“Köle olmaktansa asi olmayı tercih ederim!”

Daha ilk dakikadan neredeyse baş ağrısına sebebiyet verecek şekilde gözlerimin dolması kadın olmamdan ve ‘doğam gereği duygusal olmamdan’ mı kaynaklanıyor, yoksa hakkı için direnen insanların gözlerindeki gülümsemenin emin ifadesinden mi? Sanıyorum Diren – Suffragette ve haklı savaşını veren insanları anlatan diğer tüm ‘doğru’ filmlerde, cinsiyetleri fark etmeksizin aynı duyguları hisseden izleyici/okuyucu, cevabın hangisi olduğu üzerine düşünme gereği dahi duymayacaktır.

Yönetmen Sarah Gavron ile Buried ve A Single Man filmlerinden gözüne aşina olduğumuz sinematograf Eduard Grau’nun, kadının geri plana atılmışlığını, ev içi durağanlığı ile çalışırkenki yıpranmışlığını ve evcil kodlarını yıkarak sokaklara taşarkenki hareketliliği ile taşıdığı umudu aktarmada yakaladıkları uyumlu görsel dilin güzelliği ile The Iron Lady ve Shame gibi filmlerin ödüllü senaristi Abi Morgan’ın kurduğu kuvvetli hikaye yapısının işbirliğinden doğan Diren’i, yeni yılın başında vizyona girmeden 18. Randevu İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduk.

2015 yılında hala toplumsal cinsiyet rollerini olması gerektiği kadar aşabilmiş değiliz ama 20. yüzyıl başı Viktoryen dönem sonrası İngilteresi’nde kadınlara savrulan aşağılayıcı bakışların, hem kadına hem de topluma verdiği zararın büyüklüğünün altını özellikle çizmek gerekir. Birleşik Krallık’ın öncü kadın hareketlerini yürüten ve süfrajet adını alan ilk örgüt olan Kadınların Sosyal ve Politik Birliği (WSPU)’nin, kadınların seçme ve seçilme hakkını savunmak adına eril hükümete karşı durması, feminist heraketin erken temsillerindendir. İngiltere’deki mücadelenin en büyük öncülerinden biri olan Emmeline Pankhurst, kızları ve dostları başlarda şiddetsizlik teorisi çerçevesinde barışçıl yöntemlerle haklarını aramışlarsa da, erkin pişkinliğini kırabilmek adına daha radikal ve zamanla gelişen militan bir yolda, doğrudan eyleme geçerek ilerlemişlerdir yollarında. Süfrajetlerin bu savaşını anlatan Diren ise merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor.

Maud Watts vücudunun bir kısmını kaplayan yanıklara aldırmadan tüm gün buharların içinde çamaşırcılık yaparak hayatını çok sevdiği kocası ve oğlu için yaşayan bir kadındır. Süfrajetlerin şiddetle cam indirdiği bir eyleme denk geldiğinde hareketten çekindiğini görsek de, mücadelelerine doğal olarak sempati duyduğu bu kadınlar ve kendisi için öne çıkıp ses çıkarttığı zaman belki de ilk kez duyduğu bu sesin yarattığı etkinin gücünü fark ettiğinde, çizilmiş hayatının ötesine bir adım atışına tanıklık ederiz. Ama bu hareketin karşılığında devletin fiziksel şiddetinden çok daha yıpratıcı başka bir bedel vardır. Mücadele eden kadınlar, ‘ait oldukları’ kocaları (veya diğer ‘erkek sahipleri’) tarafından reddedilmiş, toplumun oturmuş yapısına ters duruşları yüzünden mahalleli ve beraber çalıştığı insanlar tarafından yargılayıcı bakışlar altında kalmışlardır. İşte Maud Watts’ın tüm naifliği ve çekinceleriyle bu mücadeleye katılmasının yarattığı etki bu yüzden çok önemlidir. Çünkü bir annenin gözyaşlarıyla çocuğuna veda etmesinden daha büyük bir fedakarlık olamaz belki de, ama bu kadın(lar)ın doğru bir gelecek için kendilerini dahi feda edişlerini izleriz biz.

Laf Değil İcraat: Diren!

Diren’in merkezinde hareketin belirgin isimlerinden Pankhurst’ün (Meryl Streep), Edith Garrud’ın (Helena Bonham Carter – filmde Edith Ellyn olarak geçer) veya Emily Davison’ın (Natalie Press) değil de  Maud’un (Carey Mulligan) oluşunu bir eksiklik değil aksine önemli bir etki olarak değerlendirmemiz gerekir. Çünkü orta ve üst sınıfa mensup kadınların başlattığı bu mücadelenin dönüm noktası, işçi sınıfından kadınların çok daha büyük fedakarlıklarla, kendilerinden çok hareketin ehemmiyetini önemseyen bir nevi asker görevi alarak katılmalarıdır. Maud, hepimiz gibi ‘herhangi biridir’ ve filmin sonunda da alışık olduğumuz klasik senaryo yapısının bir gereği olarak kahramanlaşmaz ama aslında en gerçek kahramandır, filmde sesini duyduğumuz tüm kadınlar gibi. Bu durum Maud’u çok daha özdeşleşilebilir bir karakter kılar ve onun başta duyduğu çekinceler ile sonrasında yaptığı fedakarlıklar mücadelenin en zorlu yanlarını gösterir bize. Çünkü bu hareket, öncüleri olmadan var olamazdı ama Maud olmadan da ilerleyemezdi. Önceden belki bilsek de sinemanın gücü ile görsel olarak daha etkili bir biçimde tekrar deneyimleme şansı bulduğumuz bu gerçek hikayenin zorluğu, aynı zamanda bugün de karşı durmaktan çekindiğimiz tüm durumları hatırlatır bize: hep beraber nasıl güçlü durabildiğimizi, kadın olarak ve en önemlisi insan olarak haklarımızı aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini.

 “Eğer kanunlarına saygı duymamızı istiyorlarsa, saygı duyulabilir kanun yapmaları gerekiyor.”

Kadının yeri evdir. Çocuklarına ve yaşlılarına, ekmek kazanan kocasına bakmaktır görevi. Kadın insan olarak değil karı, bacı, anne olarak vardır. Tüm bunlar çok aşağılayıcı geliyor kulağa ama kadına verilen bu tanımlar daha henüz aşılabilmiş bir algının eseri, ya da hiç kendimizi kandırmayalım, hala tam olarak aşamadığımız algının. Maud tüm bu sıfatlarının yanı sıra bir de tüm gün çalışır. Belki iş gücünde yer alma hakkını edinmiştir ama hala kendine yakıştırılan evcil işleri yapar ve üstüne üstlük evdeki işleriyle beraber çalışma yükü ikiye katlanmıştır, erkeklerden hala daha az para kazanması da cabası. Erkekler kendi kurdukları kültürü ‘erkek erkeğe’ devam ettirmek isterlerken hem kadını kendilerinden daha az zeki olduğu gerekçesiyle istemez hem de bir yandan yerlerinin doldurulma ihtimalinden korkarlar. Diren de erkek tarafından ötekileştirilen ve bazen neredeyse gülünç duruma gelecek bir şekilde korkulan kadının aslında onu ezenden hiç de güçsüz olmadığının hikayesidir. “Bugün vereceğim hak yetmez yarın bir de yargıç olmaya çalışır bunlar,” ya da “Seçmek isteyen bir gün gelir seçilmek falan da ister,” gibi aşağılayıcı tutumlarla nevrotik kahkahalar atan bu erkeği gerçekten de hak ettiği biçimde yargılayabilmek için henüz en temel hakkını kazanması gerekmektedir kadının. Bu mücadelede sadece kadın hakları için değil tüm ideolojik direnişlerin, direniş kültürünün zorluklarına tanık oluyoruz. Film ne hareket içindeki militan ve barış yanlısı bölünmeleri, ne yılıp vazgeçenleri, ne de radikal şiddet eylemlerini göstermekten çekinmiyor. İyisiyle kötüsüyle süfrajet mücadelesinin yüzü budur ama burada filme getirilebilecek tek büyük eleştiri ise harekette yer alan etnik çeşitliliğe yer vermemesi olabilir; çünkü sadece beyaz İngiliz kadını değil Hint asıllı Sophia Duleep Singh ve başkalarının da harekette yer aldığı bilinir. Öte yandan, ne yazık ki sadece İngiltere’de değil, yaşadığı her yerde hem ırkçılık hem de cinsiyetçilikle yüzleşmek zorunda kalan azınlık mensubu kadınların çoğunun, önceliklerini renk mücadelesine yönelttikleri de bir gerçektir.

Filmin bana göre durduğu en doğru nokta ise hikayesini zaferle bitirmemiş olması. Aksine ölümle, fedakarlıkla, yürümeye devam etmek zorunda olduğumuzu göstererek bitiyor Diren ve gösteriyor ki birçok ‘medeni’ Avrupa ülkesinde dahi 20. yüzyıl ortalarına kadar kadın en temel haklarından birinden yoksun kalmıştır, hatta Suudi Arabistan’da henüz ilk kez iki gün sonra tadacaktır bu özgürlüğün tadını. İşte bu yüzden filmin izleyiciye büyük bir zafer katarsisi vermekten çok o eksiklik duygusunu  hissettirebilmesi çok daha önemli. Filmin Londra prömiyerinde kırmızı halıya yatarak protesto gösterisi yapan feminist Sisters Cut örgütü üyelerinin de çekmek istediği tepki haklı bir tepkidir, ama onların aksine filmin hiç de bayram havası yaratmadığını ve amacına ulaştığını kendimce belirtmek isterim. Diren, aslında asırlardır verilen kadın hakları savaşının çok küçük bir kesitinde, kendi tarihselliği içinde kavrulan, ama çok doğru bir yerde durduğu gibi çok da güçlü bir sinema deneyimi yaşatan bir dönem filmi olarak kabul görülebilir. Sonuçta herhangi bir yerde kendi haklı hakkı için savaşan bir insandan daha güçlü ne olabilir?

“Köle olmaktansa asi olmayı tercih ederim!” Daha ilk dakikadan neredeyse baş ağrısına sebebiyet verecek şekilde gözlerimin dolması kadın olmamdan ve ‘doğam gereği duygusal olmamdan’ mı kaynaklanıyor, yoksa hakkı için direnen insanların gözlerindeki gülümsemenin emin ifadesinden mi? Sanıyorum Diren – Suffragette ve haklı savaşını veren insanları anlatan diğer tüm ‘doğru’ filmlerde, cinsiyetleri fark etmeksizin aynı duyguları hisseden izleyici/okuyucu, cevabın hangisi olduğu üzerine düşünme gereği dahi duymayacaktır. Yönetmen Sarah Gavron ile Buried ve A Single Man filmlerinden gözüne aşina olduğumuz sinematograf Eduard Grau’nun, kadının geri plana atılmışlığını, ev içi durağanlığı ile çalışırkenki yıpranmışlığını ve evcil kodlarını yıkarak sokaklara taşarkenki hareketliliği ile taşıdığı umudu aktarmada yakaladıkları uyumlu görsel dilin güzelliği ile The Iron Lady ve Shame gibi filmlerin ödüllü senaristi Abi Morgan’ın kurduğu kuvvetli hikaye yapısının işbirliğinden doğan Diren’i, yeni yılın başında vizyona girmeden 18. Randevu İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduk. 2015 yılında hala toplumsal cinsiyet rollerini olması gerektiği kadar aşabilmiş değiliz ama 20. yüzyıl başı Viktoryen dönem sonrası İngilteresi'nde kadınlara savrulan aşağılayıcı bakışların, hem kadına hem de topluma verdiği zararın büyüklüğünün altını özellikle çizmek gerekir. Birleşik Krallık’ın öncü kadın hareketlerini yürüten ve süfrajet adını alan ilk örgüt olan Kadınların Sosyal ve Politik Birliği (WSPU)’nin, kadınların seçme ve seçilme hakkını savunmak adına eril hükümete karşı durması, feminist heraketin erken temsillerindendir. İngiltere’deki mücadelenin en büyük öncülerinden biri olan Emmeline Pankhurst, kızları ve dostları başlarda şiddetsizlik teorisi çerçevesinde barışçıl yöntemlerle haklarını aramışlarsa da, erkin pişkinliğini kırabilmek adına daha radikal ve zamanla gelişen militan bir yolda, doğrudan eyleme geçerek ilerlemişlerdir yollarında. Süfrajetlerin bu savaşını anlatan Diren ise merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor. Maud Watts vücudunun bir kısmını kaplayan yanıklara aldırmadan tüm gün buharların içinde çamaşırcılık yaparak hayatını çok sevdiği kocası ve oğlu için yaşayan bir kadındır. Süfrajetlerin şiddetle cam indirdiği bir eyleme denk geldiğinde hareketten çekindiğini görsek de, mücadelelerine doğal olarak sempati duyduğu bu kadınlar ve kendisi için öne çıkıp ses çıkarttığı zaman belki de ilk kez duyduğu bu sesin yarattığı etkinin gücünü fark ettiğinde, çizilmiş hayatının ötesine bir adım atışına tanıklık ederiz. Ama bu hareketin karşılığında devletin fiziksel şiddetinden çok daha yıpratıcı başka bir bedel vardır. Mücadele eden kadınlar, ‘ait oldukları’ kocaları (veya diğer ‘erkek sahipleri’) tarafından reddedilmiş, toplumun oturmuş yapısına ters duruşları yüzünden mahalleli ve beraber çalıştığı insanlar tarafından yargılayıcı bakışlar altında kalmışlardır. İşte Maud Watts’ın tüm naifliği ve çekinceleriyle bu mücadeleye katılmasının yarattığı etki bu yüzden çok önemlidir. Çünkü bir annenin gözyaşlarıyla çocuğuna veda etmesinden daha büyük bir fedakarlık olamaz belki de, ama bu kadın(lar)ın doğru bir gelecek için kendilerini dahi feda edişlerini izleriz biz. Laf Değil İcraat: Diren! Diren’in merkezinde hareketin belirgin isimlerinden Pankhurst’ün (Meryl Streep), Edith Garrud’ın (Helena Bonham Carter – filmde Edith Ellyn olarak geçer) veya Emily Davison’ın (Natalie Press) değil de  Maud’un (Carey Mulligan) oluşunu bir eksiklik değil aksine önemli bir etki olarak değerlendirmemiz gerekir. Çünkü orta ve üst sınıfa mensup kadınların başlattığı bu mücadelenin dönüm noktası, işçi sınıfından kadınların çok daha büyük fedakarlıklarla, kendilerinden çok hareketin ehemmiyetini önemseyen bir nevi asker görevi alarak katılmalarıdır. Maud, hepimiz gibi…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

Diren, aslında asırlardır verilen kadın hakları savaşının çok küçük bir kesitinde, kendi tarihselliği içinde kavrulan, ama çok doğru bir yerde durduğu gibi çok da güçlü bir sinema deneyimi yaşatan bir dönem filmi olarak görülebilir.

Kullanıcı Puanları: 4.22 ( 13 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi