Bazı filmler çok başkadır. Sinematografi, senaryo, kurgu, yönetmenlik, oyunculuk… O filmin hissiyatı, atmosferi sizi öyle bir yakalar ki; saydığım unsurlardaki aksaklıklar sizi pek rahatsız etmez. O filmin içine girersiniz ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendinizi salondan çıkmış ve bir sigara yakmış olarak bulursunuz. İşte Djam de tam böyle bir atmosfer filmi. Aslına bakarsanız klasik bir Tony Gatlif filmi de diyebilirsiniz. Filmin asıl başrollerinde yine müzik, yol ve delilik var. Tony Gatlif’i tanıyanlarımız az çok yönetmenin tarzına hakimiz. Filmekimi programına baktığımda Tony Gatlif ismini görmemle birlikte mutluluktan ayaklarımı birbirine sürttüm. Hem de çoğu insan tarafından yalnızca Çingeneler’i anlattığı zannedilen Gatlif bu sefer karşı kıyı Yunanistan ve bizim topraklarımızda geçen bir film yapmıştı. Ve söylediğim gibi tam bir Tony Gatlif filmiydi. Üstelik benim gibi hem kendisine hem de Rembetiko’ya hayran biri için bulunmaz bir nimetti bu film. "Benim hoşuma giden, duygular, yola düşmek, keşifler... Benim için sinema insanları yolculuğa çıkarmaktır, ama organize olmayan bir yolculuğa." Djam tam da yönetmeninin söylediği gibi organize olmayan bir yolculuk hikayesi. Midilli de ‘’amca’’ diye seslendiği üvey babası Kakourgos’la (Simon Abkarian) yaşayan, çocuk yaşta annesini kaybetmiş Djam’in (Daphne Pataika) İstanbul’a gidiş – donüş hikayesi. Fakat ne hikaye! Djam: ''Müzik ve Özgürlüğü Yasaklayanların Üzerine İşiyorum.'' Filmimiz Midilli’de başlıyor. Ekonomik krizin vurduğu Yunanistan, adada turist yok, işler durmuş durumda. Taverna işleten Kakourgas’ın bozuk gemisini çalıştırabilmesi için bir biyel koluna ihtiyacı var. Biyel kolunun İstanbul’dan, Karaköy’deki bir ustadan alınması gerekiyor. Kakourgas sert yapısının altında naif bir kalp barındıran tam bir kabadayı. Djam’e parayı verip, uslu durması ve biyel kolunu hemen alıp dönmesi öğütlerini sıralayarak onu İstanbul’a gönderiyor. Tam bu noktada yol hikayemizin başladığını ve Djam’in başından neler geçeceğini düşünürken çok beklemeden diğer sahnede cevabımızı alıyoruz. Djam Galata’da bir meyhanede dansöz olarak karşımıza çıkıyor. Müzikler de yakından tanıdığımız, severek dinlediğimiz Cümbüş Cemaat grubundan. Gerçekten de muazzam bir sahneydi. İnsanı o an, o meyhanede rakı içme isteğiyle sarıp sarmalayan bir sahne. Djam’in biyel kolunu alıp direkt Midilli’ye dönmesi tabii ki bir Tony Gatlif filmine yakışmazdı. Djam’in yolu onunla kesişiyor: Avril. Avril Fransa’dan yola çıkıp Gaziantep’teki mültecilere yardıma giderken erkek arkadaşı tarafından dolandırılan genç bir aktivist. Djam kendisine kol kanat germek zorunda kalıyor. Böylece ikilinin insani duygularla, delilikle ve tabii ki müzikle bezeli dönüş yolculuğu başlıyor. Dönüş yolculuğunda başlarına gelen türlü maceralar içinde sanırım beni en çok etkileyen iki sekans vardı. İlki banka yüzünden ailesini, işini, aklını, elinde avucunda neyi varsa kaybeden Pano’nun (Kimonas Kouris) kendi mezarını kazıp, mezarın içinden ‘’Beni mezarıma dik gömün’’ diye feryat etmesi, babasının ve bizimkilerin onu o mezardan çekip çıkarmaları. Son zamanlarda izlediğim en sağlam kapitalizm eleştirisi yapan sahnelerden biriydi. Duyguyla, tekrar eden bir feryatla… İkincisi ve belki de filmdeki en sevdiğim sekans olan Djam’in dedesinin mezarına işemesi. Midilli’ye dönmeden önce Djam ve Avril, Djam’in Kavala’daki dedesinin (annesinin babası) evine giderek annesinden kalan hatıraları topluyorlar. Djam köyden ayrılmadan faşist bir hayat yaşamış dedesinin mezarına işiyor ve Avril’le aralarında muazzam bir diyalog geçiyor. -Dedenin mezarına mı işiyorsun? -Müzik ve özgürlüğü yasaklayanların üzerine işiyorum. İkilimiz Midilli’ye döndükten sonra Gatlif yol hikayesinden kayıp odağı kapitalizm eleştirisine, Suriye’deki savaştan kaçan göçmenlere, onların…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

77

Bazı filmler çok başkadır. Sinematografi, senaryo, kurgu, yönetmenlik, oyunculuk… O filmin hissiyatı, atmosferi sizi öyle bir yakalar ki; saydığım unsurlardaki aksaklıklar sizi pek rahatsız etmez.

Kullanıcı Puanları: 4.12 ( 3 votes)
77

Bazı filmler çok başkadır. Sinematografi, senaryo, kurgu, yönetmenlik, oyunculuk… O filmin hissiyatı, atmosferi sizi öyle bir yakalar ki; saydığım unsurlardaki aksaklıklar sizi pek rahatsız etmez. O filmin içine girersiniz ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendinizi salondan çıkmış ve bir sigara yakmış olarak bulursunuz. İşte Djam de tam böyle bir atmosfer filmi. Aslına bakarsanız klasik bir Tony Gatlif filmi de diyebilirsiniz. Filmin asıl başrollerinde yine müzik, yol ve delilik var. Tony Gatlif’i tanıyanlarımız az çok yönetmenin tarzına hakimiz. Filmekimi programına baktığımda Tony Gatlif ismini görmemle birlikte mutluluktan ayaklarımı birbirine sürttüm. Hem de çoğu insan tarafından yalnızca Çingeneler’i anlattığı zannedilen Gatlif bu sefer karşı kıyı Yunanistan ve bizim topraklarımızda geçen bir film yapmıştı. Ve söylediğim gibi tam bir Tony Gatlif filmiydi. Üstelik benim gibi hem kendisine hem de Rembetiko’ya hayran biri için bulunmaz bir nimetti bu film.

“Benim hoşuma giden, duygular, yola düşmek, keşifler… Benim için sinema insanları yolculuğa çıkarmaktır, ama organize olmayan bir yolculuğa.”

Djam tam da yönetmeninin söylediği gibi organize olmayan bir yolculuk hikayesi. Midilli de ‘’amca’’ diye seslendiği üvey babası Kakourgos’la (Simon Abkarian) yaşayan, çocuk yaşta annesini kaybetmiş Djam’in (Daphne Pataika) İstanbul’a gidiş – donüş hikayesi. Fakat ne hikaye!

Djam: ”Müzik ve Özgürlüğü Yasaklayanların Üzerine İşiyorum.”

Filmimiz Midilli’de başlıyor. Ekonomik krizin vurduğu Yunanistan, adada turist yok, işler durmuş durumda. Taverna işleten Kakourgas’ın bozuk gemisini çalıştırabilmesi için bir biyel koluna ihtiyacı var. Biyel kolunun İstanbul’dan, Karaköy’deki bir ustadan alınması gerekiyor. Kakourgas sert yapısının altında naif bir kalp barındıran tam bir kabadayı. Djam’e parayı verip, uslu durması ve biyel kolunu hemen alıp dönmesi öğütlerini sıralayarak onu İstanbul’a gönderiyor. Tam bu noktada yol hikayemizin başladığını ve Djam’in başından neler geçeceğini düşünürken çok beklemeden diğer sahnede cevabımızı alıyoruz. Djam Galata’da bir meyhanede dansöz olarak karşımıza çıkıyor. Müzikler de yakından tanıdığımız, severek dinlediğimiz Cümbüş Cemaat grubundan. Gerçekten de muazzam bir sahneydi. İnsanı o an, o meyhanede rakı içme isteğiyle sarıp sarmalayan bir sahne.

Djam’in biyel kolunu alıp direkt Midilli’ye dönmesi tabii ki bir Tony Gatlif filmine yakışmazdı. Djam’in yolu onunla kesişiyor: Avril. Avril Fransa’dan yola çıkıp Gaziantep’teki mültecilere yardıma giderken erkek arkadaşı tarafından dolandırılan genç bir aktivist. Djam kendisine kol kanat germek zorunda kalıyor. Böylece ikilinin insani duygularla, delilikle ve tabii ki müzikle bezeli dönüş yolculuğu başlıyor.

Dönüş yolculuğunda başlarına gelen türlü maceralar içinde sanırım beni en çok etkileyen iki sekans vardı. İlki banka yüzünden ailesini, işini, aklını, elinde avucunda neyi varsa kaybeden Pano’nun (Kimonas Kouris) kendi mezarını kazıp, mezarın içinden ‘’Beni mezarıma dik gömün’’ diye feryat etmesi, babasının ve bizimkilerin onu o mezardan çekip çıkarmaları. Son zamanlarda izlediğim en sağlam kapitalizm eleştirisi yapan sahnelerden biriydi. Duyguyla, tekrar eden bir feryatla… İkincisi ve belki de filmdeki en sevdiğim sekans olan Djam’in dedesinin mezarına işemesi. Midilli’ye dönmeden önce Djam ve Avril, Djam’in Kavala’daki dedesinin (annesinin babası) evine giderek annesinden kalan hatıraları topluyorlar. Djam köyden ayrılmadan faşist bir hayat yaşamış dedesinin mezarına işiyor ve Avril’le aralarında muazzam bir diyalog geçiyor.

-Dedenin mezarına mı işiyorsun?
-Müzik ve özgürlüğü yasaklayanların üzerine işiyorum.

İkilimiz Midilli’ye döndükten sonra Gatlif yol hikayesinden kayıp odağı kapitalizm eleştirisine, Suriye’deki savaştan kaçan göçmenlere, onların ölüm dolu umut yolculuklarına ve sürgünlere getiriyor. Kakourgas Djam’e annesinden, onun sesinin ne kadar güzel olduğundan ve Paris günlerinde o şarkı söylerken, faşizmden kaçıp sürgünü seçen Ermeniler’in, Kürtler’in, Cezayirliler’in ve Keldaniler’in onu dinlemeye çok fazla geldiklerinden bahsediyor. Çünkü şarkıyı aslında Djam’in annesi değil onun içindeki sürgün söylüyor. Tüm sürgünler Paris günlerinde Djam’in annesinin sesinde vatanlarını buluyorlar.

Djam’in müziklerinden ayrıca bahsetmeye kalkarsak bir analiz daha yapmamız gerekebilir. Tony Gatlif yine muhteşem bir şekilde tüm filmi müziğin etrafında şekillendiriyor. Hem de denizin iki yakasının da sevip, bildiği şarkılar üzerine. Aman Doktor, Harmandalı, İzmir’in Kavakları…

Filmin sonunda Kakourgas’ın tavernası bankalara daha fazla direnemeyip kapanıyor. Djam’in isyanını bastıran ise yine Kakourgas oluyor:

“Bırak duvarlar onların olsun, biz şarkılar söyleyeceğiz”

Ve bu müzikle, delilikle bezeli yol filmi, dört duvar arasında bitmiyor. Tamir edilmiş gemimizde, uzolarla ve muhteşem bir şarkı olan ‘’O Kaixis’’ (Gel Gel Kayıkçı) ile bitiyor. Tam da olması gerektiği gibi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi