Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 2692 ) test
Kuzeyliler
De noorderlingen
1992 - Alex van Warmerdam
108
Hollanda
Senaryo Alex van Warmerdam
Oyuncular Jack Wouterse, Annet Malherbe, Rudolf Lucieer

De Noorderlingen

Hollanda’nın bir nevi tiyaro şefi konumunda olan ve ressam kişiliğiyle de tanınan Alex Van Warmerdav, Borgman filmiyle büyük çıkışını yapmış olsa da filmografisi sinefilleri yakından ilgilendirebilecek başyapıtlar içeren bir yönetmen. Bu yazıda ele alacağımız De Noorderlingen, yani Kuzeyliler ise bunlardan biri.

Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasına 38 yıl aradan sonra kabul edilen ilk Hollandalı yönetmen olan Alex Van Warmerdav, Borgman filmiyle yaptığı çıkışa kadar Türkiye de dahil olmak üzere dünya çapında çok tanınan bir yönetmen değildi. Oysaki Warmerdav, aldığı güzel sanatlar eğitimiyle yazı yazmaya başlamış ve ardından kendini tiyatroda bulmuştu. Günümüzde halen daha ressamlık da yapan yönetmen, sinemayla olan ilişkisini ise tüm bu sanatsal hassasiyetin bir bütünü olarak tanımlıyor ve yönettiği filmlerde de bu hassaslığın verdiği titizlikle ilerliyor. Yıllar geçtikçe film çekmekten daha da fazla tat aldığını belirten yönetmen, tiyatrodan kaçmanın kendisi için mümkün olmadığına ise verdiği her röportajda dikkat çekiyor.

İlk yönetmenlik deneyimi olan Abel’le olumlu eleştiriler alan Alex Van Warmerdav’ın ikinci filmi olan De Noorderlingen, eleştirmenlerce başarılı bir yapım olarak değerlendirilmişti; ancak birçok başarılı yönetmenin olduğu gibi Warmerdav’ın da, eski dönem yapıtları yeterince bilinirlik kazanmış durumda değil. Oysaki De Noorderlingen, bu yazıda da değerlendirmeye aldığımız gibi, yönetmenin sahip olduğu sanat becerilerini harmanlayarak ortaya koyduğu eleştirel bir film olarak karşımıza çıkıyor ve dolayısıyla dikkate alınmayı hak ediyor.

Deklanşör ve açılan perde

“Çok kasvetli görünüyorsun. Umut dolu bakmalısın.

Umut dolu mu, ne için?

Gelecek için elbette.

Fotoğrafçının bu sözleri üzerine, kamera karşısında kucağında bebeğiyle duran genç anne ile yanındaki baba gülümser ve deklanşöre basılır. Böylece Kuzeyliler’in afiş çalışması tamamlanmıştır. Bir sonraki sahnede, bu fotoğrafla ilan panosunda gördüğümüz “1958 teslim tarihli 2000 konut” sloganı ise, ne tür bir film izleyeceğimize dair ipuçlarını vermiştir. Bir reklam çekimi olsa dahi teatral bir giriş havası veren bu sahnenin ardından, “perdeler açılır” ve film başlar.

Umut dolu reklam çalışması tabii ki yalnızca fotoğraf üzerinde kalır. Nitekim Warmerdav,  1960 yılında kendimizi bilinmezliğin ortasında tek sokaklık bir yerleşim bölgesinde bulmamıza neden olur. Hayat işareti bulunmayan uçsuz bucaksız bir alanla çevrilmiş bu sokak, unutulmuşluğun ortasında yaşayanların yeridir. Sokak, perde kapatma gereksinimi bile çok ender durumlar dışında duyulmayan, her şeyin ortada yaşandığı ve herkesin pencereleri ardından birbirini dikizlediği bir yaşam alanıdır. Zaten ortada olan hayatın saklı kalan gizlerini ise, tüm mektupları okuyan postacı izleyicinin gözleri önüne sermektedir.

Bunca röntgenciliğin yaşandığı sokakta her şeyin ortada olmasına karşın, yaşam ise sanki başka bir yerde saklanıyor gibidir. Zira hali hazırda ortada olan onca bilgiye karşın, her biri ayrı “absürt” kişiliğe sahip olan karakterler, hayatlarının bilinmeyen anlarını ya da zaman zaman okuyamadığımız düşüncelerini başka bir noktada saklıyor gibidirler. Peki neresi olabilir bu? Pazar günleri toplu halde gidilen kilise, belki? Zira kilise ziyareti amaçlı yapılan yolculukların film boyunca tanık olduğumuz sahneleri, yalnızca duraktaki bekleyiş ve otobüsten iniş anlarıdır. Dolayısıyla izleyici için kilisede gerçekleşenler tam bir muammadır ve film boyunca gizli kalan tek nokta da bu olur. Bu ziyaretlerde yaşananlar, yapılan ayinler ve çıkartılan günahlar nelerdir? Her şeyin ortada yaşandığı bir sokakta, bu soru cevapsız olarak kalacaktır.

Küçücük bir yerleşim alanı olan bu sokağın hemen yakınında ise bir cennet noktası vardır. Kimi sakinlerin sokak yaşamından kaçmasını ve adeta nefes almasını sağlayan bu cennet noktası, ormandır. Sokaktaki yaşamın gerçekliğinden ve banalliğinden korunmak için sığınılan bir yer  niteliğinde olan bu orman, avcılık yapan bekçi tarafından korunmaktadır. Oluşturduğu kuralları, elindeki tüfeğin gücüyle bir asker edasıyla uygulamaya çalışan avcının ise orman içindeki doğal hayatı ve hayal dünyasını engellemekte çok da başarılı olduğu söylenemez. Zira kendisi bu doğallığı zorbalıkla yok etmeye çalışsa da, uygulamaya çalıştığı direktifler başkaları tarafından yıkılmaya çalışılacaktır; ancak yine de orman, filmin başlarında simgelediği masumane imajını zamanla kaybedecektir. Zira kimileri tarafından sokağın kirliliklerinin saklanılmaya çalışıldığı bir yer haline gelecektir.

Kasap ve şiddet

İki ucu uçsuz topraklara açılan bu küçük sokağın dükkanı ise tektir; o da kasap! Bir market yerine sokakta yalnızca bir kasabın bulunması ise yersiz değildir. Nitekim kesilen ve tüketilen etlerle beraber açgözlülük ve şiddeti simgeleyen bu dükkanın sahibi de şiddete meyilli bir karakter olduğundan, dükkan ve sokakla adeta bütünleşir. Kasap, cinsel isteklerine karşılık vermeyen dindar eşiyle yaşadığı problemler dolayısıyla sokaktaki tüm sessizliğin içerisinde bitmek bilmeyen bir huzursuzluğun simgesi haline gelir. Dindar karısının her şeyden bıkıp kendini St. François’ya adaması ve oruca başlayıp ölümü beklemesi üzerine ise kasap, cinsel dürtülerini karşılayabilme arayışına girer. Bu noktada onu tatmin edebilecek yegane kişi ise, kendi hayatında da benzer dertten muzdarip, avcının karısı olan Elisabeth olur. Zira Elisabeth’in orman bekçisi olan kocası Anton, ormanı koruyabilmek adına ciddi bir çaba harcarken, eşiyle olan ilişkisinde ise büyük bir isteksizlik yaşamaktadır.

Sokağın bu iki farklı “güç simgesi” olarak gösterilen avcı ve kasap karakterlerinin güç dengesi zaman zaman bozulsa da; bu iki karakterin ortak olan yanı, ikisinin de aslında aciz  olan yönlerinin ağır basmasıdır. Bu acizlik, kasap için cinsel dürtülere karşı koyamamak ise, avcı için de tam tersi olarak bu dürtülere cevap verememektir. Dolayısıyla yaşanan bu kaçak ilişki, sokakta saygınlık uyandıran avcı ile, nefret uyandıran kasap arasındaki çelişkiden doğan bir denge halini alır.

Dünyanın geri kalanıyla bağlantı

Bilinmezliğin ortasındaki bu tek sokaklık yerleşim yerinde, halkın dış dünyayla bağlantı kurmasını sağlayan ise iki yöntem vardır: Radyoda geçilen haberler vasıtasıyla Afrikalı lider Lumumba hakkında edinilen bilgi ve “şehre” gelen misyonerler aracılığıyla açılan sergi. Misyonerlerin yaptığı sergide her şeyden öte dikkat çekici olan, bir hayvanmışçasına kafese tıkılan Afrikalı vatandaştır. Farklı coğrafyadan olan bir insanın bu şekilde sergilenmesi, yüzyılın tarihine yapılan sert bir eleştiridir. Bu duruma sessizce isyan eden kişi ise, “şehrin” yaşayanları arasında belki de en geniş vizyona sahip olan Thomas, yani kasabın oğlu olur. Thomas, aile içinde yaşanan şiddetten her seferinde kaçmaya çalışan ve kendisini radyodan duyduğu haberlerle yarattığı dünyaya vermeye çalışan bir çocuk olarak, “şehirde” yaşayanlar arasında en bilinçli kişi olarak karşımıza çıkar. Bu bilinçlilik her ne kadar çocuksu dünyasından ileri gelse de, aslında çocukluk ve ergenlik döneminde var olmayan önyargıların ne derece değerli olduğunu da gözler önüne serer. Zira bilinçli olmaya çabaladığımız ve yetişkinlik adını verdiğimiz yıllar, çocukluğun bu önyargısız dönemini çoktan geçmemize karşın, tekrar o aşamaya dönmek amacıyla kat etmeye çalıştığımız yollar bütününü oluşturur. Dolayısıyla saf ve hayalperest karakteriyle gerçekçi dünyaya gösterdiği tepki Thomas’ı, filmin bir nevi merkezine koyar. Zira Thomas, radyodan dinlediği ve özlem duyduğu “başka diyarlara”, misyonerlerin açtığı sergi aracılığıyla ulaşır ve kurduğu hayallerini bir nevi gerçekleştirir. Afrikalı’yı kafesten kurtaran Thomas, aynı zamanda tanıştığı su perisinin de desteğiyle dünyasını genişletecek ve orman bekçisine direnecektir.

Yönetmenin kendi çocukluk anılarından yola çıkarak yazdığı bu senaryo, kimilerine göre Hollanda’nın 1960’lı yıllarda sahip olduğu imajı anlatıyor. Nitekim yönetmen Warmerdav da, 9 yaşındayken tek sokağı olan bir yere taşındıklarını, diğer sokakların ise orada yaşadıkları uzun yılların ardından yapıldığını belirtiyor. Dolayısıyla De Noorderlingen’e, çekildiği dönemin yakın geçmişine ayna tutan bir yapım olarak da bakmak mümkün.

Alex Van Warmerdav’ın çizgisinin oldukça belli olduğu, bunun yanında Jacques Tati etkilerinin de hissedildiği film, başarısını yönetmenin uğraştığı birçok sanat dalını tek bir potada eritmesinde buluyor. Sürrealist olarak tanımlanabilecek yapım, içinde barındırdığı eleştirel bakışla çok yönlülük kazanıyor. Dolayısıyla De Noorderlingen, Alex Van Warmerdav’ın yeni dönem filmlerinin yanında, geriye bakıp değerlendirilmesi gereken bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol