2013 yılında çektiği Blue Ruin ile Cannes dahil birçok festivalden ödülle dönen Amerikalı senaryo yazarı ve yönetmen Jeremy Saulnier’ın son filmi Green Room, 15. !f İstanbul programının en önemli filmlerinden biri olarak dikkat çekiyordu. Artık üçüncü uzun metrajını çeken Jeremy Saulnier’in hikaye anlatmadaki başarısını ustalık seviyesine çıkartarak senaryo yazımındaki eksikliklerini gidereceğini temenni ettiğim Green Room ne yazık ki hayal kırıklığı yaratarak, Saulnier’in ilk iki uzun metrajının ardından üçüncü filminde kendisini tekrar ettiğini veya geliştirmediğini gösteriyor.

Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak; The Ain’t Rights adlı dört kişilik bir punk rock grubu yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda turnelerini bitirme tehlikesiyle karşılaşırlar. Geri dönme hazırlığında olan grup son dakikada Oregon civarında, izbe bir konser mekanında sahneye çıkmayı kabul ederler. Konser sonrası bir cinayete tanık olan grup, mekan sahipleri tarafından bir odaya kapatılırlar. Mekan sahipleri ve mekanın müdavimleri neo-Naziler tüm tanıkları ortadan kaldırmak için kusursuz bir plan yaparlar ve kapana sıkışan grup üyeleri ile mekan sahipleri arasında kedi-fare oyunu başlar.

Yazının bu bölümden sonrası filmi henüz izlemeyen seyirciler için sürpriz bozanlar içermektedir. 

Jeremy Saulnier’ın 13. !f İstanbul’da gösterilen bir önceki filmi Blue Ruin ülkemizde yönetmenin bilinen ilk filmidir. Oysa, Blue Ruin’den, altı yıl önce çekilen ve Saulnier’in ülkemize uğramayan ilk uzun metraj çalışması olan After Party de, nevi şahsına münhasır tarzıyla yönetmeni takip etmek için tüm gerekenleri sağlıyor. Benim de Blue Ruin’den sonra adını duyduğum ve seyrettiğim film, hem Saulnier’a hem de Blue Ruin’e olan bakış açımı olumlu anlamda etkilemeyi başardı. Kronolojik sırayla gidecek olursak Saulnier, korku komedi -korku ve dramatik komedi de diyebiliriz- gibi seyirciyi memnun etmenin hayli zor olduğu bu türde son derece başarılı bir yapıma; ardından ise Blue Ruin ile türün ustalarını bile kıskandıracak bir intikam filmine imza atmış oldu. Dramatik hikayesi, sürükleyici intikam teması ve Macon Blair’in etkileyici performansıyla bağımsız Amerikan sinemasının son dönem başarılı örneklerinden olan filmin tek zayıf noktası hikayenin yolunu bulabilmesi için senaryonun içerisine yerleştirilen zorlama detaylardı. İşte bu zayıf nokta, Green Room’un da en büyük handikapı oluyor. Görsel açıdan türün hayranlarının orgazma ulaşmasını sağlayacak; sahneler, başarılı müzik ve kamera kullanımı bu ucuz detaylardan ötürü değerini yitiriveriyor. Örnek verecek olursak, hikayenin daha tutarlı bir şekilde devam edebilmesi için silahın odadan çıkması gerekiyor; Saulnier bunun farkında ve zorlama bir sahneyle silahın odadan çıkmasını sağlıyor. Silahın odadan çıkması için odadakilerin acemiliklerini ön plana çıkarıyor, ancak bu seyirciyi kandırmaya yetmiyor. Keza, filmin finalinden kısa bir süre önce de bu durum değişmiyor. Odada kalan gençlerin kurtulabilmesi için bir plan gerekiyor, bu plan hazırlanıyor fakat planın işlemesi için odaya giren kişi sayısının az olması gerekiyor; Saulnier bunun da farkında ve yine zorlama bir sahneyle katillerin bir bölümünü mekandan gönderiyor, seyirci için filmin inandırıcılığı tekrar tekrar sekteye uğruyor.

Saulnier’in özellikle kötü karakterleri dazlak kafalı neo-Naziler’den seçmiş olması bir hayli enteresan ve bir o kadar da dahiyane bir tercih. Karakterleri ve hikayelerini anlamamızı sağlayan girizgahın ardından konser salonunda neo-Naziler’e de odaklanan film, seyircinin ilk andan itibaren tarafını seçebilmesi için yol gösteriyor. Bunu yaparken objektif bir tavır takınılsa da seyircinin bilinçli olarak odada kilitli kalan punk rock’çılarla empati kurması sağlanıyor. Üstelik kabul etmek gerekiyor ki, hem bu tercih hem de karakterlerin ağzından anlatılan yan hikayeler, filmle ve karakterlerle daha derin bir bağ kurmamız açısından önem taşıyor. Bu sebepten olacak ki Saulnier filmiyle ilgili sorulara “Ben bir korku filmi değil, savaş filmi çektim.” diyor. Yapılan bir diğer başarılı tercih ise mekan sahiplerinin tanıkları ortadan kaldırmak için kullandığı eğitimli vahşi köpekler. Planı, başarılı kılan ve haneye tecavüz olduğunu ispat edebilmek için yapılan bu tercih hem onlarca mantık hatasının arasından sıyrılıyor hem de gerilimin dozajını artırıyor. Bu tercih köpeklerin vahşi ve saldırgan olması sebebiyle soru işaretleri barındırıyor gibi gözükse de yönetmen final bölümünde bu konuda güzel bir jest yaparak insan ırkının hayvanlar üzerinde uyguladığı zulmü açıklamaya çalışıyor.

Filmin oyuncu kadrosunda yönetmenin favori oyuncusu Macon Blair, usta oyuncu Patrick Stewart, Anton Yelchin, Imogen Poots, Callum Turner, Eric Edelstein ve Alia Shawkat yer alıyor. Tek bir başrolden bahsetmenin mümkün olmadığı filmde Anton Yelchin, Macon Blair, Patrick Stewart ve Imogen Poots’un canlandırdığı karakterler öne çıkıyor. Özellikle Anton Yelchin’in oyunculuğu ve karakterini daha inandırıcı kılması önemli.

Green Room ile yarattığı beklentiyi karşılayamamış olmasına rağmen büyük bütçeli stüdyo filmlerine direnen ve çekmek istediği filmler için ısrarla düşük bütçelerle çalışmaya devam eden Jeremy Saulnier hala takip edilmesi gereken yönetmenler listemin ilk sıralarında yer alıyor. Green Room’u yönetmenin filmografisinin zayıf halkası olarak kabul etmek daha doğru olacaktır. Eminim ki, kendisi de seneler sonra bu filmi çok daha iyi çekebileceğini fark edecektir.

2013 yılında çektiği Blue Ruin ile Cannes dahil birçok festivalden ödülle dönen Amerikalı senaryo yazarı ve yönetmen Jeremy Saulnier'ın son filmi Green Room, 15. !f İstanbul programının en önemli filmlerinden biri olarak dikkat çekiyordu. Artık üçüncü uzun metrajını çeken Jeremy Saulnier'in hikaye anlatmadaki başarısını ustalık seviyesine çıkartarak senaryo yazımındaki eksikliklerini gidereceğini temenni ettiğim Green Room ne yazık ki hayal kırıklığı yaratarak, Saulnier'in ilk iki uzun metrajının ardından üçüncü filminde kendisini tekrar ettiğini veya geliştirmediğini gösteriyor. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak; The Ain't Rights adlı dört kişilik bir punk rock grubu yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda turnelerini bitirme tehlikesiyle karşılaşırlar. Geri dönme hazırlığında olan grup son dakikada Oregon civarında, izbe bir konser mekanında sahneye çıkmayı kabul ederler. Konser sonrası bir cinayete tanık olan grup, mekan sahipleri tarafından bir odaya kapatılırlar. Mekan sahipleri ve mekanın müdavimleri neo-Naziler tüm tanıkları ortadan kaldırmak için kusursuz bir plan yaparlar ve kapana sıkışan grup üyeleri ile mekan sahipleri arasında kedi-fare oyunu başlar. Yazının bu bölümden sonrası filmi henüz izlemeyen seyirciler için sürpriz bozanlar içermektedir.  Jeremy Saulnier'ın 13. !f İstanbul'da gösterilen bir önceki filmi Blue Ruin ülkemizde yönetmenin bilinen ilk filmidir. Oysa, Blue Ruin'den, altı yıl önce çekilen ve Saulnier'in ülkemize uğramayan ilk uzun metraj çalışması olan After Party de, nevi şahsına münhasır tarzıyla yönetmeni takip etmek için tüm gerekenleri sağlıyor. Benim de Blue Ruin'den sonra adını duyduğum ve seyrettiğim film, hem Saulnier'a hem de Blue Ruin'e olan bakış açımı olumlu anlamda etkilemeyi başardı. Kronolojik sırayla gidecek olursak Saulnier, korku komedi -korku ve dramatik komedi de diyebiliriz- gibi seyirciyi memnun etmenin hayli zor olduğu bu türde son derece başarılı bir yapıma; ardından ise Blue Ruin ile türün ustalarını bile kıskandıracak bir intikam filmine imza atmış oldu. Dramatik hikayesi, sürükleyici intikam teması ve Macon Blair'in etkileyici performansıyla bağımsız Amerikan sinemasının son dönem başarılı örneklerinden olan filmin tek zayıf noktası hikayenin yolunu bulabilmesi için senaryonun içerisine yerleştirilen zorlama detaylardı. İşte bu zayıf nokta, Green Room'un da en büyük handikapı oluyor. Görsel açıdan türün hayranlarının orgazma ulaşmasını sağlayacak; sahneler, başarılı müzik ve kamera kullanımı bu ucuz detaylardan ötürü değerini yitiriveriyor. Örnek verecek olursak, hikayenin daha tutarlı bir şekilde devam edebilmesi için silahın odadan çıkması gerekiyor; Saulnier bunun farkında ve zorlama bir sahneyle silahın odadan çıkmasını sağlıyor. Silahın odadan çıkması için odadakilerin acemiliklerini ön plana çıkarıyor, ancak bu seyirciyi kandırmaya yetmiyor. Keza, filmin finalinden kısa bir süre önce de bu durum değişmiyor. Odada kalan gençlerin kurtulabilmesi için bir plan gerekiyor, bu plan hazırlanıyor fakat planın işlemesi için odaya giren kişi sayısının az olması gerekiyor; Saulnier bunun da farkında ve yine zorlama bir sahneyle katillerin bir bölümünü mekandan gönderiyor, seyirci için filmin inandırıcılığı tekrar tekrar sekteye uğruyor. Saulnier'in özellikle kötü karakterleri dazlak kafalı neo-Naziler'den seçmiş olması bir hayli enteresan ve bir o kadar da dahiyane bir tercih. Karakterleri ve hikayelerini anlamamızı sağlayan girizgahın ardından konser salonunda neo-Naziler'e de odaklanan film, seyircinin ilk andan itibaren tarafını seçebilmesi için yol gösteriyor. Bunu yaparken objektif bir tavır takınılsa da seyircinin bilinçli olarak odada kilitli kalan punk rock'çılarla empati kurması sağlanıyor. Üstelik kabul etmek gerekiyor ki, hem bu tercih hem de karakterlerin ağzından anlatılan yan hikayeler, filmle…

Yazar Puanı

puan - 62%

62%

Green Room ile yarattığı beklentiyi karşılayamamış olmasına rağmen büyük bütçeli stüdyo filmlerine direnen ve çekmek istediği filmler için ısrarla düşük bütçelerle çalışmaya devam eden Jeremy Saulnier hala takip edilmesi gereken yönetmenler listemin ilk sıralarında yer alıyor. Green Room'u yönetmenin filmografisinin zayıf halkası olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.

Kullanıcı Puanları: 2.35 ( 3 votes)
62
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi