Gianfranco Rosi tarafından yazılan ve yönetilen Fire at Sea – Denizdeki Ateş, bir İtalyan adasında yaşamın akıp giden normalliği içerisindeki dışarıdan gelen yabancıların elleri ve ayaklarının izlerini izleyici ile buluşturuyor. İtalya’nın Lampedusa adasına kamerası ile giren yönetmen günlük hayatın akıp giden düzenini seçtiği birkaç birey üzerinden kurguluyor. Bu kurgusallık içerisinde aslında gerçeklik paylarının varlığını bir çocuğun soruları ile deneyimliyoruz. Beyazperdenin kurgusal ‘sahte’ görüntüleri çocuğun bir belgeselci nidasıyla çevresine sorduğu sorular ile kesiliyor ve uygulanan bu hadım sayesinde film kurgusal bir görüntüler silsilesi olmaktan çıkıyor ve belgeselin getirdiği hayattan bir şeyler yakalama ululuğuna erişiyor. Bununla beraber filmin ana meselesi ise; Avrupa’ya irtica etmeye çabalayan mültecilerin sınırda geçen yaşam çabaları. Avrupa’ya kaçmak için bu adaya botlar ile gelen yüzlerce mültecinin hiçbir ajitasyon olmayan dramını filmde görüyoruz. Rosi’nin her zaman kamerasının nerede kurgunun bittiği ve realitenin nerede başladığını bilmediğimiz sihiri bu son filmi Denizdeki Ateş’te de içimize işler bir nitelikte. Kırılma noktasında kurgunun renkleri arasında gerçeğe dair sadece bir yüzü bile görmek filmin meselesini izleyicinin suratına tokat gibi çarpmasına neden oluyor. Kurgu ve gerçek sınırında gezinen bu film iki tarafa da dahil olmayan bir özgüven içerisinde kendini kutsallaştırıyor ve bu sınır üzerinde olma durumunu meselesi için çok net bir şekilde kullanıyor. Sınır üzerinde durmasının getirdiği geçirgenlik ile beraber karakterleri harmanlayıp mülteci sorununu hem ateşleyip hem de söndürüyor.

Öncelikle filmin tekniğini biraz açmak gerekiyor. Çünkü Denizdeki Ateş’te aslında yönetmen Rosi biraz da olsa ateşle oynuyor. Öncelikle kurgusal olarak bahsettiğim alanın kurgusal olduğunu dair bir kısım film boyunca size yansıtılmıyor. Oyuncu olarak gördüğümüz her birey kendini oynayan birer yaşayan varlık. Adadaki çam ağacı da orada durduğu sürece dallarıyla beraber o adanın parçası olarak kendi manifestosunu imzaladığı gibi her karakter de evinde, gemisinde, radyo istasyonunda veya hastanesinde; kısacası kendi mekansallığında kendi manifestolarını imzalıyor ve yayınlıyorlar. Bu manifestolar içerisinde biri gibi davranmak yerine kendileri gibi davranıyor ve günlük hayatlarının işleyişlerinde bir yabancı gözün varlığından habersiz olarak dünyevi döngüde hareket ettiriyorlar. Fakat hiçbir zaman kameranın da varlığını kanıtlayan bir harekette bulunmadıkları için filmde realistik bir belgesel havası sezemiyoruz ve günlük hayatın koşturması bizim için kurgusal olabilecek bir meta olarak kalıyor. Bununla beraber realite dediğim alanda ise mültecilerin yaşam mücadelesi devreye giriyor. Filmin başından söylendiği gibi Avrupa’ya kaçmak için çoğu insan botlar ile denizde yol almayı göz alıyor ve bu yol içerisinde çoğu yaşamını kaybediyor veya Avrupa’ya ulaşsalar da bu varış onların sağlıklarından çok şey götürüyor. Elbette savaşın göbeğinde, evlerin üzerine bombalar yağarken kaçma ihtimalinin olması bile yeterli bir sebepken, yola çıkmak onlardan birçok şey götürüyor. Filmde bu gidenler kameraya yansıtılmadığı için herhangi bir ajitasyon olduğunu düşünmüyorum yalnız sözlerin gücü kulaklarınızı delip geçebiliyor. Filmde mülteciler tarafından söylenen az ve öz birçok söz içinizde bir şeylerin kopmasına sebep oluyor ve sizi derinden yakalayıp olayları, yaşananları tüm gerçekçiliği ve keskinliği ile size yaşatıyor.

Sınırın Üzerinde Olup Doğayla Savaşan İnsanlar: Denizdeki Ateş

Filmin ana mekanı İtalya’nın adası Lampedusa. Bu ada Avrupa’nın giriş kapısı olarak görülen bir mekan. Bu kapıdan girmek için ise bir bedelin ödenmesi gerekiyor. Bu kimse tarafından dile getirilmese de mültecilerin yoldaşlarının hayatları ile ödedikleri bedel söylenmeyen sözlü bir yasa. İnsanın egemenliği için kendi kendine yarattığı duvarlar ve güçler içerisinde söylenmeyen birçok yasa gibi bu bedel yasası güçsüzlerin kanına susamış düzen için bir besin kaynağı. Bu hiyerarşik kurgulanan düzen içerisinde özne olan insan her zaman bir şeyleri nesneleştirdiği için kaynağını her zaman tüketmektedir. Doğa kaynak olarak tüketildiği anda tüketilecek kaynağın nesnesi hayvanlar olmuştur. Hayvanların tükenmesi ile beraber artık insan, insanı nesneleştirmiş ve bu nesneselleştirme sonucu besin kaynağı olarak nesnesinin kanına ihtiyaç duymuştur. Bu ihtiyacın karşılanması için ise insan her zaman bir savaş vermek zorundadır. İnsanın çıkardığı bütün savaşlar bu ihtiyacın karşılanması içindir çünkü düzen her zaman kurgulanıp tekrar yaratılmalıdır. Denizdeki Ateş’te de özne olarak küçük bir erkek çocuğunu görüyoruz. Filmin öznesi amacına erişmek için önce doğayı kullanır. Doğanın egemenliğini eline aldığı anda onu yontmaya başlar ve istediği forma onu dönüştürerek bir sonraki amacı için onu araçsallaştırır. Bu araçsalık içerisinde çocuk doğayı ehlileştirince diğer kaynağı hayvanlara geçiş yapar. Çocuk bir hayvan üzerinden kendi gücünü test ettikten ve bunu bir üstünlük olarak kullandıktan sonra verecek savaş bitmiştir lakin içine işleyen savaş dürtüsü onun peşini bırakmaz. Realitede bir savaş veremese bile çocuk kurguladığı hayal dünyasında kendi bedeninde savaş nesneleri yaratır ve bununla kendi kana susamış insanlığını telkin eder. Fakat yönetmen Rosi’nin devreye burada girdiği görememe direnci ise izleyiciyi başka şeyler sormaya iter; insanın kendini nesneleştirmesi ve kendi doğası ile savaş vermesi insanı nasıl etkiler? Bir gözün ona yüklenen görevi reddetmesi çocuk için mide bulantısı ve güçsüzlük müdür, yoksa onu da kendi kaygısı ve ilgisi için araçsallaştırabilir mi?

Özne olma merakı olan insanın, çevresindekileri nesneleştirdiği bir dünyada; doğaya, hayvana, insana ve kendisine karşı verdiği savaş filmde hem bir birey hem de bir topluluk üzerinden kansız bir şekilde yansıtılıyor. Çocuk üzerinden yansıtılan bu bireysel savaşlar, topluluk üzerinden de bir mülteci sorunu olarak ekranda yerini alıyor. Belgesel filmleri ile ünlenmiş olan yönetmen Gianfranco Rosi, sadece bireysellik üzerinden aktarmak istemediği tüm savaş sorunlarını mülteciler üzerinden de aktarıyor. Fakat bu aktarımı hiçbir şekilde savaşla özdeşleşen kanı kullanmadan yapıyor ve bu kansızlık tamamen bir gerçekçilik ile dönüyor beyazperdeye. Denizde ateşin yanmasının altında yatan zıtlık gibi kansız olan savaşın da doğurduğu zıtlık filmin ana meselesi haline dönüşüyor ve olanaksız gibi düşünülen bu zıtlıklar filmde izleyicinin tüm tabularını yıktırıyor. Bir şarkının sözlerinin hangi dilde olursa olsun bir trajedi taşımasının getirdiği evrensellik gibi suyun da sınırda olan tavrı bir birliktelik yaratıyor filmde. Denizin, suyun hem bir besin ve kurtarıcı kaynağı olmasının yanında aynı zamanda bir katil olması denizi korkutucu bir yerde konumlandırıyor. Denize açılan mülteci de olsa bir balıkçı da olsa denizin yüreğinin karanlık olduğunu bilmek ve verilen savaşın evrensel olması Denizdeki Ateş filminin yansıttığı en iyi noktalardan biri; çünkü bildiğimiz ama düşünmediğimiz bir nokta var ki ‘deniz bir yol değildir’.

Gianfranco Rosi tarafından yazılan ve yönetilen Fire at Sea - Denizdeki Ateş, bir İtalyan adasında yaşamın akıp giden normalliği içerisindeki dışarıdan gelen yabancıların elleri ve ayaklarının izlerini izleyici ile buluşturuyor. İtalya'nın Lampedusa adasına kamerası ile giren yönetmen günlük hayatın akıp giden düzenini seçtiği birkaç birey üzerinden kurguluyor. Bu kurgusallık içerisinde aslında gerçeklik paylarının varlığını bir çocuğun soruları ile deneyimliyoruz. Beyazperdenin kurgusal 'sahte' görüntüleri çocuğun bir belgeselci nidasıyla çevresine sorduğu sorular ile kesiliyor ve uygulanan bu hadım sayesinde film kurgusal bir görüntüler silsilesi olmaktan çıkıyor ve belgeselin getirdiği hayattan bir şeyler yakalama ululuğuna erişiyor. Bununla beraber filmin ana meselesi ise; Avrupa'ya irtica etmeye çabalayan mültecilerin sınırda geçen yaşam çabaları. Avrupa'ya kaçmak için bu adaya botlar ile gelen yüzlerce mültecinin hiçbir ajitasyon olmayan dramını filmde görüyoruz. Rosi'nin her zaman kamerasının nerede kurgunun bittiği ve realitenin nerede başladığını bilmediğimiz sihiri bu son filmi Denizdeki Ateş'te de içimize işler bir nitelikte. Kırılma noktasında kurgunun renkleri arasında gerçeğe dair sadece bir yüzü bile görmek filmin meselesini izleyicinin suratına tokat gibi çarpmasına neden oluyor. Kurgu ve gerçek sınırında gezinen bu film iki tarafa da dahil olmayan bir özgüven içerisinde kendini kutsallaştırıyor ve bu sınır üzerinde olma durumunu meselesi için çok net bir şekilde kullanıyor. Sınır üzerinde durmasının getirdiği geçirgenlik ile beraber karakterleri harmanlayıp mülteci sorununu hem ateşleyip hem de söndürüyor. Öncelikle filmin tekniğini biraz açmak gerekiyor. Çünkü Denizdeki Ateş'te aslında yönetmen Rosi biraz da olsa ateşle oynuyor. Öncelikle kurgusal olarak bahsettiğim alanın kurgusal olduğunu dair bir kısım film boyunca size yansıtılmıyor. Oyuncu olarak gördüğümüz her birey kendini oynayan birer yaşayan varlık. Adadaki çam ağacı da orada durduğu sürece dallarıyla beraber o adanın parçası olarak kendi manifestosunu imzaladığı gibi her karakter de evinde, gemisinde, radyo istasyonunda veya hastanesinde; kısacası kendi mekansallığında kendi manifestolarını imzalıyor ve yayınlıyorlar. Bu manifestolar içerisinde biri gibi davranmak yerine kendileri gibi davranıyor ve günlük hayatlarının işleyişlerinde bir yabancı gözün varlığından habersiz olarak dünyevi döngüde hareket ettiriyorlar. Fakat hiçbir zaman kameranın da varlığını kanıtlayan bir harekette bulunmadıkları için filmde realistik bir belgesel havası sezemiyoruz ve günlük hayatın koşturması bizim için kurgusal olabilecek bir meta olarak kalıyor. Bununla beraber realite dediğim alanda ise mültecilerin yaşam mücadelesi devreye giriyor. Filmin başından söylendiği gibi Avrupa'ya kaçmak için çoğu insan botlar ile denizde yol almayı göz alıyor ve bu yol içerisinde çoğu yaşamını kaybediyor veya Avrupa'ya ulaşsalar da bu varış onların sağlıklarından çok şey götürüyor. Elbette savaşın göbeğinde, evlerin üzerine bombalar yağarken kaçma ihtimalinin olması bile yeterli bir sebepken, yola çıkmak onlardan birçok şey götürüyor. Filmde bu gidenler kameraya yansıtılmadığı için herhangi bir ajitasyon olduğunu düşünmüyorum yalnız sözlerin gücü kulaklarınızı delip geçebiliyor. Filmde mülteciler tarafından söylenen az ve öz birçok söz içinizde bir şeylerin kopmasına sebep oluyor ve sizi derinden yakalayıp olayları, yaşananları tüm gerçekçiliği ve keskinliği ile size yaşatıyor. Sınırın Üzerinde Olup Doğayla Savaşan İnsanlar: Denizdeki Ateş Filmin ana mekanı İtalya'nın adası Lampedusa. Bu ada Avrupa'nın giriş kapısı olarak görülen bir mekan. Bu kapıdan girmek için ise bir bedelin ödenmesi gerekiyor. Bu kimse tarafından dile getirilmese de mültecilerin yoldaşlarının hayatları ile ödedikleri bedel söylenmeyen sözlü bir yasa. İnsanın egemenliği…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Özne olma merakı olan insanın çevresindekileri nesneleştirdiği bir dünyada; doğaya, hayvana, insana ve kendisine karşı verdiği savaş filmde hem bir birey hem de bir topluluk üzerinden kansız bir şekilde yansıtılıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.73 ( 2 votes)
70
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi