Bugün bir furya olarak ele alamasak da İngiliz suç filmlerinin ufak çaplı bir geleneği olduğu söylenebilir. Amerika kıtasından gelen ardılları kadar hatırlanmasa da Brighton Rock, Get Carter, The Italian Job, The Lavender Hill Mob gibi filmlerin günümüzde kült statüsüne ulaştığını yadsıyamayız. Bu geleneğin içinden kopan İngiliz suç komedileri ise Guy Ritchie’nin hem gişede hem de eleştirmenler bazında aldığı övgüler sayesinde son on yılda iyice tanınır oldular. Tabii bu yolda yapılan iyi filmlerin (Snatch, In Bruges) yanı sıra kötü örneklere de maruz kalmamız kaçınılmaz bir durum.

Matador ve Av Partisi gibi vasat üstü suç komedilerine imza atan Amerikalı yönetmen Richard Shepard’ın son filmi Dom Hemingway, İngiltere’de çekilen ve yukarıda bahsettiğimiz filmlerin izinden giden bir yapım. Filme adını veren ve Jude Law tarafından canlandırılan Dom Hemingway, işlenen organize bir suç sonucu arkadaşlarını ele vermeyip 12 yıl hapis yatmayı göze alıyor. Cezasını doldurduktan sonra kendisine ait olan paranın peşine düşen Hemingway zamanla suç aleminin yanı sıra ailesini de karşısına almak zorunda kalıyor ve ister istemez bir tercih yapmaya zorlanıyor.

Dom Hemingway’in teknik açıdan Guy Ritchie tarzını devam ettirdiği söylenebilir: Hızlı kesmelere dayalı bir kurgu, sürekli monolog ve diyalog halinde konuşan geveze tiplemeler, kırılma noktalarıyla farklı noktalara doğru ilerleyen bir senaryo vs. Shepard’ın asıl amacı ise bu örneklerin aksine Hemingway’den bir tipleme değil de bir karakter yaratma çabası. İşte filmin darmadağın olduğu kısım da bu nokta.

Shepard belli özelliklere sahip (ve bu özelliklerin adeta karikatürize edildiği) suçlu tiplemelerini hikaye içinde eritmek yerine Hemingway üzerinden bir hikaye anlatmaya kalkıyor. Fakat karakterin bir tiplemeden ötesi olmadığı çok açık. Açılış sahnesinde Hemingway, kameraya bakarak kendisine olan güvenini açığa çıkardığı bir monolog gerçekleştiriyor. Tanıtıcı nitelikteki bu sahnenin aşırı zorlama yapısı adeta filmin her köşesine sirayet ediyor. Shepard, benzer filmlerdeki gibi karizmatik suçlusunu sudan çıkmış balığa döndürmeye çalışırken hikayeye yaptığı ani ve tesadüfi müdahalelerle hem tempoyu dengesiz hale getiriyor hem de bir tiplemeler çorbası pişiriyor. “Hemingway karizmatik bir suçlu mu, aile babası mı, dünyanın en iyi hırsızı mı yoksa hiçbiri mi?” sorularına cevap arıyoruz gibi görünsek de bu soruların hiçbirine verilen bir cevap yok. Hatta soruyu bile neredeyse filmin aşırı zorlamalı yapısı içerisinde biz sormak durumunda kalıyoruz çünkü karşımızda oradan oraya savrulan bir anlatı buluyoruz.

Senaryonun işlememesinin yanı sıra filmde “şans sarkacı” diye bir kavram var ki evlere şenlik. Belli ki Vladimir Propp’un masal çözümleme tekniğinin önemli bir parçası olan “büyülü nesne” kavramından çok etkilenen Shepard, hikayeyi toparlamak için “şans sarkacı” diye bir kavram icat ederek işin içinden çıkmaya çalışmış. Ama dağınık yapı içerisinde temelsiz bir biçimde yükselen bu çözüm, tüm filme ayna tutar bir niteliğe kavuşmuş. Bu noktada bir dönem “kabbala” denizinde kaybolan Guy Ritchie’nin akla gelmemesi mümkün değil.

Dom Hemingway belli ki en ağır yükü başrolündeki Jude Law’a yüklüyor ama ünlü oyuncu bu ağırlığın farkında olacak ki en abartılı oyunculuklarından birini sergiliyor. Filmin her noktasına damga vurma ve görünür olma çabası, ilerleyen dakikalarda sevimsiz bir hal alıyor. Buna karşın Demian Bichir’in ve filmin gizli yıldızı Richard E. Grant’in başarı yardımcı performansları, sinemaseverlere bir nebze güzel anlar yaşatmayı başarıyor.

“Dom Hemingway”, Jude Law rüzgarını arkasına alarak son dönem İngiliz suç komedilerini karakter dramasıyla birleştirmek isteyen fakat bunu başaramadığı gibi anlık “gag”lara ve ırkçı esprilerle bel bağlayan kötü bir film.

Bugün bir furya olarak ele alamasak da İngiliz suç filmlerinin ufak çaplı bir geleneği olduğu söylenebilir. Amerika kıtasından gelen ardılları kadar hatırlanmasa da Brighton Rock, Get Carter, The Italian Job, The Lavender Hill Mob gibi filmlerin günümüzde kült statüsüne ulaştığını yadsıyamayız. Bu geleneğin içinden kopan İngiliz suç komedileri ise Guy Ritchie’nin hem gişede hem de eleştirmenler bazında aldığı övgüler sayesinde son on yılda iyice tanınır oldular. Tabii bu yolda yapılan iyi filmlerin (Snatch, In Bruges) yanı sıra kötü örneklere de maruz kalmamız kaçınılmaz bir durum. Matador ve Av Partisi gibi vasat üstü suç komedilerine imza atan Amerikalı yönetmen Richard Shepard’ın son filmi Dom Hemingway, İngiltere’de çekilen ve yukarıda bahsettiğimiz filmlerin izinden giden bir yapım. Filme adını veren ve Jude Law tarafından canlandırılan Dom Hemingway, işlenen organize bir suç sonucu arkadaşlarını ele vermeyip 12 yıl hapis yatmayı göze alıyor. Cezasını doldurduktan sonra kendisine ait olan paranın peşine düşen Hemingway zamanla suç aleminin yanı sıra ailesini de karşısına almak zorunda kalıyor ve ister istemez bir tercih yapmaya zorlanıyor. Dom Hemingway’in teknik açıdan Guy Ritchie tarzını devam ettirdiği söylenebilir: Hızlı kesmelere dayalı bir kurgu, sürekli monolog ve diyalog halinde konuşan geveze tiplemeler, kırılma noktalarıyla farklı noktalara doğru ilerleyen bir senaryo vs. Shepard’ın asıl amacı ise bu örneklerin aksine Hemingway’den bir tipleme değil de bir karakter yaratma çabası. İşte filmin darmadağın olduğu kısım da bu nokta. Shepard belli özelliklere sahip (ve bu özelliklerin adeta karikatürize edildiği) suçlu tiplemelerini hikaye içinde eritmek yerine Hemingway üzerinden bir hikaye anlatmaya kalkıyor. Fakat karakterin bir tiplemeden ötesi olmadığı çok açık. Açılış sahnesinde Hemingway, kameraya bakarak kendisine olan güvenini açığa çıkardığı bir monolog gerçekleştiriyor. Tanıtıcı nitelikteki bu sahnenin aşırı zorlama yapısı adeta filmin her köşesine sirayet ediyor. Shepard, benzer filmlerdeki gibi karizmatik suçlusunu sudan çıkmış balığa döndürmeye çalışırken hikayeye yaptığı ani ve tesadüfi müdahalelerle hem tempoyu dengesiz hale getiriyor hem de bir tiplemeler çorbası pişiriyor. “Hemingway karizmatik bir suçlu mu, aile babası mı, dünyanın en iyi hırsızı mı yoksa hiçbiri mi?” sorularına cevap arıyoruz gibi görünsek de bu soruların hiçbirine verilen bir cevap yok. Hatta soruyu bile neredeyse filmin aşırı zorlamalı yapısı içerisinde biz sormak durumunda kalıyoruz çünkü karşımızda oradan oraya savrulan bir anlatı buluyoruz. Senaryonun işlememesinin yanı sıra filmde “şans sarkacı” diye bir kavram var ki evlere şenlik. Belli ki Vladimir Propp’un masal çözümleme tekniğinin önemli bir parçası olan “büyülü nesne” kavramından çok etkilenen Shepard, hikayeyi toparlamak için “şans sarkacı” diye bir kavram icat ederek işin içinden çıkmaya çalışmış. Ama dağınık yapı içerisinde temelsiz bir biçimde yükselen bu çözüm, tüm filme ayna tutar bir niteliğe kavuşmuş. Bu noktada bir dönem “kabbala” denizinde kaybolan Guy Ritchie’nin akla gelmemesi mümkün değil. Dom Hemingway belli ki en ağır yükü başrolündeki Jude Law’a yüklüyor ama ünlü oyuncu bu ağırlığın farkında olacak ki en abartılı oyunculuklarından birini sergiliyor. Filmin her noktasına damga vurma ve görünür olma çabası, ilerleyen dakikalarda sevimsiz bir hal alıyor. Buna karşın Demian Bichir’in ve filmin gizli yıldızı Richard E. Grant’in başarı yardımcı performansları, sinemaseverlere bir nebze güzel anlar yaşatmayı başarıyor. “Dom Hemingway”, Jude Law rüzgarını arkasına alarak son dönem…

Yazar Puanı

Puan - 30%

30%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
30
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi