Korku filmlerine kişisel olarak özel bir merakım vardır. Klişe sahneleri, bir sonraki adımda neyin çıkacağını artık iyice ezberlemiş olmama rağmen hala daha korkarım her bir sahnesinde. İrkilir, hatta dahası bir çoğunu iki parmak arasından flu bir şekilde izlerim. Tabii geçen gün duyduğum korku filmi izlemek kalori yakmaya yardımcı oluyor tezinden sonra daha da bir sempatim arttı diyebilirim.

Aylarca merakla bekleyip sonra sinemaya geldiğinde bir türlü fırsat bulamayıp kaçırdığım bir filmdi Dehşet Kapanı (The Cabin in the Woods). Aynı zamanda 2011 yılının hakkında en çok konuşulan, en çok merak edilen korku filmiydi. Buffy The Vampire Slayer’ın yaratıcısı ve Yenilmezler (Avengers) filminin senaristi Joss Whedon’ın bu beklentinin oluşmasındaki payı inkar edilemez. Dünya çapında milyonlarca hayranı olan bu iki farklı türle anılan Whedon, korku-gerilim türünde bir şaheser beklentisine soktu hepimizi; ama sonuç bana göre tam bir fiyasko oldu.

Korku, gerilim, gizem türlerini barındıran film beş gencin kimsenin uğramadığı bir ormandaki kulübede geceyi geçirmek üzere yola çıkmasıyla başlıyor. Yolda uğradıkları benzin istasyonundaki yaşlı amca onlara, bu ıssız kulübeye yıllardır kimsenin gitmediğini onların da gitmemesinin daha iyi olacağını tembihlese de gençler buna gülüp geçiyorlar. Buraya kadar her şeyin oldukça klişe bir havada ilerlediği bir anda, bu kulübenin aslında sanılan kadar klişe olmadığını ve bir deneyi andıran şekilde izlendiğini öğreniyoruz. İzleyicinin bildiği, fakat gençlerin bilmediği bu durum karşısında, izleyenlerin kendilerini suçlu hissetmesi ve bu suça ortak olduğunun farkına varmaları amaçlansa da bu, başarısız bir çabadan öteye gidemiyor.

Gençler yer altındaki bodrumda bulunan eşyalar içerisinde buldukları günlüğü okuyarak, geçmişte burada öldürülmüş bir genç kızın varlığından haberdar olurlar. Tüm bunlar olurken ürkütücü ögelerin seyirciyi içine alacağı bir anda, film buna izin vermez ve ansızın değişen bir sahneyle izleyicileri laboratuvar ortamındaki bir partinin ortasına atıverir. Anlamlandırma çabasıyla boğuşan izleyiciyse bir sonraki adımında 80’lerin kült alacakaranlık kuşağı efektlerini aratmayacak bir zombi doğuşu sahnesine tanıklık eder. Tüm bunlar bilinçli tercih edilmiş klişeliğin en bayağı halini sunarken aslında bir bakıma eski korku filmlerine de saygılı bir duruşu temsil ediyor. Senarist Joss Whedon Buffy’deki tarzını tamamen buraya da taşımış görünüyor. Şöyle ki film ilk andan itibaren televizyon yayını için çekilmiş düşük bütçeli, ucuz fantastik gerilim dizilerini andırıyor. Yani diyeceğim o ki Whedon buradaki hikayesini tek bir film yerine, bir seriye yaysaymış Buffy gibi sekiz sene daha idare edecek bir dizi çıkarırmış. Ama bu şekilde ne yazık ki yarım yamalak kalmış absürt bir korku komedi olmaktan öteye gidemiyor.

Filmde daha önce Thor olarak karşımıza çıkan Chris Hemsworth ve konuk oyuncu Sigourney Weaver dışında kayda geçecek bir oyuncu ve oyunculuk yok. (Hemsworth’ün de çok kayıtlık olduğu söylenemez ya neyse…) Uzun bir bekleyişin ardından izlediğim ve sonrasında bende hayal kırıklığı yaratan film, diğer korku filmlerine saygıyla el sallayıp, ustaca göndermeler yapsa da genel itibarıyla vasatın üzerine çıkamıyor. Yine de Whedon’a karşı özel hayranlığınız varsa ya da korku filmi arşiviniz için izlemenizi tavsiye edebilirim.

Keyifli seyirler… 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi