Kimi filmler üstünden uzun yıllar geçse ve tozlansa da değerinden asla kaybetmez. Yeşilçam, tam da böyle hikâyelerin anlatıldığı koca bir okyanus. Dönemin efsane kalemi Safa Önal’ın Necati Cumalı’nın dayısının hayatından esinlenerek kaleme aldığı hikâyesinden sinemaya uyarladığı Dila Hanım, Orhan Aksoy’un tecrübeli ellerinde unutulmaz bir klasiğe dönüşüyor. Cahit Berkay’ın ezgileriyle hafızalara kazınan film, Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisinin her seferinde hayranlık uyandıran kimyasıyla buluşan hikâyede, özellikle son günlerde Yabancı Dilde En İyi Film adayı olan Toni Erdmann’la tekrar gündeme gelen “kadına biçilen erkek rolleri” üzerine düşündürüyor.

Ülke sinemasının 70’li yıllarda ikiye bölünmesiyle birlikte ilk yarısında Kemal Sunal, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın sırtladığı komedileri; Cüneyt Arkın ismiyle özdeşleşen aksiyon filmlerini ve Yılmaz Güney’in başını çektiği toplumcu gerçekçi filmleri izlediğimiz 70’ler; ikinci yarısında Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş ve Behçet Nacar gibi isimlerin ön planda olduğu seks filmleri furyasına dönüşerek kimlik değiştiriyor. Tam da böyle bir geçiş döneminin ortasında kalsa da Dila Hanım (1977), ülke sinemasında klişeleşmeye yüz tutan olay örgüsünün altında yatan alt metinleri ve politik söylemleriyle türevlerinden ayrılmayı başarıyor.

Dila Hanım: Kadına Biçilen Erkek Rolleri

Anadolu’da bitmek tükenmek bilmeyen kan davalarından yola çıkan film, toprak ağaları arasındaki arazi anlaşmazlıklarına dokunurken bir yandan da hayatın sürprizlerle dolu olduğunu hatırlatan bir aşk hikâyesiyle karşımıza çıkıyor. Barazoğlu İhsan Bey olarak bilinen bir toprak ağasının ölümüyle başlayan filmde, tüm kimliklerinden sıyrılırcasına kocasına sadık bir hanım ağa olarak tanıştığımız Dila Hanım, bize ilk sahneden son sahneye kadar bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Arazi anlaşmazlığı yüzünden kocasını öldüren Karadağlı Rıza’dan intikam alma ateşiyle yanıp tutuşan Dila Hanım; yaşayacağı dönüşüme kadar mağrur, gururlu ve kararlı bir profil çiziyor. Filmin ilk sahnelerinde, kocasının ölümünden hemen sonra işçilere yaptığı konuşma özellikle dikkat çekici. Kapitalist düzenin her koşulda işleyen çarkına gönderme yapılan bir sahnede, kadına biçilen erkek rollerinin ataerkil toplum kuralları içerisinde ne kadar etkin olduğunu gördükçe yakınen tanıdığımız okyanusta yüzmek kolaylaşıyor.

Beylerinin ölümüne rağmen çalışmaya devam etmekle yükümlü işçiler üzerinden ağalık sisteminin minimal bir eleştirisinin yapıldığı film, bugün şekil değiştirse de hâlâ üçüncü sayfalara konu olmaya devam eden kan davaları öznelinde de oldukça yenilikçi bir anlatıma sahip. Türkan Şoray intikam için bilenen Dila Hanım karakterini üstün bir histerik performansla taşırken, Kadir İnanır da Karadağlı Rıza Bey ve Değirmenci Yakup karakterleriyle karşımızda. Sadece Kadir İnanır’a biçilen roller üzerinden bile iki ayrı dünyanın ve sınıflar hiyerarşisinin okumasını rahatlıkla yapabildiğimiz film, bir kadının ilişkideki konumuna dair yargıları hatalı söylemler barındırsa da gün yüzüne çıkararak tartışmaya açmasıyla dikkat çekiyor.

Peki nedir bu hatalı söylemler? Filmin en büyük handikapı; Karadağlı Rıza’nın Dila Hanım’la onun iradesi dışında birlikte olduğu sahneyi aşkın şehvetiyle açıklayan bir doruk noktasına sahip olması ve birçok sahnede kadının erkeğe karşı olan iktidar hayranlığını olumlaması. Bu doruk noktası, bir noktada hikâyeye zarar verse de bu planın hemen ardından gelen Dila Hanım karakterinin feminist söylemleri, seks filmleri furyasının ve kadın sömürüsünün yükselişte olduğu ülke sinemasında bir an için de olsa nefes aldırıyor. Bu handikapın açığını kapatan bir diğer yan hikâye ise; Yeşilçam’ın kötü adamı Erol Taş’ın hayat verdiği Kara Haydar’ın Dila Hanım’la olan ilişkisi üzerinden ortaya çıkan söylemde gizli. Dila Hanım’ın Rıza Bey’in izini sürerken yardımına ihtiyaç duyduğu hükümlü bir eşkıya olan Kara Haydar’ın yapacağı iyilik karşısında güzel bir kadının bedenine duyduğu ihtiyaca karşılık Dila Hanım’ın kararlı duruşu ve tepkisi aynı feminist söylemlerin bir halkasını oluşturuyor. Hiçbir kadın, hiçbir erkeğe muhtaç değildir ve hiçbir erkek bir kadını bedeniyle tehdit edemez minvalinde bir yaklaşım, bugün bile aksi söylemlere ve yanlış konumlandırmalara maruz kaldığımız düşünülürse ülke sineması adına umut vericiymiş doğrusu.

Filmin tüm politik alt metinleri bir yana, ele alınan aşk hikâyesi cüretkâr bir final sahnesine kadar oldukça naif ve tutkulu işleniyor. Sevginin bir insanı baştan aşağı değiştirmeye iten gücü, küçük oyunlarla (az önce bahsetmiş olduğum zararlı söylem dâhil) destekleniyor. Bir dere kenarında yaralanmış hâlde bulduğu bir adamın rüzgârına kapılan Dila Hanım, o kişinin hiç tanışmadığı kanlısı olduğunu öğrenene kadar toz pembe bir dönüşüm yaşıyor. Mağrur ve güçlü duruşu bu aşkın varlığıyla sarsılan Dila Hanım, bir rastlantı sonucu âşık olduğu adamın aslında kocasını öldüren Rıza Bey olduğunu öğrendiğinde filmin gerilim dozunu yükselten bir ikileme düşüyor. Ve Dila Hanım, içini kavuran ikilemi sırtlanıp izini sürdüğü Rıza Bey’le bir köy düğününde nihayet karşı karşıya geliyor. Rıza Bey’in o sırada zeybek oynaması, dört koldan sahip olduğu iktidarı dizi her yere değdiğinde kendi karakterine yönelik vicdani bir rete dönüştükçe ikisi arasındaki tutkulu aşkın ateşi de alev alıyor. Final sahnesinde körüklenmeye devam eden sevgi teması, ataerkiyi rahatsız eden bir dinamik olarak öylece karşımızda duruyor. Dila Hanım, geleneklerin öğretisine karşı kararlı bir baş kaldırışla kalbinin sesini dinleyen ve aşkına sahip çıkan kadın kimliğiyle, Rıza Bey’in gözardı etmeyi başardığı iktidar değerlerinin elinden tutuveriyor. Bir zaferin göstergesi olarak bilinen ve Ege kültürünün öne çıkan kültür nişanelerinden biri olan muhteşem bir zeybek dansı sırasında aşka teslim oldukları o an, toplumun değer yargılarını da karşılarına almış bulunan iki âşık için ölüm, kimilerinin fazla dramatize edildiğini düşündüğü final sekansında tüm politik alt metinlerini kucaklayan bir kavuşma ânına dönüşüyor. Bu kavuşma ânının seyircide bıraktığı izlenim için tekrar başa dönecek olursak; Toni Erdmann’daki Ines karakterinin dönüşümünü bu minvalde yorumlamakta fayda var. Tıpkı Ines gibi, Dila Hanım da toplumun ona biçtiği rolü reddederek kendi içinde bir aydınlanma yaşıyor. Hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz normlara ve sistemin çürümüşlüğüne karşılık bir varoluş mücadelesine dönüşen hikâyesiyle bizi de derin uykumuzda sarsıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi