Anglosakson Emprizmi’nin zirvelerinden biri olan ve bugün doğum gününü kutladığımız David Hume, 1700’lü yılların ortalarında Edinburgh’ta yaşamış oldukça önemli filozoflardan biridir. Kıta Avrupası’nda Descartes’la başlayan rasyonalizmin karşı cephesi olarak John Locke’un devamcısı olan Hume; öylesine etkili bir felsefi dizge yaratmıştır ki daha sonra gelen felsefe dünyasının en ünlü isimlerinden ve bir rasyonel olan Immanuel Kant, kendisiyle ilgili olarak “Beni dogmatik uykumdan uyandıran kişidir.” demiştir. Hume’un bu, son derece büyük önemi; temelde zihin üzerine ortaya koyduğu radikal fikirlerden ileri gelir. Bizim yazımıza konu edineceğimiz fikriyse bellek ve imgelem ile ilgili olanları.

Hume insan zihnini rasyonel düşünürlerden farklı olarak doğuştan gelen, statik şey gibi görmez. Ona göre zihin başta boş ve her zaman dinamik, yani akışkandır. Hume’a göre zihin farklı eklemeler ve akışlardan oluşur. Bu, zihnin akışkan düşüncesini bellek ve imge mefhumları üzerinden anlatır. “Bellekteki tasarımlar imgelemdekilerden çok daha diri ve güçlüdür; ayrıca bellek, nesnelerini imgelemin kullandığı tüm renklerden çok daha belirgin renklerle resmeder. Geçmiş bir olayı hatırladığımızda, olayın tasarımı zihnimize güçlü bir şekilde akar; imgelemde ise algı silik ve durgundur; nitekim, zihin tarafından uzun bir süre boyunca sağlam birörnek olarak korunamaz.

Hume’un bu ortaya koyduğu yaklaşım, içinde bulunduğu dönemde çok büyük bir değişikliğe yol açmasa da yaklaşık 200 yıl sonra bir Fransız düşünür, Henri Bergson bu fikirden yola çıkarak daha önce görülmemiş bir zaman kavramı getirecektir. İnsan algısını, doğal olarak da zihnini ön plana alan Bergson; Hume’un akışkan zihin fikrinden yola çıkarak zamanı da akışkan bir yapıda tanımlar. Yani ona göre geçmiş ya da gelecek zaman diye bir şey yoktur. Yalnızca şimdiki zaman vardır ve geçmişle gelecek şimdiki zamana doğru akarlar. Burada Bergson’un ortaya koyduğu fikirdeki Hume etkisi oldukça belirgin bir şekilde gözükmektedir. Durgun ve zayıf olan imgelem, birey tarafından hatırlanmaya çalışılır ama hiçbir zaman tam ve bütün değildir. Yani şimdiye akmaz, birey onu şimdiye getirmeye çalışır. Bellekse diri ve canlıdır. O, birey istese de istemese de herhangi bir anda şimdiye oldukça güçlü bir şekilde akar ve şimdiyi zapt eder. Bergson’un felsefesinden bellek, geçmişin şimdiye akarak onu zapt etmesi olarak ele alınır. Peki bunu anlamı nedir?

Hume’un bellek mefhumundan yola çıkan Bergson’un zaman kavramı tam olarak şöyle radikal bir sonuca evrilir, zamanı bükmek. Çünkü daha önce zaman düz bir çizgi üzerinden, bazen kesilen veya kırılan tek bir parça olarak görülüyordu. Doğal olarak bu klasik zaman tanımında ancak zamanı kırabilirdiniz fakat Bergson bize bükmeyi vadeder ki bunun en belirgin olarak örneği de sinemada karşımıza çıkar.

Sinema ve bellek kavramları mevzu bahis olduğunda genellikle hemen Alain Resnais’nin 1959 yapımı Hiroşima Sevgilim (Hiroshima Mon Amour) filmi akla gelir fakat bizim burada ortaya koyduğumuz düşüncenin tam anlamıyla eksiksiz temsilcisi Theodoros Angelopoulos olacaktır. Özellikle Yunan Mitolojisi ve kişisel olarak 68 kuşağı ile olan bağları vesilesiyle oldukça güçlü bir belleğe sahip olan Angelopoulos, şimdiki yani içinde yaşadığı zamanı bu diri ve akışkan belleğiyle birlikte ele alır. Hatta filmografisindeki filmlerden özellikle Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia aioniotita kai mia mera) tam anlamıyla Hume ve Bergson’un ortaya koydukları düşüncelerin eksiksiz bir temsiliyeti gibidir. Ayrıca zamanı bükmenin ne anlama geldiğini de anlamak için mükemmel bir örnektir.

Oldukça az ömrü kalmış olan yaşlı Alexandre’nin bir gün sonra hastaneye yatması gerekmektedir. Fakat geçen yılların ardından içine gömüldüğü yalnızlık onu yeteri kadar yorduğu için, gerçekten bunu yapıp yapmama konusunda kararsızdır. İşte yönetmen, Alexandre’nin o hastaneye yatmadan önceki bir gününü anlatır. Fakat o bir gün içinde aynı zamanda Alexandre’nin tüm hayatını yeni baştan görürüz. Tıpkı filmin isminde olduğu gibidir, Sonsuzluk ve Bir Gün. Burada sonsuzluk kelimesinin de ayrı bir anlamı vardır aslında. Ünlü çağdaş Fransız düşünür Foucault, özneyi bireysel olarak değil tarihsel olarak düşünür. Yani aslında her bir “ben” tüm insanlık tarihinin bir benidir. Bu yüzden Angelopoulos, filmlerinde bellek olarak yalnızca 68 kuşağını kullanmaz. Aynı zamanda insanlık tarihinin en eski belleklerinden biri olan Yunan Mitosları’nı da kullanır. Yani yönetmenin sinemasında bellek sadece kişinin belleği değildir, tüm insanlığın belleğidir ve en nihayetinde sonsuzdur. Doğal olarak Alexandre o bir gününde aslında kendisi üzerinden tüm insanlığın sonsuz belleğini yaşar.

Bellekle ilgili bu tarz filmler daha önce de yapılmıştı haliyle, peki Sonsuzluk ve Bir Gün’ü ayrı kılan neydi? Bu tam da zaman kavramı ve ona yaklaşımla ilgilidir. Daha önceki filmlerde bellek durağandır, doğal olarak şimdiye akma gibi bir şey söz konusu olmaz. Haliyle geçmişle ilgili bir anı, flashback olarak verilir. Yani geçmiş zaman ve şimdiki zaman ayrıdır. Fakat Sonsuzluk ve Bir Gün’de böyle olmaz. Filmde hiçbir flashback yoktur. Geçmişle ilgili olarak tüm yaşanmış olanlar sanki şimdide yaşanıyor gibidir. Söz gelimi Alexandre’yi oldukça yaşlı bir adam olarak görürüz fakat bir sahnede kendisinden oldukça genç bir kadına anne der. Burada herhangi bir metafor falan yoktur, gerçekten de o genç kadın onun annesidir. Bellek bilince aktığı yani geçmiş şimdiyi zapt ettiği için geçmişteki bir şeyi şimdide görürüz. Ve tüm film bu şekilde ilerler. Alexandre sabahtan akşama bir günün yaşarken, yani o hiç değişmezken, içinde yaşadığı çevre ve karakterler sürekli değişir. Söz gelimi 1800’lerden bir şair onun olduğu otobüse binebilir. Burada filmin önemi bunu gerçeküstücü bir anlatı ya da az önce dediğimiz gibi bir metafor yaratma amacıyla yapmamasıdır. Yoksa bu tarz zamansal kesişimleri de daha önce gördük ama yapılış amacı tamamen bambaşkaydı.

Tüm bu bahsettiklerimizden sonra yaklaşık 300 yıl önce ortaya koyduğu düşünceleriyle kendisinden yüzlerce yıl sonrasını etkileyebilmiş olan Hume’un değerli düşüncelerine saygı duymamak elde değil. İzlediğiniz filmlerde zaman kullanımına bundan sonra dikkat ederseniz, klasik mi yoksa Bergsonvari mi olduğunu kolayca anlayabilir ve bu düşüncenin altında yatan bellek düşüncesi üzerinden meseleyi çok daha geniş bir çerçevede kavrayabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi