Yeniden çevrim (remake) filmler yedinci sanatın başındaki en büyük dertlerden biri. Özellikle de son 10-15 yıldır bir furyadır gidiyor ve önüne de geçilemiyor. Esasında önüne geçmek isteyen de pek yok. Alan razı, satan razı gibi bir durum söz konusu. Sektörün hakimi konumundaki Hollywood’da bazı şeyler değişmedikçe, olumlu yönde bir değişim beklemek de mümkün değil. Peki, bugünlere nasıl gelindi, sinemaseverlerin sevgisini kazanmış bir filmin yeniden çekilmesine neden gerek duyuldu, seyircinin tepkisi ne oldu? Bu soruların cevaplarını arayacağız. Ancak daha çok, bu ay 80’li yılların kült korku filmlerinden Poltergeist’in yeniden yapımının vizyona girecek olması sebebiyle, korku filmi özelinde bu furyayı ve gelişim aşamalarını inceleyeceğiz.

Bugünlere nasıl gelindiği sorusu, konumuzun da başlığı olan korku sinemasıyla yakından ilgili ancak daha önce edebiyat – sinema ilişkisine bakılması gerekiyor. Edebiyatın sinemayı beslemeye başlaması ve bu yoldan gelen başarı önemliydi şüphesiz. Sessiz sinema döneminde bilimkurgu ve korkuyu aynı potada eriten Frankenstein ve Dr. Jekyll and Mr. Hyde gibi klasiklerin ilk uyarlamaları kısa, (Frankenstein, 1910) ve orta (Dr. Jekyll and Mr. Hyde, 1920) metrajdı. Buna rağmen filmler ilgi çekti ve bu ilginin kaynağı da büyük oranda bilimin yarattığı canavarlardı. Sinemada türlerin ortaya çıkması sonrasında özellikle korku, fantastik, bilimkurgu ve serüven filmlerinin yoğun ilgi görmesi, sinemanın ticari yönüne seslenen bu türlerin kendi geleneklerini oluşturmasını sağladı. 30’lu yıllarda bir patlama yaşandı ve sinema birçok ikonik kötü karakter kazandı. Ve bunların bir kısmı 1910-1930 arasında öyle ya da böyle ilk filmine kavuşan vampirler, kurt adamlar, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde ve Frankenstein’in canavarı gibi ürkünç yaratıklardı.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ından yapılan ilk uyarlama, 16 dakikalık bir kısa filmdi ve eserin hakkını vermesi söz konusu değildi. Sinema için yüksek bir potansiyeli olan roman 30’lu yıllara gelindiğinde gerçek bir uyarlamaya kavuştu ve klasikleşti. Söylemek istediğim yeniden çevrim filmlerin doğal bir sürecin ürünü olduklarıdır. Çıkış noktası bir filmi yeniden çekmek değil, bir romanı yeniden uyarlamaktır. Süreç doğal olarak gelişse de devamı için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Hollywood’un çarklarını döndürmeye devam edebilmesi ve talebi karşılayabilmesi için sürekli işleyen kolay bir yol bulması gerekiyordu. Bu yol da yeniden çevrimler ve devam filmleriydi. Sonuçta yeni bir Frankenstein veya Dracula yaratmak kolay değildir, yaratıcılık ve emek ister. Seyircinin ilgisinin devam etmesi bu hikayelerin hem benzerlerinin türemesine hem de aynı hikayelerin çeşitli güncellemelerle varlığını sürdürmesine sebep oldu.

Her dönem sinemayla birlikte seyirci de değişiyor. 30’lu 40’lı yıllarda çekilen Frankenstein ve Kurt Adam filmleriyle 50’li ve 60’lı yıllarda İngiliz Hammer stüdyolarında üretilenler çok farklıdır. Daha renkli bir dünya sunarlar. Genel seyircide de kendi döneminde üretilen versiyonu benimseme gibi bir eğilim vardır. Tıpkı günümüzde korku izleyicisinin efektlerle bezeli filmlere alışması, efektlerle korkmayı sevmesi gibi.

Yeniden çevrim korku filmleri, görüldüğü gibi sinemanın ilk dönemlerinden beri var. 2000’li yıllara kadar da ciddi bir rahatsızlık verdiğini söyleyemeyiz. Hatta bazı kalburüstü yeni versiyonları düşündüğümüzde tamamen karşı durmamız da hiç kolay değil. Sinema tarihine baktığımızda orijinalini aşmayı başarmış yeniden çevrimler veya bağımsız olarak değerlendirildiğinde tatmin edici olduğunu söyleyebileceğimiz korku filmleri görürüz. John Carpenter’ın The Thing’i, David Cronenberg’in The Fly’ı, Franck Khalfoun’un Maniac’ı ve Gore Verbinski’nin The Ring’i orijinalinin üzerine koyan nadir örneklerden birkaçı. Werner Hezog’un Nosferatu’su, Paul Schrader’ın Cat People’ı, Tom Savini’nin Night of the Living Dead’i ve Alexjander Aja’nın The Hills Have Eyes’ı gibi filmler ise aynı beceriyi gösteremeseler de aslını aratmayan başarılı denemelerdi. Yeniden çevrimlerin korku ayağı diğer türlere oranla daha sorunludur. Bunun önemli bir sebebi, orijinal materyalin vasat oluşu veya güncellenebilir olmamasıdır.

İyi bir yeniden çevrim için ne gereklidir peki? Az önce saydığımız örneklerin çoğunda vizyon sahibi bir yönetmenin varlığı dikkat çekicidir. Carpenter, Cronenberg gibi korku ve bilimkurgu sinemasına kendi damgasını vurabilmiş isimlerin ele aldıkları eseri yeniden yorumlamanın da ötesine geçerek onu baştan yarattıkları aşikardır. Burada kaçırılmaması gereken bir husus var. O da şudur: The Thing ve The Fly, korku ve bilimkurgu sinemasına gerekli ehemmiyetin verilmediği 50’li yıllar ürünüydü. İki yapım da dönemine göre değerlendirdiğimizde başarılı işler olsa da, gerek hikaye gerekse de görsellik anlamında potansiyelinin çok altındaydı. Dolayısıyla yaratıcı ellere teslim edildiğinde o potansiyelin ortaya çıkarılması çok da zor değildi. Bir başka örnekle devam edelim. 80’li yılların kült korkularından The Evil Dead’i, 2013’de yeniden çevrimiyle tekrar izledik. Sonuç hiç de iç açıcı değildi. Bunun sebebi Sam Raimi’nin bağımsız korkusunun üzerine koyulabilecek herhangi bir şey olmamasıydı. 70’li ve 80’li yıllar zaten korku sinemasının altın çağıdır. Bu dönemin klasiklerini yeniden çevirmeye niyet ettiğinizde daha fiyakalı ama içi boşaltılmış bir tekrarını çekme ihtimaliniz oldukça yüksektir. Ancak döneminin zayıf bir örneğini (Maniac, 1980-2013) iyi etüt ettiğinizde ve ona yepyeni bir bakış açısıyla yaklaştığınızda çarpıcı bir sonuç elde etmeniz işten bile değil.

Yeniden çevrim korku filmleri 80’li yıllarla birlikte artış gösterdi. Ne olduysa 2000’li yıllarda oldu ve bir furyaya dönüştü. Sinemanın yüzüncü yılını devirmesinden bir müddet sonra, Hollywood ciddi bir yaratıcılık kriziyle baş başa kaldı. Bir çıkar yol arandı. Bunun neticesinde çizgi roman ve fantastik edebiyat uyarlamaları arttı. Devam filmlerinin yanına bir hikayenin öncesini anlatan “prequel” filmler eklendi. Ve tabii sinema tarihinden medet umuldu. Yeniden çevrimlerin ardı arkası kesilmedi. Bu furyadan en büyük zararı da şüphesiz korku sineması gördü.

2000’li yıllarla birlikte iş çığrından çıkmaya başladı. Özellikle 70’li ve 80’li yılların kült ve klasik korku filmleri birer birer yeniden sinemanın yolunu tuttu. Bununla birlikte Asya korku sinemasının yükselişi de Hollywood’un önüne yeni bir kapı açtı. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, Asya veya Avrupa’dan çıkan ve büyük başarı yakalayan bir korku filminin ertesi yıl Hollywood versiyonunu izler olduk. Yeniden yapımlarda genel anlayış daha sert, daha kanlı ve sırtını çeşitli efektlere yaslayan gösterişli korku yeniden çevrimleri üretmekti. Sinemanın teknolojiye ayak uydurabilen bir sanat olması ve yeni neslin sinema zevklerinde görselliğin ön plana çıkması gibi sebepler de yeni dönem korku sinemasını olumsuz etkiledi.

Son dönemde yapılan yeniden çevrimlerin birçoğu gereksizdi fakat bir de asla çekilmemesi gerekenler vardı: The Texas Chainsaw Massacare, Halloween, Friday the 13th, A Nightmare on Elm Street gibi pek çok devam filmiyle bıkkınlık yaratmış serilerin, ilk filmlerinin yeniden çekilmesi boş bir çabadan ileri gitmedi. Çünkü sayısız devam filmiyle karakterler kültleşmiş, üzerlerine koyulabilecek hiçbir şey kalmamış ve hikaye bazında da filmler kendisini çoktan tüketmişti. Adını andığımız seriler arasında Halloween’ın yeniden çevrimine bir de devam filmi geldi, üçüncüsünün de yolda olduğunu öğrendik. Anlaşılmaz bir şekilde, Rob Zombie’nin yeni nesil Halloween’ini Carpenter’ın klasiğine tercih edenler, daha başarılı bulanlar da vardır.

Yeniden çevrimleri korku sineması özelinde değerlendirsek de bu furyanın her türe sirayet ettiğini ve tehlikenin yalnız tür bazında olmadığını söyleyebiliriz. Gün geçtikçe daha vahim bir noktaya doğru gidiyoruz ama dur demek de biz sinemaseverlerin elinde…

[vimeo width=”600″ height=”350″ video_id=”128402995″]

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi