Dünya prömiyerini Sundance’ta yapan ve o günden itibaren festival festival gezen Deniz Kızlarının Şarkısı – The Lure, özellikle geçtiğimiz yıl Sundance’te gösterilen filmler arasında benim de dikkatimi çeken yapımlar arasında yer alıyordu. Açıkçası, bağımsızların sahne aldığı Sundance’ta gösterilen filmleri beyazperdede izlemek Türkiye’de yaşayan biz sinemaseverler için pek mümkün olmuyor ancak, !f İstanbul, Deniz Kızlarının Şarkısı’nı programına alınca Polonyalı yönetmen Agnieszka Smoczyńska’nın bu ilk uzun metrajını seyretme şansı bulduk.

İkinci Dünya Savaşı’nın en çok zarar verdiği ülkelerin başında gelen Polonya, 90’ların başından itibaren istikrarlı bir ekonomik liberalizasyon politikası izlemeye başladı. Bu dönemde, ekonomisiyle Avrupa ülkelerini yakalamayı başaran Polonya’da, bu tarihten önce ekonomik alanda çok ciddi çalışmalar yapılmıyordu. Aynı dönemde özellikle Varşova’da son derece canlı olan gece hayatı, dans edilen, striptiz gösterileri yapılan gece kulüpleriyle doluydu. Bu, görsel açıdan büyüleyici dünyayı, küçük yaşına rağmen görebilen son jenerasyondan olan Agnieszka Smoczyńska ilk uzun metraj kurmacasını, benliği üzerinde önemli yer kaplayan bu dönemi ve mekanları kullanarak çekiyor. Karakterlerine gerçek birer isim dahi vermeyerek masalsılığın kaybolmasına izin vermeyen Smoczyńska, Golden ve Silver isimli iki deniz kızının Varşova’da karaya çıkarak, bir gece kulübünde sahne almaya başlamasını anlatıyor. Bu iki kardeş, sesleri ve güzellikleriyle hem çevrelerindekileri hem de gece kulübüne deniz kızlarını dinlemeye gelen müşterileri kendilerine hayran bırakırken, belki ait olmadıkları belki de ait olmak zorunda hissettikleri topluma ayak uydurmaya çalışırken aşkı, nefreti, mutluluğu ve mutsuzluğu kısa süre içerisinde tadar.

The Lure: Deniz Kızlarının Masalsı Büyüme Hikayesi

Söz konusu sinema olunca, seyircinin alıştığı karakter ve mitleri değiştirmek hem zaman alıyor, hem de oldukça zor oluyor. George A. Romero’nun 60’lı yıllarda yarattığı zombi modellerinin günümüzde dahi yavaş yavaş değiştiğini göz önüne alacak olduğumuzda, deniz kızı gibi Disney’in paketleyerek servis ettiği, sadece sinemada değil kapitalizmin evimize soktuğu ürünlerinde de sıklıkla karşılaştığımız bir modeli değiştirmenin zorluğunu tahmin edebiliriz. Ana fikir olarak, 1989 yapımı The Little Mermaid’den yola çıktığını söyleyebileceğimiz Smoczyńska, Yunan mitolojisinde yer alan sirenlerle benzer özellikler taşıyan ancak tamamen tek bir modelden faydalanmak yerine kendine has özellikleri olan bir deniz kızı modeli yaratıyor. İki genç kızın büyüme hikayesini, deniz kızı metaforu ile anlatmayı tercih eden Smoczyńska, ergenlikten çıkıp kadın olmaya doğru evrilen yolda ilk adımlarını atan Golden ve Silver’ın topluma adapte olmaya çalıştıkları bu süreci, Yunan mitolojisinde denizcileri sesleriyle büyüleyen sirenler ile resmediyor. Mitolojiden oldukça beslenen Polonyalı yönetmen, korku ögeleri ile beslediği bölümlerde sirenlerin etrafında bulunan insanları av olarak gösterirken, hikayenin derinleşmesiyle avlananın iki kardeş olduğunu seyirciye aktarıyor. Bu avlanma meselesi, sadece bu iki genç kız özelinde değil, ergenlikten yetişkinliğe geçen birçok insan için geçerli olduğundan, filmin meselesi de iki genç kız özelinden çıkarak büyüme ve insan olma meselesine dönüşür. Toplum, bedenini yeni keşfetmeye çalışan iki gence her zaman olduğu gibi bu hikayede de nazik davranmaz.

Daha önce nerede yaşadıkları, aileleri veya yaşları hakkında fikir sahibi olmadığımız Golden ve Silver, bedenlerini keşfetmeye yeni başlayan iki karakter olarak okunabilir. Burada Golden ve Silver’ın bedenlerini keşfetmeye başladığı dönemde, etrafındakilerin onları sesleri güzel birer objeden ibaret görmesi bu iki karakterin farklı yollar seçmesine sebep olur. İnsan olma arzusu ile kendini olduğu gibi kabul ederek kimse için değişmeden güçlü kalmak isteği, iki karakter arasında çatışmaya sebep olurken, senaryonun en kuvvetli olduğu bölümler de bu çatışma sonrasında ortaya çıkar. Toplumun belirlediği kriterler üzerinden güzel veya çirkin hissetme; iki deniz kızının farklı olmak üzerinden hissettikleri ile harmanlanınca ortaya etkileyiciliği artan bir masal çıkar.

Girizgahta belirttiğim üzere herhangi bir türe bağlı kalmayarak türler arasında geçiş yapmayı tercih eden Smoczyńska, temelde müzikal soslu bir gerilime imza atıyor olsa da film, korku ve müziğin yanı sıra bolca melodram ve fantastik ögeler barındırıyor. İlk bakışta The Rocky Horror Show olmak üzere, Sweeney Todd ve Phantom of the Paradise gibi yapımlarla benzer özellikler taşıyan The Lure, sinematografisinin üzerine inşa ettiği hikayesiyle seyirciye görsel de bir şölen sunuyor. Özellikle gece kulübünde geçen bölümlerde kullanılan canlı renkler büyüleyici bir ambiyans yaratsa da, karakterlerin yaşadığı travmatik olaylar esnasında daha soluk renklere geçilmesi seyircinin filmle kurduğu bağın güçlenmesine yardımcı olan etkenlerden bir tanesi olarak dikkat çekiyor. Fakat, tüm bunları yaparken zaman zaman sırtını yasladığı klişelere fazla yüklenmesi filmin seyir zevkinin düşmesine sebep oluyor.

Özetle, yaklaşık 90 dakika uzunluğunda olan ve görsel bir şölen eşliğinde anlatılan bu gerilim yüklü melodram beyazperdede sona erecek, ama zihinlerde kapladığı yer hiç eksilmeyecek.

Dünya prömiyerini Sundance'ta yapan ve o günden itibaren festival festival gezen Deniz Kızlarının Şarkısı - The Lure, özellikle geçtiğimiz yıl Sundance'te gösterilen filmler arasında benim de dikkatimi çeken yapımlar arasında yer alıyordu. Açıkçası, bağımsızların sahne aldığı Sundance'ta gösterilen filmleri beyazperdede izlemek Türkiye'de yaşayan biz sinemaseverler için pek mümkün olmuyor ancak, !f İstanbul, Deniz Kızlarının Şarkısı'nı programına alınca Polonyalı yönetmen Agnieszka Smoczyńska'nın bu ilk uzun metrajını seyretme şansı bulduk. İkinci Dünya Savaşı'nın en çok zarar verdiği ülkelerin başında gelen Polonya, 90'ların başından itibaren istikrarlı bir ekonomik liberalizasyon politikası izlemeye başladı. Bu dönemde, ekonomisiyle Avrupa ülkelerini yakalamayı başaran Polonya'da, bu tarihten önce ekonomik alanda çok ciddi çalışmalar yapılmıyordu. Aynı dönemde özellikle Varşova'da son derece canlı olan gece hayatı, dans edilen, striptiz gösterileri yapılan gece kulüpleriyle doluydu. Bu, görsel açıdan büyüleyici dünyayı, küçük yaşına rağmen görebilen son jenerasyondan olan Agnieszka Smoczyńska ilk uzun metraj kurmacasını, benliği üzerinde önemli yer kaplayan bu dönemi ve mekanları kullanarak çekiyor. Karakterlerine gerçek birer isim dahi vermeyerek masalsılığın kaybolmasına izin vermeyen Smoczyńska, Golden ve Silver isimli iki deniz kızının Varşova'da karaya çıkarak, bir gece kulübünde sahne almaya başlamasını anlatıyor. Bu iki kardeş, sesleri ve güzellikleriyle hem çevrelerindekileri hem de gece kulübüne deniz kızlarını dinlemeye gelen müşterileri kendilerine hayran bırakırken, belki ait olmadıkları belki de ait olmak zorunda hissettikleri topluma ayak uydurmaya çalışırken aşkı, nefreti, mutluluğu ve mutsuzluğu kısa süre içerisinde tadar. The Lure: Deniz Kızlarının Masalsı Büyüme Hikayesi Söz konusu sinema olunca, seyircinin alıştığı karakter ve mitleri değiştirmek hem zaman alıyor, hem de oldukça zor oluyor. George A. Romero'nun 60'lı yıllarda yarattığı zombi modellerinin günümüzde dahi yavaş yavaş değiştiğini göz önüne alacak olduğumuzda, deniz kızı gibi Disney'in paketleyerek servis ettiği, sadece sinemada değil kapitalizmin evimize soktuğu ürünlerinde de sıklıkla karşılaştığımız bir modeli değiştirmenin zorluğunu tahmin edebiliriz. Ana fikir olarak, 1989 yapımı The Little Mermaid'den yola çıktığını söyleyebileceğimiz Smoczyńska, Yunan mitolojisinde yer alan sirenlerle benzer özellikler taşıyan ancak tamamen tek bir modelden faydalanmak yerine kendine has özellikleri olan bir deniz kızı modeli yaratıyor. İki genç kızın büyüme hikayesini, deniz kızı metaforu ile anlatmayı tercih eden Smoczyńska, ergenlikten çıkıp kadın olmaya doğru evrilen yolda ilk adımlarını atan Golden ve Silver'ın topluma adapte olmaya çalıştıkları bu süreci, Yunan mitolojisinde denizcileri sesleriyle büyüleyen sirenler ile resmediyor. Mitolojiden oldukça beslenen Polonyalı yönetmen, korku ögeleri ile beslediği bölümlerde sirenlerin etrafında bulunan insanları av olarak gösterirken, hikayenin derinleşmesiyle avlananın iki kardeş olduğunu seyirciye aktarıyor. Bu avlanma meselesi, sadece bu iki genç kız özelinde değil, ergenlikten yetişkinliğe geçen birçok insan için geçerli olduğundan, filmin meselesi de iki genç kız özelinden çıkarak büyüme ve insan olma meselesine dönüşür. Toplum, bedenini yeni keşfetmeye çalışan iki gence her zaman olduğu gibi bu hikayede de nazik davranmaz. Daha önce nerede yaşadıkları, aileleri veya yaşları hakkında fikir sahibi olmadığımız Golden ve Silver, bedenlerini keşfetmeye yeni başlayan iki karakter olarak okunabilir. Burada Golden ve Silver'ın bedenlerini keşfetmeye başladığı dönemde, etrafındakilerin onları sesleri güzel birer objeden ibaret görmesi bu iki karakterin farklı yollar seçmesine sebep olur. İnsan olma arzusu ile kendini olduğu gibi kabul ederek kimse için değişmeden güçlü kalmak isteği, iki karakter arasında çatışmaya sebep olurken, senaryonun…

Yazar Puanı

Puan - 72%

72%

72

Yaklaşık 90 dakika uzunluğunda olan ve görsel bir şölen eşliğinde anlatılan bu gerilim yüklü melodram beyazperdede sona erecek, ama zihinlerde kapladığı yer hiç eksilmeyecek.

Kullanıcı Puanları: 4.7 ( 2 votes)
72
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi