Roman Polanski’nin filmlerini, yaşantısından ayrı bir noktada incelemek mümkün müdür? Bana göre; İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi kimliğini gizleyerek hayatta kalmaya çalışan bir çocuktan, Sharon Tate’i Charlie Manson çetesinin işlediği korkunç cinayete kurban veren bir eşten ve tecavüz suçlaması nedeniyle Amerika’yı terk eden bir kaçaktan söz ediyorsak, film gibi yaşanan bu hayatın izlerini onun sinemasında görmemek imkansızdır. Kimilerine göre yönetmen kimliği ve sanatçı yönü; geçmişin izlerini silmek için bir bahane olarak görülse de, Polanski her şeyden önce olumlu ya da olumsuz biçimde irdelenmeyi hak eden bir figüre dönüşmüştür.

Cul-de-sac, Polanski’nin henüz üçüncü metrajı olmasına karşın onun sinemasının tüm donelerini içeren ve 1966 Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ile dönen bir film. Polonya’da çektiği Sudaki Bıçak (Knife in The Water) ‘ın başarısıyla İngiltere’ye gelen ve uzun zaman iş birliği yapacağı senarist Gerard Brach ile 17 günde Tiksinti (Repulsion) filminin senaryosunu yazan Polanski, üçüncü filmi Cul-de-sac ile birlikte aynı zamanda en cesur filmlerinden birine de imza atmış olur. Samuel Beckett’ın “Godot’yu  Beklerken” oyunundan serbest biçimde uyarlanan ve bir diğer post-modernist yazar Harold Pinter’ın eserlerine tematik anlamda yakın duran film; yönetmenin gerilim üçgenlerinden, kara mizahından ve görsel mükemmeliyetçiliğinden nasibini alır.

Çılgın Kalabalıktan Uzak ve Daha Çılgın

Cul-de-sac, uçsuz bucaksız bir yolun ortasında kameraya doğru yaklaşan bir otomobille açılır. Otomobili arkadan iten Richard –filmde Dickie olarak anılır- (Lionel Stander) ile arabanın içinde yaralı biçimde yatan Albie (Jack MacGowran), başarısız bir soygun denemesinden sonra kaçmayı başarmışlar ve kendilerini uçsuz bucaksız bir boşlukta bulmuşlardır. Dickie, arazide boylu boyuna uzanan bir şatoyu gözüne kestirir ve George (Donald Pleasence) – Theresa (Francoise Dorleac) çiftiyle karşılaşır. İşi yüzüne gözüne bulaştıran ve Albie’yi kurtarmak isteyen Dickie, patronu Bay Katelbach’ı arayarak kurtarılmayı bekler. Katelbach bir türlü gelmez ve şatoda sinirler gerilir, iktidar mücadelesi başlar…

Gerilim üçgenini yaratan karakterlerden George; eski bir iş adamıdır ve varını yoğunu satarak Holy Island’da bir şato almıştır. Karısı Agnes’tan ayrılarak, yaşça kendisinden küçük Theresa ile evlenmiştir. Fakat George’un tavırlarında bir tuhaflık sezilmektedir; ilişkinin kontrolünü Theresa’ya vermekle kalmaz, bir bakıma ona sahip olabilmek için onun kölesi olmayı kabul eder. Bir sahnede Theresa’yı mutlu etmek için kadın kıyafetleri giyer ve mutluymuş gibi davranır ama eve giren iri yarı, sert Dickie ile karşılaşır. Dickie, evini korumasını beklediği George’un halini görünce onunla tatlı sert bir mücadeleye girişir. Böylece Dickie, eve zorla giren bir suçludan çok esprili ve babacan bir kimliğe bürünür. İkiliye zarar vermez ve kendi istediklerini de dikte eder. Bir bakıma “erkeklik” ve “babalık” temsili; George’un kendisini Theresa’ya adaması sebebiyle Dickie’nin üstüne yıkılmıştır. Bu görev, filmin mizahi tonunu oluşturur. Dickie, direktiflerini uymayan Theresa’yı bir baba şefkatiyle (!) döver; George ise zaten onun onayını bekleyen bir çocuğa dönüşmüştür. Polanski; Dr. Strangelove, Omen ve Star Wars gibi başyapıtların görüntü yönetmeni Gilbert Young’un yedi buçuk dakikalık plan sekansında üçlü gerilimi mükemmel biçimde yansıtır. Sonrasında eve beklenmeyen davetlilerin gelmesiyle Dickie, uşak rolünü üstlenirken George ise evin sahibi olarak davranmak zorunda kalır. Yakınlarının gelmesiyle birlikte alanının işgal edildiğini algılayan George, değişim göstermeye başlar ve en başta kaçtığı yaşam tarafından kuşatıldığını hisseder.

Cul-de-sac: Polanski’nin Kişisel Favorisi

Polanski, filme kişisel bir müdahalede bulunur. Polonyalı film yıldızı Basia Kwiatkowska ile yaşadığı mutsuz evliliğe atıfta bulunurcasına George’u da mutsuz bir evliliğin öznesi haline getirir. George, yaşadığı tüm sorunları adeta bir “Rosebud”a kavuşmuş gibi eski eşi “Agnes”a bağlar. Peşinde bir hayalet gibi dolaşan Agnes’ın varlığı –ve aslında yokluğu-, George’un kendine olan güvensizliğinin ve ilişkisindeki başarısızlığının en önemli faktörüdür. Agnes’a ek olarak Theresa da George’u aldatmaktadır. George’un masumiyeti, kendisi uçurtma uçururken Theresa’nın Christopher isimli bir gençle beraber olmasıyla kanıtlanır gibidir. Theresa tüm çekiciliğine rağmen Dickie’nin ilgisini çekmez çünkü Dickie, dengeleri yerine oturtmak için şatoya gelmiştir. Sonuç olarak George, onun yardımı ve Theresa’nın da baskısıyla kendisine atfedilen kimliğine kavuşur ve ilk işi de doğal olarak babayı ortadan kaldırmak olur.

Çekildiği dönemde Amerika’da tepkiyle karşılaşan ve “nekrofili, homoseksüellik ve sadizm” dolu filmi nedeniyle eleştirilen Polanski; “ben bahsi geçen şeylere takıntılı değilim, bu sadece bir film” der. Fakat sonraki hayatı onu bambaşka duygulara sürükleyecek kadar sert olacak ve belki de Cul-de-sac filminde izleyiciye sundukları, basit birer şaka olarak görülecektir. Yine de Polanski, bugün diğer klasiklerinin yanında pek de hatırlanmayan filmini şu sözlerle anacaktır: “Yaptığım en iyi film. Her zaman çok sevdim. Her zaman ona inandım. Bu gerçek sinema, sinema için yapılmış sinema, sanat için sanat gibi”.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi