Sinemada bir başka filme referans olarak çekilen sahneler çoğunlukla bir yönetmenden diğer yönetmene saygı duruşu niteliği taşır. Seyirciyi de bu oyunun parçası haline getiren referanslar genellikle sıkı sinefiller tarafından yakalanır ve dilden dile dolaşır.  Bu listede daha önce çekilmiş bir sahneyi filminin küçük de olsa bir köşesine yerleştirmiş, yani kendinden önce gelen bir filme referans vermiş sahnelerden oluşan bir seçkiyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Bir kere şunu kabul edelim, o çok sevdiğimiz yönetmenlerin hemen hepsi iflah olmaz sinema aşıkları. Hayatlarını gönül verdikleri sanattan kazanan bu isimlerin sürekli film izlemesi zaten kaçınılmaz. Çünkü Orson Welles’in de dediği gibi; Hollywood, çorba sektörü dahil olmak üzere, deney amaçlı labaratuarları olmayan tek endüstridir. Dolayısıyla kendilerinden önce çekilen filmleri kaynak olarak kullanmak, esinlenmek ve onları bir adım öteye götürmek; bu endüstrinin bilgi birikimini aktarmak için yegane yoludur.

The Shining – The Phantom Carriage

The- Shining-The Phantom Carriage-Filmloverss
Stanley Kubrick’in sinema tarihinin en iyi korku filmleri arasında sayılan edebiyat uyarlaması The Shining (Cinnet); her ne kadar yayınlandığı sene eleştirmenlerin ve filmin uyarlandığı kitabın yazarı Stephen King’in beğenisini toplayamasa da, bugün hala etki ve derinliğini korumayı başaran eşsiz bir başyapıt. Ve 1980 yapımı filmin en popüler sahnelerinden biri hiç kuşkusuz Jack Nicholson’un elinde baltayla karısı Shelley Duvall’ı yakalamak adına banyonun kapısını balta ile kırdığı an.

tumblr_nkd3znfbMM1uogw6ho1_1280Görsel kaynağı: preoccupiedwithfilm.tumblr.com

Peki ama popüler kültürde bugün hala pek çok karşlığı olan ve “Here is Johnny” repliği ile de tanınan meşhur sahnenin aslında 1921 yapımı İsveç filmi The Phantom Carriage’den alındığını biliyor muydunuz? Aslında bakılırsa Kubrick’in The Phantom Carriage’den esinlenişi sadece bundan ibaret de değil. Sessiz sinemanın az bilinen eserlerinden olan Victor Sjöström’ün yönettiği filmin de omurgası, problemli bir babanın ailesine adeta dadanması konusu üzerinedir ve tıpkı The Shining’de olduğu gibi bu baba da elinde balta karısını kovalar durur.

The Departed – Scarface

The Departed – Scarface-Filmloverss

Scarface her ne kadar Brian De Palma’nın yönettiği ve Al Pacino’nun oyunculuk kariyerinin zirve performanslarından birine imza attığı 1983 yapımı versiyonla geniş kitlelerce tanınma şansı yakalamış da olsa, özünde 1932 yapımı Howard Hawks filmi Scarface the Shame of the Nation’ın  orjinaline pek de sadık olmayan (çok az sayıda benzerlik yer alır iki senaryo arasında) bir yeniden çevrimidir. Doğrusunu söylemek gerekirse orjinal Tony Montana karakterini gördüğümüz Scarface the Shame of the Nation, 1900’lerin başında Amerika’yı adeta işgal eden ve ilginç bir şekilde halk tarafından da hayranlıkla karşılanan gangsterlerin dünyasını anlatmak adına daha etkili ve dönem ruhuna uygun bir film. Peki ama Howard Hawks’ın en iyi işlerinden biri olan Scarface’in etkilediği tek film 1983 yapımı yeniden çevrim mi? Elbette hayır.

2006 senesine gidiyoruz. Martin Scorsese’nin orta karar işlerinden biri olan (filmografisinde Raging Bull, Taxi Driver ve Goodfellas gibi yapımlar olan bir yönetmen söz konusu olunca bu film için orta karar ifadesi oldukça yerinde olacaktır) The Departed hem gişede hem de ödül törenlerinde oldukça büyük başarılar elde ediyor. Hatta Akademi’nin utanç dolu mazisinin en büyük halkalarından olan “Scorsese’ye Oscar vermeme geleneği” bile bozuluyor. 2002 yapımı Uzak Doğu filmi Infernal Affairs’in (Mou gaan dou) yeniden çevriminde kurt yönetmenin tek referansı bu Infernal Affairs değil. Scorsese 1932 yapımı orjinal Scarface filminden de bir sahneyi filmine katarak sinemada suç tarihine adeta bir selam gönderiyor.

Scarface’te Hawks’ın herhangi bir şiddet veya ölüm sahnesinde kullandığı X motifi (evet bu da pek fazla bilinmeyen bir ayrıntıdır) bu kez Scorsese’nin The Departed filminde ortaya çıkıyor. Martin Sheen’in canlandırdığı Queenan karakterinin boşluğa düşüş anında pencereler üzerine gözüken X sembolleri pek çok sinema seyircisi için birşey ifade etmese de, harcore sinefiller için fark edildiğinde sevinç çığlıkları atacakları bir hazine bulmak anlamına geliyor.

Reservoir Dogs – The Taking of Pelham One, Two, Three

Reservoir Dogs – The Taking of Pelham One, Two, Three-Filmloverss

Söz konusu Quentin Tarantino sineması olunca selam gönderdiği filmler başlı başına uzun bir liste olacaktır. Tüm sinemasal birikimini çalıştığı bir video film kiralama dükkanında kazanan Tarantino, özellikle istismar ve suç filmlerinden öğrendiklerini kendi vizyonu ile birleştirerek son 20 yılın en heyecan verici yönetmenlerinden biri olmayı başardı. Ve hiç kuşkusuz ilk yönetmenlik deneyimi olan Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri), Tarantino’nun yıllar boyu öğrendiklerini bir potada eritip kendi diliyle anlattığı ilk film olarak yönetmenin filmografisinde özel bir yere sahip. Reservoir Dogs filminin DVD yorumlarında film hakkında görüşlerine yer veren Tarantino bu ilk filmi için duyduğu heyecan şu şekilde anlatmıştı; ” Kadroyu toplamıştık. Akşam yemeğini bu ekiple beraber yiyecektik. Yemek esnasında bir an ayağa kalkıp masadan uzaklaştım ve oradan masada yemek yiyen oyuncuları izlemeye başladım. Tanrım dedim, bu adamlar benim filmim için buradalar. Bir film çekiliyor ve yönetmeni benim.

İşte Tarantino belki de bir daha benzerini hissedemeyeceği bu heyecanın muhteşem bir sonucu olan Reservoir Dogs’da; yıllar boyu duyduğu tüm heyecanları, izlediği tüm filmlerin onda bıraktıklarını ve elbette biraz da arakladıklarını birleştirerek sinemaya etkileyici bir giriş yaptı (öncesinde senaryosunu yazdığı True Romance ve Natural Born Killer’s da çok mutlu olduğunu düşünmüyoruz). Reservoir Dogs’un elbette en akılda kalan noktalarından biri çete üyelerinin kendi isimleri yerine, pembe, kahverengi ve beyaz gibi isimleri kullanmaları ve ortak bir giyim tarzı seçmeleri. Her iki özellik de 1974 yapımı The Taking of Pelham One, Two, Three adlı filmden alınma olup, Joseph Sargent’in yönettiği filme bir saygı duruşundan ziyade araklama olarak da görülebilir.

The Night of The Hunter – Do The Right Thing

The Night of The Hunter – Do The Right Thing-Filmloverss

The Night of the Hunter (Caniler Avcısı); aranızda henüz izleme şansı bulamayanlar varsa listeyi okumayı yarım bırakma pahasına kalkıp izlemesi gereken bir muhteşem bir film. Sadece Robert Mitchum’un olağanüstü performansı için değil, Charles Laughton’un maalesef tek filmlik yönetmenlik kariyerinde şayet devam etse neler başarabileceğine dair iç geçirmek için de benzersiz bir fırsat.

The Night of the Hunter’ı izleyenlerin hafızalarına kazınan meşhur sahnede baş karakterimiz, ruhundaki Dr. Jekyll ve Mr. Hyde benzeri dualizmi yansıtır biçimde bir elinde Aşk (Love) ve diğer elinde Nefret (Hate) yazılı olarak gözükür. Filmin geneline bakıldığında bir özet olarak karşımıza çıkan bu kısacık sahne filmin önüne geçebilen bir tanınırlığa sahiptir.

Bu sahnenin yeniden yansımasını gördüğümüz  Spike Lee filmi Do the Right Thing, yönetmenin filmografisinin ve sinemanın görece vasat dönemlerinden 80’lerin öne çıkan filmlerinden biri. Irkçılığı biraz mizahi dilde anlatan bu yapımda toplum baskısı altında iyi ve kötü olmak arasında (içi çok boş tanımlamalar aslında bunlar Spike Lee’ye göre) gidip gelen karakterlerden birinin elindeki dört parmaklı yüzük benzeri aksesuarda yine The Night of the Hunter’daki yazıyı görürüz; bir eldeAşk (Love) ve diğer elde Nefret (Hate) yazısı ile.

Black Swan – Repulsion

Black Swan – Repulsion-Filmloverss

Hem Aronofsky’nin çarpıcı filmi Black Swan, hem de Polanski’nin apartman üçlemesinin ilk ayağı Repulsion, karmaşık kadın benliğine yapılmış en iyi yolculuklar olarak sinema tarihine kazınmış durumdular. Aslında iki film arasındaki pek çok sayıdaki benzerliği tek bir sahneye indirgemek pek akıllıca değil ama yinede gelin her iki filminde tansiyonlarının en tepede olduğu şu karelere hızlıca bir bakalım;

Repulsion’da erkeklere karşı büyük bir tiksinti duyan karakterimiz Carol (Catherine Deneuve) banyo dolabının karşısına geçer. Dolap üzerinde yer alan kapağı açarak içindeki aynaya bir süre tedirgin gözlerle bakar. Bir süre ayna karşısında bekledikten sonra kapağı kapatır ve arkasına döner. Tam arkasına döndüğü anda en büyük korkularının kaynağı olan bir erkeğin silueti ile karşılaşır.

Black Swan’da da benzer bir sahneyle bu kez Nina’yı (Natalie Portman) görürüz. Nina kostümlerini denediği elbise odasında aynanın karşısındadır. Kendisinin pek çok yansımasını gördüğü bu sahnede siluetlerden biri önce Nina’nın sırtını kaşır (filmi izleyenler buradaki metaforu anlayacaklardır) ve sonra dönüp Nina’nın gözlerinin içine bakar. Tıpkı Repulsion’daki Carol gibi Nina da aynada en büyük korkusunun yansımasını görmüştür.

The Dark Knight – The Man Who Laughs

The Dark Knight – The Man Who Laughs-Filmloverss

Heath Ledger’ın muhteşem bir performansla hayat verdiği Joker, sadece Nolan’ın Dark Knight üçlemesinin değil, sinema tarihinin de en sevilen kötü karakterleri arasında rahatlıkla gösterilebilir. Delilik ve deha arasında gidip gelen Joker tasvirinin elbette en belirgin fiziksel öğelerinden biri de Joker’in tekinsiz gülüşüdür. O zaman size lafı dolandırmadan bu gülüşün 1928 yapımı The Man Who Laughs (Gülen Adam) filmindeki Gwynplaine ile büyük benzerlik taşıdığı söyleyelim. Sessiz sinemanın bu az bilinen eserlerinden olan filmdeki karakterin yüzündeki ürkütücü gülümseme de tıpkı Joker’in gülümsemesi gibi görenlerin kolay unutamayacağı cinsten.

Kaynak: Taste of Cinema

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi