Jacob T. Swinney Vimeo sayfasında yeniden bir video yayınladı. ‘Not Directed by David Lynch’. Bu sefer ki videosunda Swinney David Lynch’in üzerine eğiliyor. Usta yönetmenin bugüne kadar belki de göz ardı edilmiş olan bir özelliğine değiniyor. Videoyu metaforlaştırırsam değinilen konu için Lynch kelebek olarak karşımıza çıkıyor. Lynch’in bir kanat çırpışı ile birçok fırtınalar kopuyor ve Swinney bunu çok net bir şekilde izleyiciye sunuyor. 

1924 yılında André Breton sürrealizmin manifestosunu yayınladığında belki de büyük bir dalga yaratacağını bilmiyordu. Edebiyatta, müzikte, resimde ve sinemada çığırlar açan bir sanat akımı haline dönüşen sürrealizm, kendini realitenin dışında konumlandırdı. Realitenin dışında konumlandırdı dememin sebebi ise akımın aslında dünyayı başka bir gözle görme, gördükleri ve varolan dünya arasında ayrım yapma çabasından geliyor. Bununla beraber özellikle gerçek demek dışında realite kelimesini kullanmam da benim bu ayrım için kendi yolumda eklediğim bir nokta. Türkçe’de gerçek kelimesi ikililik barındırıyor. Gerçek dediğimiz zaman kelime biz öyle çağırmasak da iki anlam ile geliyor. İlk olarak hakikat, doğruluk anlamı ile gelen gerçek aynı zamanda sahicilik, mevcudiyetlik, asıllık anlamını da bünyesinde barındırıyor ve bu benim bahsettiğim ikililiğe neden oluyor Türkçe’de. Çünkü benim bu yazıda bahsettiğim ve bahsedeceğim ‘gerçek’ bir doğruluğun portresi değil. Doğru veya yanlışın olmadığı bir yerden konuşuyorum ben, mevcudiyetin, sahiciliğin olduğu bir pencereden bakmaya çabalıyorum. Bu yüzden bu yazıda yapacağım ilk ayrım gerçeği ayırmak oldu. Gerçek için realite kavramını kullanıp bir yargının olmadığı sadece var olmanın mevzu bahis olduğu alanda konumlanacağım.

Breton’un yayınladığı manifestoyla beraber realite bir kırılma anı yaşadı. Özellikle sanat alanında bu kırılmaya büyük bir yankı ile karşılık verildi. Max Ernst, Giorgio de Chirico, Salvador Dali gibi isimler ve daha birçoğu elbette sürrealizmi görselleştirdi. Bu şu yönden önemliydi, görselleşmesi en zor olan alanın görselleşmesinden bahsediliyordu. Realitenin dışındaki bir alanın, var olmayan bir alanın görselliğe yani var olmaya indirgenmesi bir çeşit paradoks oluşturuyordu. Fakat bu sanatçılar bu paradoksu yenmenin bir yolunu buldular. Realitenin verdiği üretim araçlarını kullanarak, realitenin dışını yansıttılar. İçerinin dışarıya hakim olmasını engelleyerek içeriyi dışarıyı anlatmak için kullanıp içeriyi araçsallaştırdılar. Böylelikle realite özneler alanı olmaktan çıkıp sadece bir araç sıfatına sahip oldu. Böylelikle realitenin sınırlarının dışındaki alan özneleşti, sanatın alanına dahil oldu. Ve elbette bu dışarısının en büyük esin kaynağı ve mekanı rüyalar oldu. Sanatçılar rüyalarını resmetmeye çabaladılar, rüyalar diyarının kapılarına bir aralık bırakmaya çabaladılar. Bunun en güzel örneklerinden birini de Cihat Burak’ın I. Ahmed’in Rüyası tablosudur. İçerisinin ve dışarısının kavgasını ressam hem figürlerle hem de orantılar ile çok net bir şekilde vermiş, bakan gözler kendini içeride sanarken aslında dışarıda olduğunun yüzüne vurulmasını beklemektedir.

Rüya, realite, içerisi ve dışarısı denilince elbette akıl yürütmeye gerek bile duymadan akla gelen diğer nokta Freud’un başını çektiği psikanalitik ve bilinçdışı oluyor. Bilinçdışının ve aynı zamanda Yung’un bahsettiği gölge kavramının bize öğrettikleri en büyük şeylerden biri sanırım benliğin katmanları ve bu katmanların bilinmezliği olmuştur. Bilinç ve bilinçdışının katmanlar halinde iç içe geçmiş olması, aynılık ile farklılığı beraber barındırıyor olmalar yine rüya ve realite ayrımına sürüklüyor beni. Tüm bu farklılıkların olduğu alanların yine bir kesişim kümesi olmasıyla beraber ortak etkilerin olduğunu düşünüyorum ve bu ortak etkilerden, tesirlerden en büyüğünün korku olduğunu düşünüyorum.

Korkunun sebebini bilmeksizin bir şeyden korkmanın açıklamasını yaparken çoğu kişi bilinçdışına atfeder bu korkuyu. Hastalıktan korkmak veya hastalık hastası olmak belki de bilinçdışında kişinin narsist duygular beslemesi ve kendisine ‘aşırı’ değer vermesinden gelmektedir. Tıpkı bunun gibi de belki rüyada düştüğünü görmek ve bundan korkmak kişinin realitede deneyimlediği bir fitilin kalıntılarıdır. Tüm bu bağ aslında insan için büyük bir fay hattı gibidir. Bu fay hattına basmak derin etkiler ve sonuçlar yaratabilir. Elbette her insan bu fay hattından kaçmıyor hatta başka başka alanlarda daha da bunun üzerine gidiyor. Tıpkı sinemada olduğu gibi. Dali’nin yakın arkadaşı olan ve yine sürrealizm akımından etkilenmiş olan Luis Buñuel gibi. Ve hatta yine çağımızın tüyler ürperten adamı David Lynch gibi.

David Lynch ve Stockholm Sendromu 

David Lynch günümüzün ‘korkulu’ adamı. Filmlerini izleyenler eminim ki bir korku filmi izliyorum dememişlerdir veya yönetmenin filmlerini korku filmleri listesinin altına koymamışlardır ama yine eminim ki korkmuşlardır. Çünkü Lynch izlerken yanımızdaki insana sokulmamız için ya da battaniyenin altında kaybolacak kadar küçülmemiz için tam da aradığımız adam. Korku ögesini kullanmadan izleyiciyi başarılı bir şekilde gerilimin kucağına atması ise benim kanaatime göre tam da yine ayrım noktasından geliyor. Rüyanın, realitenin dışının getirdiği o bilinmezliği Lynch tekrar sürrealist ressamlar gibi realiteyi bir üretim aracı olarak kullanarak karşımıza çıkarıyor. Bu bilinir dünyanın sınırlarında karşımıza çıkan bu bilinmezlik dünyası ve onun getirdikleri tüylerimizi diken diken ediyor, ensemizde soğuk bir nefes duymamıza neden oluyor. Gölge’mizde kalmış olan gizli benliğimizin ya da bilinçdışımıza bilinçsiz bir şekilde gömdüğümüz; korkularımızı, arzularımızı bir anda beyazperdede görmek bizi rahatsız etmesinin yanında kendine çekiyor. Bu yüzden de David Lynch sinemasını Stockholm sendromu gibi görüyorum. Bizi kaçıran veya hapseden insana bir süre sonra nedenini bilmediğimiz bir empati ve sempati duymamız ve bunun sonucunda o kişiye karşı bir şeyler hissetmemiz bence sinema mağarasında Lynch’e karşılık geliyor. Lynch tarafından karanlık mekanımızda tarifsiz alanlara kaçırılıyoruz ki Stockholm sendromu yaşamamamız söz konusu olmaktan çıkıyor.

Tüm bu realite ve ötesinin aynı alanda olmasının kırılma noktasıyla beraber beyazperde başka bir anlam kazandı Lynch sayesinde. Elbette üzerine bir de sendromumuz etkilenince Lynch sadece bir yönetmen olmaktan çıktı ve metamorfoz ile bir kelebeğe dönüştü. Lynch kelebeği bir filmi ile bir kanat çırptı ve sinema tarihinin birçok yerinde başka başka fırtınalar koptu. İşte bu fırtınaları Jacob T. Swinney vimeo sayfasında yayınladığı bir video ile bizimle buluşturdu. Not Directed by David Lynch isimli video Swinney’in bu serisinde yayınladığı ikinci video. İlk videosu Terrence Malick üzerine olmuştu ve o videosunda da Swinney iyi bir iş çıkarmıştı. Serinin ikinci videosunda ise Swinney, Lynch tarafından etkilenmiş olan filmlerden sahneleri kolaj yapmış ve bir senfoni uyumu içinde karşımıza çıkarmış. Pi, Donnie Darko, Beyond the Black Rainbow , Irréversible ve Jacob’s Ladder ‘in içinde bulunduğu sekiz filmi kullanarak hazırladığı videoda Swinney bize kırılmanın etkilerini gösteriyor. Lynch’in başlattığı diyemesem de devraldığı andan itibaren ustalık ile işlediği realite ve ötesi kırılmasının yarattığı etki videoda çok iyi bir şekilde gözlemleniyor. Elbette yönetmenin etkilediği filmler ve yönetmenler listesi çok daha uzun olur anca bu sekiz filmde de Lynch’in sürrealizmi ve o kelebek etkisini görebiliyoruz.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi