Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1859 [1] => 2692 [2] => 9698 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Tarihi [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/tarihi/ ) )
Kadın ve Yabancı
Die Frau und der Fremde
1985 - Rainer Simon
98
Doğu Almanya
Senaryo Leonhard Frank, Rainer Simon
Oyuncular Joachim Lätsch, Peter Zimmermann, Kathrin Waligura

Die Frau und der Fremde

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın çeşitli işgal bölgelerine ayrılması ve ülkenin doğu kesiminin Sovyet Askeri Yönetimi’ne bırakılması ile bölgedeki tüm özel bankalar ve şirketler devletleştirilirken, sinema sektörü de gelişen bu politik süreçten payını alır. 1946 yılında Sovyet yönetimi altında kurulan DEFA (Deutsche Film – Aktiengesellschaft), savaş sonrası ilk prodüksiyon şirketi olarak karşımıza çıkar. Öncelikli olarak Postdam’daki Babelsberg Bölgesi’nde yer alan Universum Film AG Stüdyoları’nı kullanarak işe koyulan DEFA, 1949 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinin ardından bir Doğu Alman Devleti mülkü haline gelir. Ardındansa birçok farklı yerde açılan stüdyolarıyla gelişim gösterir. Yazıda ele alacağımız Die Frau und der Fremde (Kadın ve Yabancı) ise , anlaşılacağı üzere Doğu Almanya Sineması, yani DEFA  çatısı altında yer alan bir yapım. Üstelik de keşfedilmemiş bir hazine değeri taşıyor.

Leonhard Frank’ın 1929 tarihli Karl und Anna (Karl ve Anna) adlı edebi eserini, 1985 yılında Kadın ve Yabancı adıyla beyazperdeye uyarlayan Rainer Simon, DEFA’nın en önde gelen yönetmenlerindendir. Rainer Simon’u bu denli önemli kılan ise, Almanya’nın doğu ile batısı arasında aşılmaz bir duvarın yükseldiği bu dönemde,  Kadın ve Yabancı filmi ile ilk -ve son kez bir yapımın, batıda gerçekleştirilen Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü almasıdır.

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak; Karl ve Richard, I. Dünya Savaşı’nda Rus Esir Kampları’nda (Russian P.O.W Camps) tutsak edilen ve yalnızlığın kendilerine başka bir seçenek sunmamasından ötürü tek bir benliğe bürünme noktasına gelecek kadar yakın olan iki Alman askerdir. Unutulmuşluğun ortasında yalnızca kendilerine bir tehdit sinyali sunmak amacıyla ara ara görünen uçak dışında, ufukta bir yaşam belirtisi yoktur. Geride Anna adındaki hayat arkadaşını bırakmış olan ve onun hayaliyle yaşarken anılarını tüm detaylarına kadar anlatan Richard, bunları dinleyen Karl’ın da Anna’ya aşık olmasına sebep olur. Zira savaşın bitmesiyle eve dönmenin hayalini kuran Richard’ın, gelecek yaşamıyla ilgili içinde fanteziler de bulundurduğu hayalleri varken, bir bekleyeni olmayan Karl’ın ise, beraber geçirdikleri tüm bu süreç boyunca Richard’ın anlattığı anıları sanki kendisi de yaşamışçasına benimsediği anıları ve hayalleri oluşur.

“Nereden geldi ve nereye gidiyor?

1914 yılında, güneşin henüz gökyüzünde parladığı bir görüntüyle başlayan film, savaşın topluma dayattığı milliyetçi duyguları kabartan tablolar eşliğinde devam eder. “Hepimizin tek bir dileği var: Zafer ya da ölüm” gibi sloganların dikkat çektiği görüntülerin ardından ekrana gelen iki mahkum askerle; güneş, bu kez yer edindiği manzaradaki beğeni uyandırıcı görüntüsüyle değil, altında bulunan iki mahkum askeri yakan sıcaklığıyla anlam kazanır. Filmin çehresi değişmiştir; çünkü savaş, her ne kadar cepheden uzak bir yerde konumlanmış olsak da, gerçekçi etkisini göstermeye başlamıştır. Üzerlerine sürülen savaş uçağının, ikili üzerinde yarattığı ölüm korkusunun ardından geçip gitmesiyle Richard, kendi kendine mırıldanırcasına sorar: “Nereden geldi bu uçak ve nereye gidiyor?” Aslında bu cümle, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı tüm etkiyi özetleyebilecek niteliktedir. Bu savaş nereden geldi ve nereye gidiyor? Tıpkı dünya düzeni gibi.

Tüm erkeklerin, kadınların yanı başında olması halinde aslında ortada savaş kavramının dahi olmayacağını belirten Karl, bir nevi savaşın öne çıkarmış olduğu ataerkil yapının hakimiyetine duyduğu tepkiyi gösterir. Bölük papazının kendilerine söylediği, “Bir erkek öldürmek için ateş etmelidir, süngüyü düşmanının kaburgalarına sokmalarıdır” sözlerini anımsayan Karl, ardındansa “Belki de Anna ölmüştür” diyen Richard’a hırçın bir şekilde tepki gösterir: “Hayır, o ölmedi!” Böylece savaş menfaatleri için kullanılan din ve erkeklik olgularına gösterdiği tepkiyi, henüz görmeden aşık olduğu kadının ölme ihtimaline yönlendirerek, erkeğin gerçekte göstermesi gereken tepkinin düşmanın değil, kadının azabı olduğuna gönderme yapar.

Savaş; birbirlerinin zihinlerini paylaşan bu iki arkadaştan Richard’ı cepheye sürüklerden, Karl’ı ise Anna’nın hayaliyle baş başa bırakır. Şehre dönme vakti geldiğinde Karl’ın tutacağı adres, bizzat Anna’nın evi olur; ancak yeni kimliğiyle: Richard. Anna hakkında fiziksel özellikleri de dahil, kocasıyla olan tüm yaşanmışlıklarını kendisi de yaşamış gibi bilen Karl, Anna’yı da kimliğine büründüğü bu kişi olduğuna ikna etmeye çalışacaktır. Başta kesin tavırlar sergileyerek kocasının savaşta öldüğüne dair devletten mektup aldığını söyleyen Anna ise, zamanla bu “yabancı”nın anlattığı “ortak anılarından” etkilenerek, ona karşı olan gardını düşürecektir. Peki ya Richard gerçekten ölmüş müdür? Ya da bir kadının kocasını tanımaması mümkün müdür?

Üç buçuk sene boyunca yalnız yaşayan ve öldüğünü düşündüğü kocasının yasını tutan Anna’nın masumane sakinliği, onun atlatmaya çalıştığı bu süreçte dış etkenlere karşı kendinde oluşturduğu bir duvar gibidir. Eskiden kocasının da varlığıyla oluşmuş olan ev düzeninin hiçbir değişikliğe uğramamış olması ise, Anna’nın geçmişle “şimdi” arasındaki bağlantıyı bir süreklilik içerisinde sağlamaya çalıştığının göstergesidir. Anna, çalıştığı fabrikada maruz kaldığı karmaşıklıklığa karşın, kendi dört duvarı arasında kurulu olan bu düzende hayatına devam ederek, arada oluşturmaya çalıştığı dengeyi sağlar. Bağlı olduğu bu düzene devam etmekte ısrarlı görünen Anna’nın, “Richard”ın dönmesiyle birlikte kafasında oluşan soru işaretlerine, ünlemlerle son vermeye çalıştığı görülür; ancak hislerine karşı gelemediği ise, yalnız kaldığı bir anda yüzünde beliren istemsiz gülümsemeyle açığa çıkar. Anna, elinde bir vesikalık fotoğrafın dahi bulundurulamadığı bir dönemde, üç buçuk yıl sonra savaş etkilerini fiziksel olarak da üzerinde taşıyarak dönen “yabancı”nın, ihtiyacı olduğu sevgi ve şefkati kendisine vermesiyle, karşı koyamadığı bir içgüdümün etkisine kapılır ve ona inanmak ister.

Akıp giden zaman

Sokakta bir evlilik törenine şahitlik eden Richard, Bismarck heykeline çaktıkları çivilerle uzun ömürlü olmasını diledikleri birlikteliklerini, ideolojik bağlılıklarıyla da göstermek isteyen çiftin aksine, gelinin geçtiği yolda bembeyaz duvağının altında bulunan bir çiçeği yerden alarak, filmin başında söylediği ‘kadının olması halinde savaşın olmayacağı’ sözlerini bir nevi yeniden tekrarlar. Barış ve huzuru simgeleyen çiçek, Richard için çivinin önünde egemendir.

Tanık olduğu bu sahnenin ardından satın aldığı bir masa üstü saatiyle eve dönen Richard, mahkum asker olarak geçirdiği zamanda hayalini kurduğu kadına kavuşmasıyla, zamanın kendileri için ne derece önemli olduğunu vurgular niteliktedir. Sekans boyunca duyduğumuz tik tak’lar, bundan sonrasında kaybedecek zamanları olmadığını vurgular. Zira akrep ve yelkovan ne kadar yavaş bir hızla değişim gösterse de, saniyeler hızlı geçer. Saatten duyulan her ses, sahip olunan bu anların toplamda edindiği dakikalara, saatlere ve ardındansa yıllara eşdeğer hale geldiğinin izlenimini oluşturur. Zaman, ileride sahip olunabilecek bir değeri vurgularken, aynı zamanda kaybedilen yıllara da işaret eder. Onların aleyhine işleyen zamanın farkına varmışlardır.

Yine de çiviler, nasıl ki bir heykele, duvara yahut tabana çakılabiliyorsa, sökülme ihtimalini de beraberinde getirirler. Bir zaman sorunsalıyla alarm eşliğinde uyanan Anna, yeniden zihnindeki soru işarelterine ünlemlerle cevap vermeye çalışır. Savaşta ölüm haberini alan bir kadının meydanda attığı çığlıklara tanık olduktan sonra ise bu ünlemler, çoklu bir nitelik alarak “Richard”ın önüne dizilir. Ancak “Richard”, komşuları Marie ile olan diyaloğunda anlattıklarıyla bir geriye sıçrayış yaşattığı gibi, ardındansa Anna’nın annesi ve savaşın hayatlarında yarattığı hasret duygusana dikkat çekerek Anna’nın ünlemlerini yeniden yok eder. Bu denli kırılgan ve yumuşak duyguların varlığıyla, çiftin arasındaki gerilimin zamanla azaldığına ve hayatlarında varolmasını istedikleri çiçeklerin duygusal boyutta açtığına şahit oluruz. Nitekim ardından, hislerinin masumiyetini gösterircesine taktıkları çiçekten taç da bunu görünür kılar niteliktedir. Yine de çiviler, çiçeklerin etkisiyle yok olmamış, kenara saklanmışlardır. Peki ya nereye?

Maketten hayat

İki odalı küçük bir ev; her iki odasında da yalnızca masa ve sandalye bulunuyor. Mutluluğun doruk noktasına ulaşıldığı anlardaki festival sırasında, kartondan kesilerek bir fotoğraf biçimde yapılmış Anna ve Karl’ı simgeleyen küçük kağıt parçası da, evin bir odasındaki duvarda asılı duruyor.  Maketten olan bu ev, içinde bulunulan duygusal çatışmaya ve kurulması beklenen yaşama dikkat çekiyor. Anna’nın, inanmak istediği düşüncelerden ötürü sesli olarak ifade edemediği; ancak bilinçaltında yaşamaya devam ettiği soru işaretlerinin yarattığı gel-gitlere böylece tanık oluyoruz. Artık hamile de olan ve kafasındaki çelişkilerinden kurtulması gereken Anna, iki odadan birini seçmelidir; ama hangi oda, hangi yaşam? Ya duvarında fotoğraflarının da yer aldığı odadaki Karl’la olan yaşamına, ya da prensiplerine bağlı olduğu hayatına devam edecektir. Uyku halindeyken gittikçe yaklaşan bu maket evin görüntüsü, duvardaki “fotoğraf”ı odağı almasının ardından, evin penceresi aracılığıyla kadının uyanışını sahneler. Bilinçaltının uyanışına tanık olduğumuz bu sahne ile Anna, rüyasında zihninin kendini yönlendirmesiyle evin tabanında bir kağıt üzerine çakılmış olan çivilere, sanki orada olduklarını bunca zamandır biliyormuşçasına yönelir ve onları sökmeye çalışır. Ancak sökmeye çalıştığı çiviler, Anna’nın sarf ettiği eforla doğru orantılı olarak artar. Anna’da histerik bir tavır yaratan bu durum, uyandığında aldığı mektupla kısa süren mutluluklarına gelecek olan darbenin habercisidir. Mektup, halen hayatta olan ve eve dönmek üzere yolunu tutan Richard’dandır. Bu noktada masumiyet, rengini genel ahlak kurallarına uyarak mı, yoksa duyduğu saf hislere karşılık vererek mi gösterecektir?

İlhamını, Birinci Dünya Savaşı döneminde varolan ilişkilerin genel ahlaki değerler karşısında duran duygusal ve siyasi boyutlarından alan film, her ne kadar bir Leonhard Frank eseri uyarlaması olsa da, beyazperdeye aktarım aşamasında yer verdiği psikolojik çözümlemeleri ile, sinema tarihinde oldukça başarılı bir yer ediniyor. Leonhard Frank’in, bu eseri kaleme alırken Montaigne’in Denemeler’inde yer verdiği 16. yy hikayesi olan Martin Guerre’den ilham aldığı aşikar. 16. yy hikayesinden esinlenilen bir diğer yapım olan Le Retour de Martin Guerre’in ise, Die Frau und der Fremde ile, kaynağını aldığı hikaye dolayısıyla benzer noktalar taşıdığı söylenebilir; ancak Fran’in, bu hikayeyi alıp başka bir boyuta taşıması ve ardından Rainer Simon’un kendi üslubuyla beyazperdeye aktarması dolayısıyla ortaya çıkan yapım bambaşka bir çizgi sunuyor. Sonuç olarak Die Frau und der Fremde, 1950-90 yılları arasında DEFA çatısı altında çekilen 700 filmin arasında, Altın Ayı ödülü de almış bir film olarak, izlenmesi ve “okunması” gereken bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

İyi Seyirler…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol