“Bir sanatçı resim yapar ve kimse onu bu konuda rahatsız etmez. Sadece siz ve resminiz. Benim için filmin de böyle olması gerekiyor.”

David Lynch

İki yıl önce kendisiyle yaptığımız bir röportajda Alman yönetmen Christian Petzold, Viyana Film Müzesi yöneticisi Alexander Horwath’ın bir sözünü aktarmıştı: “Yönetmenler üçe ayrılır; ressamlar, müzisyenler ve yazarlar.” Petzold kendisini bir yazar olarak görüyordu; Godard bir müzisyen, David Lynch ise bir ressamdı. Bu benzetme, David Lynch’in ressamlıktan yönetmenliğe geçen bir sanatçı olmasından dolayı söylenmiş olabilir ama Lynch’in 40 yılda yarattığı sinematik evrenin hikayelerden çok, onu gölgede bırakan imgelere borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Filmografisini film film ele almak yerine imgeler, çağrışımlar ve cevapsız sorular üzerinden incelemek bana her zaman daha mantıklı bir çaba gibi görünür.

David Bey, Ne Yapıyorsunuz?

2006 yılında çektiği Inland Empire filminden sonra uzun metrajlı kariyerine ara veren Lynch, düşündüğümüzün aksine sanattan kopmadı. Resim yapmaya, Moby ve Nine Inch Nails gibi müzisyenlere video klipler çekmeye, kısa filmleri ile kafamızı allak bullak etmeye devam etti. Üstüne iki de müzik albümü çıkardı! David Lynch: Yaşam Sanatı – David Lynch: The Art Life belgeseli de usta yönetmeni evinin terasında küçük kızıyla beraber resim yaparken kadraja alıyor. Lynch bazen kendisini resmine kaptırıyor, bazen bir sigara yakıp belki de bizi dehşete nasıl düşüreceğini tasarlıyor. Geceleri mikrofonun başına geçip çocukluğundan başlayarak hayatını anlatmaya koyuluyor. Bu noktada oluşabilecek bir yanılgıyı baştan bertaraf etmek lazım: David Lynch: Yaşam Sanatı, yönetmenin filmleri üzerine bir belgesel değil. Özellikle de uzun metraj kurmaca filmlerinin adı bile geçmiyor. Belgeselin bambaşka bir derdi var; Lynch’in ilk filmi olan Eraserhead’i tasarlayana kadar geçirdiği süreçleri, çocukluğunu, gençliğindeki aile hayatını ve sonrasında tutkuyla bağlandığı resim sanatının onda bıraktığı izleri takip etmek. Kısacası bir sanatçının ortaya çıkışını tetikleyen anları yakalamaya çalışmak. Yapılmaya çalışılan şey hiç de kolay değil; özellikle de kelimelerden ziyade imgelerle yaşayan bir yönetmenden bunu talep ediyorsanız işiniz daha da zor. Belgeseli değerli ya da bir bakıma önemsiz kılacak unsurlar da, açıkçası Lynch’in iki dudağının arasından çıkacak sözlere bağlı kalıyor. Elde edilen sonuç ise çoğunlukla tatmin edici, sanatçıyı öncelikle bir insan olarak ele alan ve onu tüm çıplaklığıyla yansıtan – ve hatta tuvale dökebilen- cinsten oluyor.

David Lynch: Yaşam Sanatı – David Lynch: The Art Life: Kendine Ait Bir Oda

Lynch için geçmiş, bir Ahit sandığı işlevi görüyor. Ondan sürekli olarak besleniyor ama bir bakıma bu sandığın her açılışı da bir lanetin ortaya çıkışı anlamına geliyor. Bu lanet ise, Lynch’in bizzat kendi imgeleri tarafından kuşatılması. Yönetmen ise sanatçı yönü ile bu laneti adeta insanlarla paylaşıyor; resim, müzik ve özellikle de sinema formatında. Filmlerini etkileyen banliyö hayatı, onun hem en mutlu günlerini hem de iki sokak ve bir caddeden oluşan devasa dünyasının karanlık yönlerini barındırıyor. Bir sahnede Lynch, oldukça soğuk bir ses tonuyla bir akşam vakti sokakta kendisine doğru yürüyen çıplak bir kadın imgesinden söz ediyor. Bu an, belki de Lynch için cinsellikle ilk tanışma anı olurken aynı zamanda korku dolu bir ana dönüşüyor. Diğer yandan anlatmaya başladığı bir hikayeyi, çok ürkütücü olması nedeniyle yarıda bırakıyor. Tekrar tuvalinin başına dönüyor, tüm korkusunu oraya yansıtıyor ve izleyici ile paylaşıyor.

Lynch sinemasının izleyiciyi tutsak haline getiren yapısı da bu paylaşım amacından kaynaklanıyor gibi. Bir yandan izlediğimizi sorguluyoruz ama bunun bir önemi yok; her şey beynimize yerleşen bir resme, anıya dönüşüyor. Yönetmenin resimden sinemaya geçiş kararını vermesi ise neredeyse bir vahiy gelme sekansını andırıyor. Yaptığı bir bahçe tablosunda bitkilerin, gerçekten esen bir rüzgar ile hareket ettiğini düşünüyor. “Oh, hareket eden bir resim” diyor ve hepsi bu. Kendi sözleriyle, kırk yıllık bir sinema mirası oluşturmasının tek sebebi bu aydınlanma. Bir bukalemun edasıyla; el attığı her sanat dalına kendisini adapte eden ve kendine ait bir odanın temellerini atan yönetmen, Yaşam Sanatı -ya da “Sanat Yaşamı mı” olmalıydı?- ifadesindeki iki kelimenin de hakkını veriyor ve birbirinin içine geçirmeyi başarıyor.

Sanatçının yaşamını anlatırken; hem onun popüler kültüre mal olmuş eserlerine göz kırpmaktan sakınan, hem de kendi içinde direkt anlamlı bağlantılar kurmaktan kaçınarak kendisini bir popüler kültür güzellemesine dönüştürmemek için mücadele eden David Lynch: Yaşam Sanatı’nın bazı anlarda gücünü kaybettiği ve izleyiciyi anlatıdan uzaklaştırdığı söylenebilir. Belgeselin; bir bütünün içinden özel olan parçaları alırken, onunla birlikte çok da ilgi çekici olmayan materyalleri de perdeye taşımak ya da tekrara düşmek gibi sıkıntılı tarafları da var. Fakat Kickstarter üzerinden filmini fonlayan Jon Nguyen’in, Rick Barnes’ın ve Victoria filminin de kurgusuna imza atan Olivia Neergaard-Holm’un çabalarının sonuçsuz kaldığını söylemek, tamamen haksızlık olacaktır. Bir ressamın, eserlerini hareketli imgelere dönüştürmesi gibi sözlerinin de hakkıyla görsel bir dünyaya taşınması hiç kolay değil. David Lynch: Yaşam Sanatı ise bu hedefi çoğunlukla tutturuyor ama daha da önemlisi; ekran personasının arkasında yer alan gizli alanı bir saha araştırmacısı özeniyle didik didik ediyor. Yeri geldiğinde müzik kullanımı ile yönetmenden aşina olduğumuz atmosferden küçük anlar sunuyor, bazen ise bilincimizi savunmasız bir biçimde onun görsel kabuslarıyla baş başa bırakıyor. Twin Peaks ile ekranlara dönecek olan yönetmenin, hikayesini anlatma konusunda ne kadar istekli olduğu sorusunun cevabını ise izleyiciye bırakıyorum.

"Bir sanatçı resim yapar ve kimse onu bu konuda rahatsız etmez. Sadece siz ve resminiz. Benim için filmin de böyle olması gerekiyor." David Lynch İki yıl önce kendisiyle yaptığımız bir röportajda Alman yönetmen Christian Petzold, Viyana Film Müzesi yöneticisi Alexander Horwath’ın bir sözünü aktarmıştı: "Yönetmenler üçe ayrılır; ressamlar, müzisyenler ve yazarlar." Petzold kendisini bir yazar olarak görüyordu; Godard bir müzisyen, David Lynch ise bir ressamdı. Bu benzetme, David Lynch’in ressamlıktan yönetmenliğe geçen bir sanatçı olmasından dolayı söylenmiş olabilir ama Lynch’in 40 yılda yarattığı sinematik evrenin hikayelerden çok, onu gölgede bırakan imgelere borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Filmografisini film film ele almak yerine imgeler, çağrışımlar ve cevapsız sorular üzerinden incelemek bana her zaman daha mantıklı bir çaba gibi görünür. David Bey, Ne Yapıyorsunuz? 2006 yılında çektiği Inland Empire filminden sonra uzun metrajlı kariyerine ara veren Lynch, düşündüğümüzün aksine sanattan kopmadı. Resim yapmaya, Moby ve Nine Inch Nails gibi müzisyenlere video klipler çekmeye, kısa filmleri ile kafamızı allak bullak etmeye devam etti. Üstüne iki de müzik albümü çıkardı! David Lynch: Yaşam Sanatı – David Lynch: The Art Life belgeseli de usta yönetmeni evinin terasında küçük kızıyla beraber resim yaparken kadraja alıyor. Lynch bazen kendisini resmine kaptırıyor, bazen bir sigara yakıp belki de bizi dehşete nasıl düşüreceğini tasarlıyor. Geceleri mikrofonun başına geçip çocukluğundan başlayarak hayatını anlatmaya koyuluyor. Bu noktada oluşabilecek bir yanılgıyı baştan bertaraf etmek lazım: David Lynch: Yaşam Sanatı, yönetmenin filmleri üzerine bir belgesel değil. Özellikle de uzun metraj kurmaca filmlerinin adı bile geçmiyor. Belgeselin bambaşka bir derdi var; Lynch’in ilk filmi olan Eraserhead’i tasarlayana kadar geçirdiği süreçleri, çocukluğunu, gençliğindeki aile hayatını ve sonrasında tutkuyla bağlandığı resim sanatının onda bıraktığı izleri takip etmek. Kısacası bir sanatçının ortaya çıkışını tetikleyen anları yakalamaya çalışmak. Yapılmaya çalışılan şey hiç de kolay değil; özellikle de kelimelerden ziyade imgelerle yaşayan bir yönetmenden bunu talep ediyorsanız işiniz daha da zor. Belgeseli değerli ya da bir bakıma önemsiz kılacak unsurlar da, açıkçası Lynch’in iki dudağının arasından çıkacak sözlere bağlı kalıyor. Elde edilen sonuç ise çoğunlukla tatmin edici, sanatçıyı öncelikle bir insan olarak ele alan ve onu tüm çıplaklığıyla yansıtan – ve hatta tuvale dökebilen- cinsten oluyor. David Lynch: Yaşam Sanatı – David Lynch: The Art Life: Kendine Ait Bir Oda Lynch için geçmiş, bir Ahit sandığı işlevi görüyor. Ondan sürekli olarak besleniyor ama bir bakıma bu sandığın her açılışı da bir lanetin ortaya çıkışı anlamına geliyor. Bu lanet ise, Lynch’in bizzat kendi imgeleri tarafından kuşatılması. Yönetmen ise sanatçı yönü ile bu laneti adeta insanlarla paylaşıyor; resim, müzik ve özellikle de sinema formatında. Filmlerini etkileyen banliyö hayatı, onun hem en mutlu günlerini hem de iki sokak ve bir caddeden oluşan devasa dünyasının karanlık yönlerini barındırıyor. Bir sahnede Lynch, oldukça soğuk bir ses tonuyla bir akşam vakti sokakta kendisine doğru yürüyen çıplak bir kadın imgesinden söz ediyor. Bu an, belki de Lynch için cinsellikle ilk tanışma anı olurken aynı zamanda korku dolu bir ana dönüşüyor. Diğer yandan anlatmaya başladığı bir hikayeyi, çok ürkütücü olması nedeniyle yarıda bırakıyor. Tekrar tuvalinin başına dönüyor, tüm korkusunu oraya yansıtıyor ve izleyici ile paylaşıyor. Lynch sinemasının izleyiciyi tutsak haline…

Yazar Puanı

Puan - 73%

73%

Bir bukalemun edasıyla; el attığı her sanat dalına kendisini adapte eden ve kendine ait bir odanın temellerini atan yönetmen, Yaşam Sanatı -ya da “Sanat Yaşamı mı” olmalıydı?- ifadesindeki iki kelimenin de hakkını veriyor ve birbirinin içine geçirmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 2 votes)
73
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi