Ne kadar ana akımlaşmış olsalar da, direniş filmleri sevilirler. İster tarihsel kökenleri olsun, ister popüler kültürün merkezinde konumlansınlar bize iyi geliyorlar, savaşmamız gerektiğini anımsatıyorlar. Ama belki de direniş filmlerine bu kadar masumane yaklaşmamak lazım.

Direniş filmlerini izlemeyi seviyoruz, özellikle Türkiye’de yaşayan bir bireyin morali bozukken bir silkelenip de kendisine gelmesini sağlayabiliyorlar. Yine de bu kadar çabuk ana akımlaşabilmelerinde bir terslik var. Direnmeye direnen egemenler tarafından yönetilen bir dünyada, direniş filmlerinin bu kadar geniş kitlelere ulaşabiliyor olması şaşırtıcı bir durum ve muhtemelen buna pek de hoşumuza gitmeyecek bir açıklama yapabilmemiz mümkün. Bu yazı çerçevesinde, özellikle 2010’lu yıllarda birbirine benzer karakterler gösteren ve dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan direniş hareketlerindeki sokak performanslarına ilham veren iki filmi, V for Vendetta ve Hunger Games serisini, düşünerek minik bir beyin fırtınası yapacağız.

Öncelikle ilginç bir duruma parmak basalım: ne zaman ki şiddeti ön plana çıkartan bir filmle karşılaşsak bu filmler insanları korkutur ki her jenerasyona bunların en radikallerinden bir tane düşer -biz diyelim Clockwork Orange, siz diyin Taxi Driver… Hemen gençleri suça teşvik ediyor olduklarına dair tartışmalar başlar – Ah kafasız gençler! Bir film izleyip de gaza geliyorlar hemen. Oysa ki şiddetin günlük hayatımıza buram buram sızdığı toplumlarda yaşıyoruz. Şiddeti keşfetmek ve uygulamak için sinema salonuna gitmemize gerek yok. Zaten her dakikamızı şiddetle yüzleşerek geçiriyoruz. Fakat bir şekilde, şiddet temalı filmler tehlikeli ve teşvik edici bulunuyorlar.

Peki, direniş filmlerinin kaçta kaçı böylesine bir kamuoyu yaratıyor? V for Vendetta gibi kartlarını açık açık oynarsa bir film, ancak o zaman minimalist bir tepki çekiyor. Veya Tayland’da cunta rejimine karşı direnen halk Hunger Games’teki üç parmak selamını yaptığı zaman (parmaklar sırasıyla darbeye hayır, özgürlük, demokrasi anlamına geliyordu direniş esnasında) belli başlı filmlerin “şartlanma”ya sebebiyet verebileceği gibi tartışmalar ortaya çıkıyor. V’ye geri dönecek olursak, 2011 sonrasındaki toplumsal hareketlerin çoğunda eylemciler tarafından kamufle olmak için veya sırf güzel durduğundan tercih edilmiş olsa da, bu filmlerin “olumsuz” etkilerini filmi izler izlemez tartışmak kimsenin aklına gelmiyor. Oysa günümüzde içinde yaşadığımız toplumları en çok korkutan isyanlar ve devrimler değil mi? (Malum devrimin iyi bir şey olması için en az 100 sene öncesi gerçekleşip, çoktan kurumsallaşmış olması gerekiyor) Egemen sınıflar, en çok kalabalıkların ayaklanması konusunda endişe duymuyorlar mı? Peki o zaman, Hunger Games, nasıl “gençlik filmi” kimliğiyle bir direnişin nasıl örgütleneceğini, devrimin kendisinin bile düşmanı yenmekte yeterli olamayabileceğini ve devrimlerin öncelikle kendi çocuklarını yediğini anlatıyor? Bu filmler, politik tehlike arz edecek bir durumun kaynağı olsalar, büyük bütçeli yapımlarda direniş sıklıkla rastlanan bir tema olmazdı. Sanat filmleri ve bağımsız sinemada direniş ve devrimler konusunda çok daha farklı düşünmek mümkün ama ana akım filmlerde bu temanın yaygınlığı ve herkeste uyandırdığı olumlu tepki arasında saçma bir orantısızlık var. Aksi halde bu filmler çekilse bile, filmlerin karşısında, var olan düzenin bozulmasından korkanların güçlü bir kamuoyu (yani var olan ufak tefek tepkilerden çok daha kuvvetli bir itiraz) oluşturması gerekirdi. Şiddetin insanları beyazperdeden doğrudan etkileyebileceği savunulurken, herkesin devrim gazına gelmesinin de bir toplumsal tehdit olarak algılanması gerekirdi.

hunger games thai-filmloverss

Şeytan bir kez daha ayrıntıda gizli, filmlerin sonları burada devreye giriyorlar işte. Katniss, bir direnişin yüzü olduktan sonra son sahnede kendisi gibi sürgün yiyen yoldaşıyla bir aile bu yüzden kuruyor. Direniş filmleri, var olan sistemin o kadar da kötü olmadığını, savaşıp da isteyeceğimiz her şeyin elimizin altında olduğunu söylüyorlar bize. Bir direnişin sonunda kurmak isteyeceğimiz kurumların, hali hazırda var olan kurumlar olduğunu ve onların kıymetlerini bilmemiz gerektiği mesajını veriyorlar. O kadar kötü bir dünya kurgusu çıkıyor ki karşımıza, kendimizinkine şükretmemiz gerekiyor. Ve elbette bu güzelim dünyanın değişimi için karşımızda duranlara karşı direnmemiz gerektiğini hissediyoruz. Yani gerçekten direnenlere direnir hale geliyoruz. Dahası, insanlık için mücadele etmiş olmanın küçük emarelerini içimizde buluyoruz, sinema salonunda olduğumuz zaman aralığında haklı olanın yanında duruyor, kendimizi vicdanen rahatlatıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Yani direniş filmleri bir hayli işlevseller, gazımızı alıyorlar. Böylece şişip patlamaya hazır hale geleceğimize, gerginliğimizi azalıyor.

Direniş Filmleri ve Dijital Aktivizm

Bu tezin bir kısmı, yani filmlerin vicdanımızı rahatlatıyor olması, günümüzde dijital aktivizmle ilgili yapılan araştırmalarla oldukça örtüşüyor. Yasemin İnceoğlu ve Savaş Çoban tarafından derlenen İnternet ve Sokak adlı kitapta örneğin, kabaca çevirisi “klavye delikanlılığı” olan slacktivismden bahseden bölümlerde sık sık benzer bir denklem karşımıza çıkıyor. İnternet, kendimizi iyi hissetmemizi, biz daha eyleme geçmemişken eyliyormuş gibi hissetmemizi sağlıyor. İnternette yapılan aktivizmin gerçek hayatta da insanları politik olmaya sürükleme ihtimali mevcut fakat bir taraftan bir sürü veri de internetin yarattığı “ben bir şey yapıyorum” hissiyatının bizi gerçekten sokakta ve günlük hayatta politik eylemde bulunmaktan alıkoyduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde yaşayan en önemli sosyologlardan Zygmunt Bauman bir söyleşide sosyal medyanın bu kurgusal karakterini, tam olarak aynı şekilde olmasa da benzer bir gerekçelendirmeyle altını çize çize vurguladı. Slacktivizm, vicdanımızı rahatlatmamıza vesile oluyor, kendi dünyamızı kurgulamaya başlıyoruz. En nihayetinde bir üretim aracı değil ve aynen olduğumuz yerde dururken sanki bir şeyler yapıyormuş gibi hissetmemizi sağlıyor.

Benzer bir şekilde sinema da kurgusal bir zemin ve şu an baktığımız çerçeveden bakınca direniş filmleri de sık sık yeni bir toplumsal kurgunun üretime sebebiyet vermiyorlar. Tam aksine bir yeniden-üretim aracı haline geliyorlar, yani olanın meşrulaştırılıp da tekrar inşaası üzerine kurgulular. O yüzden Hunger Games, V for Vendetta ve daha pek çok direniş filmi, bizi daha ileriye taşıyacak yepyeni bir toplum tasarımı yapmıyorlar. Batı tipi demokrasinin güncel versiyonunu elde edilmesi gereken bir ideal olarak sunuyorlar.

Elbette direniş filmlerinin bizi pasifize eden tek karakteri bu da değil. Çoğu zaman iyiyle kötü arasında çizgileri oldukça net olan bir denge kuruluyor ve bu dengede kurallar oldukça basit. Bu denklem insanlığın kendisi kadar eski olsa da, bir taraftan ortak bir tarihsel hafızaya oynuyor: II. Dünya Savaşı’nda olanlara. Totalitarizm denince çoğu batılı bizim aksimize çoktan deneyimlemediği, geçmişte kalan ve yenilmiş bir şey düşünüyor. Demokrasinin çoktan alt etmiş olduğu, geçmişin bir hayaletine referans olarak görülüyor totaliter rejimler. Oysa ki batı tipi demokrasi, bugün olan haliyle, neo-liberalizmle şekillenmiş vaziyette ve aslında Hunger Games’dekinden çok da farklı bir konumda değil zenginler ve fakirler arasındaki ayrım geldiğimiz noktada. Bizim için işleri karıştıran nokta ise şu: Paris’teki saldırının ardından, Avrupa’da iyice kuvvetlenen islamofobi ve ırkçı eğilimlerin toplumsal etkilerinin; sıkı yönetim, sınırların kapatılması gibi politik kararlarla birleşmesi sonucu, gerçekten muhtaç olduğumuz bir tip toplum tasarımı var bu filmlerde. Yani bu noktada direniş filmlerinde yeniden tasarlanan toplumun, pratikte de yeniden üretilmesi gerektiğini düşünürken, bir yandan bu yaklaşımın reformist olduğunun ve yetersiz kaldığının ayırdına varmak gerekiyor. Bu filmler direnelim diye değil, halimize şükredelim diye varlar. Fakat toplumsal konjonktürün gelmiş olduğu noktada, gerçek anlamda da işlev kazanıyorlar.

Direniş filmlerinde bu son dediğimizi görmemiz mümkün, çoğumuz da zaten bunu görmeyi tercih ediyoruz. Kendimizi mücadele etmek için motive etmek amacıyla direniş filmlerini izlemeyi tercih ediyoruz. Yine de popüler kültürde bu kadar kolay kendisine yer edinen bir temanın, egemen olanla bu kadar çelişik durmasına rağmen böylesine güçlü bir şekilde varlığını korumasında bir bit yeniği olabilir. Sinema dönüşüme yön veren, dünyalarımıza şekil veren, dünyayı daha güzel kılan bir sanat şüphesiz ki. Mesela, kadınların ve eşcinsellerin mahrem alandan kamusal alana kendilerini taşırken verdikleri mücadelede sinemanın rolü yadsınamaz. Yine siyahilerin mücadelesinde filmler tanınırlık adına oldukça önemli bir rol oynamışlardır. Yine de, kimlik mücadeleleri ile Hunger Games, V For Vendetta ve benzerlerinde izleyiciye aktarılan sınıfsal bir karakteri de içinde barındıran direnişler arasında büyük bir fark var. Bu filmlerdeki direnişler sistemi altüst etmek, otoriteleri yıkmak, ne kadar baskı altında olursak olalım savaşarak zulmü yenebileceğimizi anlatmak üzerine kurgulular. Gerçekten kurgularındaki bu mesajı izleyiciye aktarmak dışında bir işlevleri olmasa, bu kadar yaygınlaşmaları ve sevilmeleri zormuş gibi duruyor.

  • Yücel Kalem

    Sanırım tarihin ‘self fulfilling prophacy’si ‘kendini gerçekleyen kehaneti’ George Orwell’in 1984 romanıdır. Big Brother her yerde karşımıza çıkıyor.
    Arnold Toynbee Civiliziation on Trail kitabında; gelişmiş bir uygarlık ile az gelişmiş bir uygarlık karşı karşı geldiğinde az gelişmiş olanın iki seçeneği olduğunu yazar; esir olmamak için, ya kendini yok edecek ya da teslim olup bu uygar(!) güçü taklit edecek ve sonuçta onu alt edecektir. Ama güç öyle bir şeydir ki John Acton’un deyişi ile ‘power corrapts absolute power absolutly corrapts’ bu yüzden de ‘güç’ü eline geçirip onun zehirlenmesini yaşamayan bilinen tek ölümlü güç fiction karekter, master Yoda’dır. Bu yüzden sizin de belirttiğiniz gibi devrimlerin ”güç”ü de önce kendi çocuklarını öldürür.
    Güç’ü hiç kimse kolay kolay bırakmak istemez, günümüzde de kadın erkek çatışmalarının kökeninde de bu güç savaşı vardır.
    Her devrim, her karşı devrim ve var olanı düzeni savunma, her üçü de şiddetten beslenir ve düzeni sağlamak adına yapılan bu güç gösterileri şiddeti uygulayanlar için mutlaka haklılıkla gerekçelendirilir, yasallaştırılırlar.
    Durum biraz da ‘güç’ün kendini savunmak için her yol kullanmasıyla ilgilidir. İyi ya da kötü güç yoktur, güç vardır ve bu zaman zaman iyi zaman zaman kötüdür.
    Sinema ve bütün sanatlar ‘artı değer’in en saflaşmış estetik hale gelmiş, tezahürleridir.
    Sinemanın var olan düzeni savunma aracı olarak kullanılması aykırı bütün sesleri görmemezlikten gelmesi onun temel işlevidir, çünkü sinema başlangıçtan beri en büyük propaganda aracı olmuştur. McCarty döneminde başlayan Holywood’da kominist avı bunun bir sonucudur.
    Güç şeytandır ve yanılmıyorsam ‘Şeytanın Avukatı’ filminde şöyle bir replik vardı:’ Şeytanı değiştirmeye çalışma, sen onu değiştiremezsin ama o seni değiştirir.’

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi