Çağımızın belki de kafası en uçlarda çalışan yönetmeni David Fincher. Aynı zamanda bu yönetmenin, izleyicisini kendisine aşık etmesinin bir başka nedeni daha var; o da şeytani detayları. Bu şeytani detaylar Fincher fimlerine bir kez daha baktığımızda aniden ortaya çıkıyorlar. ‘Bir dakika, bu daha önce burada yoktu’ diyebileceğimiz bir gizem ile Fincher aslında filmlerinin kenarlarına bizim için bir şeyler bırakıyor. Bizimle oyun oynuyor bu kurnaz yönetmen.

Bazen kendinizi güvensiz hissettiğiniz olur mu? Benim içime bu his bir David Fincher filmi izlerken giriyor ve tüm bedenimi ele geçiriyor. Ruhum bir huzursuzluk olduğunu seziyor çünkü ortada bir belirsizlik kol geziyor. Her kapı açılışı bir sorunu ortaya çıkaracakmış gibi geliyor artık; her açılan dolabın, kutunun içinden bir şey çıkacakmış gibi. Hele bir de Fincher bize o kutuların, dolapların içinde ne olduğunu göstermiyor ya, işte o zaman ben, ben olmaktan çıkıyorum.

David Fincher’ın Buzdolabında Ne Var?

Descartes’e göre ruh ve beden iki ayrı tözdür. Daha sonra gelen felsefeciler ile gelişen, değişen, tartışılan bu iki töz belki birdir, belki ayrıdır ve düzlemleri farklıdır. Tartışmaya son derece açık olan ve bazen tahayyül edemediğimiz soyutlukların içine girdiği bir konudur. Fakat tüm bu tartışmaya Fincher yorumu eklersek, her şey daha düzleşiyor ve sakinleşiyor. Düşünme ve yer kaplama olarak ayrı özellikleri atfedilen bu iki töz Fincher filmlerinde kendi üstüne kapanıyor. Ruhun yer kapladığı, ensemizde nefesini hissettiğimiz bedenin filmle karşılaşması sonucu oluşan tesirler ile düşünme ve duyumsama alanına giren Fincher ruh ve beden ile oynuyor. Bu oyun ise Fincher’ın kendisini Hansel ve Gretel olarak göstermesi ile başlıyor. Biz onu takip edelim diye ekmek kırıntısı koymaya başlıyor filmin içine Fincher ve biz onu takip etmeye başlıyoruz, bedensel olarak güvenli bir yere çıkacağımızı ya da döneceğimizi düşünerek. Fakat bizim hikayemizde Hansel ve Gretel metamorfoz yaşıyor ve cadıya dönüşüyor, cadı ruhumuzu kazana atıp evini bozduğumuz için intikam almak istiyor. Fincher ekmek kırıntısı ile bizi öyle bir yere, cadının evine çekiyor ki artık ruhumuz korkmaktan başka bir şey yapamıyor.

Buzdolabı. Buzdolabı. Ve Yine Buzdolabı.

De Filmkrant’ın Vimeo sayfasında yayınlanan, Joost Broeren ve Sander Spies tarafından hazırlanan bir video var; ismi What’s in the Box? David Fincher’s Fridges. Bu video da aynı şekilde Fincher’ın bir tür korsan olduğunu gösteriyor. Hazinesini bir yerlere saklayan bu korsan bir şekilde bir harita veriyor peşindeki hazine avcısı olan izleyiciye ve ortadan kayboluyor. Bu gizem ile beraber izleyici bir şeyleri kazmaya başlıyor, açılmamış dolapları açmaya başlıyor; tıpkı aslında açılmaması gereken Pandora’nın kutusunun açılması gibi. İzleyici kutuyu, dolabı açtığında tüm dünyaya bir kötülük yayılıyor. İzleyici ne zaman ki o dolabı açtığında artık film başka bir boyuta geçiyor, bir şeyler değişiyor.

Videonun baktığı çerçeve ise tüm bu tartışmamızı güzel bir şekilde toplayan ve özetleyen bir bakış açısı. Buzdolabı! Anlatıcının da videoda dediği gibi, Fincher için belli ki buzdolabı başka bir şey, her şeyin metaforu ve aynı zamanda hiçbir şeyin ülkesi. İlk buzdolabımız ile Se7en filminde karşılaşıyoruz. Bu filmde buzdolabı dedektif için bir ipucu oluyor, her şeyin başladığı yer oluyor. Fakat aynı zamanda Fight Club’ta da her şey buzdolabı ile başlıyor. Buzdolabının kendini yok etmesiyle, patlaması ile. Buzdolabı içi boş olduğunda bir sahteliği temsil ediyor The Game’de olduğu gibi ya da bir soğukluğu hoş karşılanmamayı ima ediyor; The Girl with the Dragon Tattoo’da olduğu gibi. Burada hepsine değinerek sizin için heyecanın tadını kaçırmak istemiyorum, biraz Fincher gibi davranarak sadece kırıntılar bırakmak istiyorum ki siz de peşinden gidin.

‘What’s in the Box? David Fincher’s Fridges’ isimli video yaklaşık dört dakikada David Fincher’ın sinematografisine ustaca bir bakış odaklıyor. Fincher’ın akıllardan çıkmayacak olan Se7en filmindeki içini hiç görmediğimiz kutusundan yola çıkarak daha başka kapalılıklara değiniyor. Bu kapalılık ise aslında her filmde gördüğümüz ama asla odaklanmadığımız bir nesne üzerinden veriliyor. Bu dahiyane nesneleştirme sayesinde Fincher’ın ayrıntıda gizlediği şeytanına bir adım daha yaklaşıyoruz. Videoda da bahsedildiği gibi David Fincher’ın tek bir filminde buzdolabı yok. Ama emin olun keşke olsaydı diyeceksiniz, çünkü buzdolabının yerini dolduran ‘şey’ şeytanın ta kendisi, ölüm ile dolu bu sefer.

[vimeo width=”600″ height=”350″ video_id=”145257344″]

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi