissettirir. Enemy de yine ancak tek bir bedenin devam edebilmesi üzerine kuruludur. The Double’da orijinal ve kopya arasında nasıl belirgin bir ayrım yapabiliyorsak, Enemy’de o kadar zordur kim kimin Doppelgänger’ı ilk bakışta fark edebilmek. Hikaye Adam’ın Anthony’yi bulması üzerinden ilerlese de, gerek Adam’ın annesiyle (Isabella Rosselini) konuşmasındaki işaretlerden, gerek Anthony’nin eşinin onu ‘olduğu gibi kabullenme’ tavrından ters köşe olduğumuzu hissederiz. Sinik adamın özgüvenli kopyasını bulması en temel akışken, iki karakter de o kadar kayıptır ki ancak bir bütünün iki parçası olarak görülebilir ve sürekli önemsiz karakterlere bürünmekten bıkmış bir aktörün kendini bir akademisyen olarak bölmesi fikri de o kadar uzak gelmez. Saramago kitabında Adam’ın karşılığı karakterin sonradan doğan olduğunu belirtir ve bunun Doppelgänger evreninde orijinalin Anthony olduğuna delalet ettiği söylenebilir. Anthony’nin aldatma meyili ve Maria ile kendini yok edişi de, evli bir adamın kendine kurduğu ikili hayatı teke indirme zorunluluğu hissinde olduğu fikrini güçlendirir. Belki çok farklıdır açıklaması filmin  Villeneuve için, fakat her neyse aranan cevap, filmin izleyicisini sürüklediği amansız varoluş kaygısından bir damla eksiltmez. Sonunda birisi yok olduğunda ya da ikisi birleştiğinde de hiçbir şey çözülmez, çünkü Adam ya da Anthony fark etmez, benliğini kabullenemeyen, sisteme, evliliğe ve kadınlara bakışı yüzünden paramparça olmuş bir bilincin içindeyizdir ve etrafını saran örümcekler, zihnini kaplayıp onu çukurun içine hapseden ağlar hala oradadır.

İki filmde de yaratılan ortak his kimliğin çalınması, biricikliği kaybetme korkusudur. Eğer başka birinden ayırt edilemiyorsak bizi biz yapan nedir diye sorar ilk başta bu türdeki yapımlar. Simon ve James onların ve bizim bakış açımızdan birbirinin aynısı iken, diğerleri onları kafalarında o kadar farklı kurmuşlardır ki ancak ikinci bir bakışta fark ederler benzerliklerini. Fakat Simon dışadönük ya da agresif davrandığında James’in yerine geçebilir, bu da dış görünüşten çok karakteristik özellikler üzerine düşünmeye iter bizi. Adam ile Anthony de tavır olarak birbirlerinden çok farklı olsalar da onları ayıran en önemli şey nikah yüzüğüdür. Her Doppelgänger temsilinde olduğu gibi bu iki çiftte de varılan ortak nokta sosyal uyum ve yapıların bireyde yarattığı  kırılmaları işaret eder. The Double’ın yarattığı Terry Gilliam distopyalarını andıran Kafkaesk atmosfer, Dostoyevski’den emanet aldığı Sovyet tarzı iş ve yaşam alanları – hatta bilhassa Kieslowski’ye homage niteliğinde sahneler – ile Ayoade’nin televizyondaki reklam ve filmlerle kültür ögelerinin sunumu ile filme eklediği söylemler, doğrudan yaşanılan toplumun etkisini yansıtırken, Enemy bugünden çok da farklı olmayan ama kendini daha çok psikolojik olarak hissettiren bir distopik temsil sunar. Kimliksizlik hissini hem kurdukları evrenlerle hem de somut bir biçimde replikalarıyla sunan bu iki film de, çoklu katmanlarla birçok derde dokunmayı başarırken, bireyin toplumun içinde nasıl yavaşça kendini kaybettiğinin altını çizer. Filmlerin beklenmedik bir ortak özelliği ise uyarlandıkları kitapların sonlarını değiştirmeleridir. Dostoyevski Golyadkin’i her yeri kaplayan kopyalarının ardından delilik ile cehennemde yalnız bırakırken, Ayoade Simon’ın eline verir gücü. Villeneuve ise Saramago’nun kopyalarını yok etmek için eline silah verdiği karakterlerini daha pasif yansıtmayı tercih eder. Varoluş sancısı yalnızca içsel bir savaş olmaktan çıkıp kontrolsüzlük hissinin nasıl aşılacağı muğlak bir hal almışken modern dünyada, yine de bazı sorguların umutla bittiği görülmüştür. Burada da yönetmenlerin, karakterlerine bahşettikleri finaller onların bu açıdan nasıl ayrıldığının göstergesidir belki de. Fakat bu da yalnızca burun farkıyla gerçekleşir, nihayetinde kendisi ile savaşmaktan başka şansı olmayan insan bir tarafını öyle ya da böyle yok ederken buluverir kendini. İnsanın Doppelgänger’ına, kendi iç sesine verdiği tepki değişmez: İkimize ayrı ayrı yer yok!

doppelganger-enemy-2-filmloverss

Ayoade’nin filminde gördüğümüz sosyopolitik dertler nasıl Dostoyevski’ye dayanıyorsa, Enemy’den de Saramago’nun totaliter rejime savurduklarını az çok yakalamak mümkün. Yine de bu açıdan iki filmin bilhassa aynı konu üzerine ön plana çıkarttıkları farklı konular ile ayrıldığını söyleyebiliriz. Ayoade kendi stilinin altına çok sağlam bir Terry Gilliamvari bir kara mizah temeli kurarak, toplumun ve insanın en karanlık taraflarındaki trajikomediyi su yüzüne çıkartır tekrardan. Bunu yaparken de klasik sinema anlayışından olabildiği kadar uzak ama oturmuş tür kalıplarının da içinde kalarak alıştığımız deneyimin işlerliğini kullanır. Villeneuve ise  hem stil olarak hem de varoluşçu duruşuyla Cronenberg’i getirir akıllara. Atmosfer müziğiyle gerdiği gibi bir o kadar da sessiz kalır ve kolay kolay ulaşılamaz Enemy’ye, kendini belirsizlik üzerinden kurar ve psikoseksüel gerilimi gepgerçek bir evrene saldığı bilincin derinliklerinden gelen örümceklerle yakalar. Sonuç olarak, yine ve yeniden altını çizmek gerekirse, Doppelgänger temsilinin aynı alt başlığında yer alıp da birbirinden çok farklı yaratılan bu iki temsil, modern insanın en büyük kabusu ile karşılaşma anını çift pencereden izleme şansı verir izleyicisine. ‘İyi’ bireyler olursak belki Doppelgängerlarımızla karşılaşmaktan kurtuluruz – ama kim korkar yüzleşmekten!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi