Modern tarihe farklı çerçevelerden bakan yapımlarıyla dikkat çeken yönetmenlerden Stevan Riley’in beşinci uzun metraj belgesel filmi olan Listen To Me Marlon, yönetmenin yenilikçi tavrının son ürünü. Riley, tarihsel düzeni takip etmektense neden – sonuç ilişkileri kapsamında kurduğu bağlamlardan yola çıkarak Brando’nun hayatının kırılma noktalarına değiniyor. Ailesiyle olan ilişkilerinden basınla kurduğu profesyonel ilişkilere; içsel çıkarımlarına ve özeleştirilerine değinen oldukça kapsamlı ve titiz bir çalışma sunuyor. Listen To Me Marlon, bir Marlon Brando belgeseli olarak yalnızca Brando’nun kendi kayıtlarından ve sesinden yola çıkarak izleyiciyi kişisel ve içsel bir yolculuğa çıkarıyor.

Film, kendi üslubunu oluşturan bir biçimde açılıyor. Marlon Brando’nun anlatıcı olarak karşımıza geçecek olması, bütün mimiklerinin detayları dijitalleştirilen aktörün 3-boyutlu bir simülasyon olarak karşımızda belirmesiyle netleşiyor. Brando’nun kendi sesinden oldukça kişisel bir film olacağını anlıyoruz. Filmin anlatımı ise, Brando’nun evinde gerçekleşen silahlı saldırının basında çıkan görüntüleriyle açılıyor. Hollywood’un gelmiş geçmiş en iyi aktörlerinden biri olarak gösterilen Marlon Brando’nun hayatıyla olan yakın münasebetimiz, yaşadığı derin ızdırabı – bütün hayatı boyunca yaptığı gibi – kameralar karşısında göstermek ve aktarmak zorunda kalmasıyla başlıyor. Sonunda başladığı yere dönecek olan film, bu şekilde ilk neden-sonuç ilişkisini kuruyor. Bir aktör olarak Hollywood’a girmesi ve kariyerinde yükseldikçe normal bir insan olamamaya karşı geliştirdiği içsel direnci; ailesine karşı olan ve bastırmak zorunda kaldığı sert duyguları; tıpkı Marilyn Monroe örneği gibi gittikçe yalnızlaşan ve hayatını adadığı pek çok şeyle bağlarını koparmaya yüz tutan bir şöhret haline dönüşmesini oldukça samimi ve dürüst bir biçimde anlatıyor.

Listen To Me Marlon: Rol Yapmak Hayatta Kalmaktır

Filmin bu denli kişisel bir yapılanmaya sahip olması hem öznenin hem de süjenin Marlon Brando olmasını gerektiriyor. Zaten başka bir perspektif yaratmayan Stevan Riley’in ortaya çıkarmak istediği anlatının bu olduğunu anlamak zor değil. Brando haricindeki bütün isimler birer yan rol olarak kalıyor ve çoğunlukla isimleri ikinci defa anılmıyor. Bu noktada en fazla öne çıkan üç isim Stella Adler ve Brando’nun ebeveynleri. Eşi Anna Kashfi ile, çocukları Christian ve Cheyenne dahi arka planda kalıyorlar. Öne çıkan bu bağlantı noktaları filmin alt metnini oluşturan unsurlarını da betimliyor aynı zamanda. Brando, annesi ve babasının üzerinde yarattığı etkiyi anlatırken pişmanlık ve kızgınlık dolu bir ruh haline sahipken, kurtarıcısı olan ve ona hayat gayesi kazandırıp bir ideal anne figürüne dönüşen Stella Adler’ı ise şefkat ve sevgi dolu anıyor. Kişisel hesaplaşmasının ilk katmanını oluşturan ve filmin ilerleyen dakikalarında bu temelde yapılan çıkarımlar sonucunda şekillenen Brando personası, yönetmenin oluşturduğu çok katmanlı hikaye anlayışıyla sağlam bir biçimde şekilleniyor.

Tarihlere bağlı kalmadan Brando’nun karakterini ve benliğini geliştiren olayları birbirine bağlayarak tutarlı bir anlatım oluşturan Riley, katmanlı bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Yönetiminin niteliğini, birbirlerinden bağımsız olan ses ve görüntüleri destekleyici ve tutarlı bir biçimde kurgulayarak gösteriyor. Ayrıca müzik kullanımındaki ustalığı da filmi Brando’nun hayatındaki kırılma anlarına paralel olarak yükseltiyor. Filminin ritmini ve temposunu aynı düzeyde tutmayı başaran Riley, duygu yükünü ve hikayenin kilit noktalarını, olması gerektiği üzere, yoğun bir biçimde aktarıyor. Bu noktada Brando’nun annesi ve çocukluğu ile ilgili yaptığı betimlemeleri doğru temsili görüntülerle zenginleştiren Riley, bunun gibi isabetli hamlelerini film boyunca sürdürüyor. Brando’nun kendi kendini hipnotize etme tekniği ile kaydettiği kayıtları, filmin kilit noktalarının geçişleri için rehber niteliğinde kullanılıyor. Aynı şekilde televizyon ve radyo röportajları da yönetmenin kullandığı birincil kaynakları olarak öne çıkıyor. Televizyon röportajlarının, filmin perspektifini değiştirmesine izin vermeyen Stevan Riley, televizyon kamerasının yarattığı bakış açısını kendi amacına yönelik kullanmayı başarıyor. Burada yeniden kurgusal başarısını konuşturduğunu söyleyebiliriz.

Brando’nun yaptığı işten ve bu zamanlarda kurduğu ilişkilerle; bu ilişkileri olmadığı gibi yansıtmak durumunda kaldığını anlattığı kısımlar belki de filmin en özel sahnelerini oluşturuyor. Asker olmayı “mekanik insan” olarak anlatırken, Hollywood’un 30’lar ve 40’larda tektipleştirdiği oyunculardan ve karakterizasyondan duyduğu rahatsızlığı dile getirerek ortak bir merkezde bir araya getiriyor; metot oyunculuğunun tohumlarını attığı zamanlara değiniyor. Canlandırdığı karakterlerle kurduğu bağın gücü böylece daha da artıyor. Ona ilk Oscar adaylığını getiren A Streetcar Named Desire (1951)’da canlandırdığı Stanley Kowalski karakteri için sarf ettiği cümleler zaten bu bağın hep çok güçlü olduğunu da gösteriyor. Stella Adler’ın yine önemli bir konuma sahip olduğu bu zamanlar, Marlon Brando’nun işini ve hayatını nasıl devam ettirmek istediğini anladığı zamanlar oluyor. Akabinde, vitrinlerde boy gösteren, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan en genç aktör olarak gittikçe yükselen kariyeri bir yana dursun, politik duruşu sağlamlaşmaya başlıyor. Bir televizyon röportajında, rol almak istediği filmleri politik görüşü doğrultusunda seçtiğini dile getiren Brando’nun bu içsel karar mekanizmasını oldukça başarılı ve doğal bir biçimde bağlayan yönetmen Riley, filmin sürükleyiciliğinin aksamasına ve dinamizminin sekteye uğramasına izin vermiyor. Son dönem işleri olan The Godfather ve The Last Tango in Paris ile birlikte Bernardo Bertolucci ile olan ilişkilerinin, kariyerinin başındakine benzer bir içsellikle ama daha çok pişmanlık dolu bir anlatıma sahip olması; filmin başladığı noktaya dönmesiyle birlikte sağlam bir zemine oturuyor.

Marlon Brando’nun ilk defa gün ışığına çıkan ses kayıtlarından yola çıkarak oluşturulan Listen To Me Marlon, göz önündeki bir aktörün psikanaliz seansı gibi derin ve ağır ilerliyor. Tam da bu yüzden ilham ve duygu dolu etkileyici bir hikaye anlatımına sahip oluyor. Stevan Riley, filmin başlangıç ve bitiş noktaları arasında oluşturduğu güçlü bağlamlar sayesinde kurduğu neden-sonuç ilişkileriyle bir hayat hikayesini daha etkileyici bir biçimde anlatmasını biliyor.

Modern tarihe farklı çerçevelerden bakan yapımlarıyla dikkat çeken yönetmenlerden Stevan Riley’in beşinci uzun metraj belgesel filmi olan Listen To Me Marlon, yönetmenin yenilikçi tavrının son ürünü. Riley, tarihsel düzeni takip etmektense neden - sonuç ilişkileri kapsamında kurduğu bağlamlardan yola çıkarak Brando’nun hayatının kırılma noktalarına değiniyor. Ailesiyle olan ilişkilerinden basınla kurduğu profesyonel ilişkilere; içsel çıkarımlarına ve özeleştirilerine değinen oldukça kapsamlı ve titiz bir çalışma sunuyor. Listen To Me Marlon, bir Marlon Brando belgeseli olarak yalnızca Brando’nun kendi kayıtlarından ve sesinden yola çıkarak izleyiciyi kişisel ve içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Film, kendi üslubunu oluşturan bir biçimde açılıyor. Marlon Brando’nun anlatıcı olarak karşımıza geçecek olması, bütün mimiklerinin detayları dijitalleştirilen aktörün 3-boyutlu bir simülasyon olarak karşımızda belirmesiyle netleşiyor. Brando’nun kendi sesinden oldukça kişisel bir film olacağını anlıyoruz. Filmin anlatımı ise, Brando’nun evinde gerçekleşen silahlı saldırının basında çıkan görüntüleriyle açılıyor. Hollywood’un gelmiş geçmiş en iyi aktörlerinden biri olarak gösterilen Marlon Brando’nun hayatıyla olan yakın münasebetimiz, yaşadığı derin ızdırabı - bütün hayatı boyunca yaptığı gibi - kameralar karşısında göstermek ve aktarmak zorunda kalmasıyla başlıyor. Sonunda başladığı yere dönecek olan film, bu şekilde ilk neden-sonuç ilişkisini kuruyor. Bir aktör olarak Hollywood’a girmesi ve kariyerinde yükseldikçe normal bir insan olamamaya karşı geliştirdiği içsel direnci; ailesine karşı olan ve bastırmak zorunda kaldığı sert duyguları; tıpkı Marilyn Monroe örneği gibi gittikçe yalnızlaşan ve hayatını adadığı pek çok şeyle bağlarını koparmaya yüz tutan bir şöhret haline dönüşmesini oldukça samimi ve dürüst bir biçimde anlatıyor. Listen To Me Marlon: Rol Yapmak Hayatta Kalmaktır Filmin bu denli kişisel bir yapılanmaya sahip olması hem öznenin hem de süjenin Marlon Brando olmasını gerektiriyor. Zaten başka bir perspektif yaratmayan Stevan Riley’in ortaya çıkarmak istediği anlatının bu olduğunu anlamak zor değil. Brando haricindeki bütün isimler birer yan rol olarak kalıyor ve çoğunlukla isimleri ikinci defa anılmıyor. Bu noktada en fazla öne çıkan üç isim Stella Adler ve Brando’nun ebeveynleri. Eşi Anna Kashfi ile, çocukları Christian ve Cheyenne dahi arka planda kalıyorlar. Öne çıkan bu bağlantı noktaları filmin alt metnini oluşturan unsurlarını da betimliyor aynı zamanda. Brando, annesi ve babasının üzerinde yarattığı etkiyi anlatırken pişmanlık ve kızgınlık dolu bir ruh haline sahipken, kurtarıcısı olan ve ona hayat gayesi kazandırıp bir ideal anne figürüne dönüşen Stella Adler’ı ise şefkat ve sevgi dolu anıyor. Kişisel hesaplaşmasının ilk katmanını oluşturan ve filmin ilerleyen dakikalarında bu temelde yapılan çıkarımlar sonucunda şekillenen Brando personası, yönetmenin oluşturduğu çok katmanlı hikaye anlayışıyla sağlam bir biçimde şekilleniyor. Tarihlere bağlı kalmadan Brando’nun karakterini ve benliğini geliştiren olayları birbirine bağlayarak tutarlı bir anlatım oluşturan Riley, katmanlı bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Yönetiminin niteliğini, birbirlerinden bağımsız olan ses ve görüntüleri destekleyici ve tutarlı bir biçimde kurgulayarak gösteriyor. Ayrıca müzik kullanımındaki ustalığı da filmi Brando’nun hayatındaki kırılma anlarına paralel olarak yükseltiyor. Filminin ritmini ve temposunu aynı düzeyde tutmayı başaran Riley, duygu yükünü ve hikayenin kilit noktalarını, olması gerektiği üzere, yoğun bir biçimde aktarıyor. Bu noktada Brando’nun annesi ve çocukluğu ile ilgili yaptığı betimlemeleri doğru temsili görüntülerle zenginleştiren Riley, bunun gibi isabetli hamlelerini film boyunca sürdürüyor. Brando’nun kendi kendini hipnotize etme tekniği ile kaydettiği kayıtları, filmin kilit noktalarının geçişleri için rehber niteliğinde…

Yazar Puanı

Puan - 87%

87%

87

Marlon Brando’nun ilk defa gün ışığına çıkan ses kayıtlarından yola çıkarak oluşturulan Listen To Me Marlon, göz önündeki bir aktörün psikanaliz seansı gibi derin ve ağır ilerliyor. Tam da bu yüzden ilham ve duygu dolu etkileyici bir hikaye anlatımına sahip oluyor.

Kullanıcı Puanları: 3.05 ( 2 votes)
87
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi