Woody Allen dizi sektöründeki deneysel girişimi Crisis in Six Scenes ile yer yer yaptığı politik eleştiriler çerçevesinde 60’lı yıllara doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Hikaye anlatısı açısından bir diziden çok altı bölümden oluşan bir film edasıyla Crisis in Six Scenes 1. sezon beklenenden farklı bir rota çiziyor.

***Bu yazı Crisis in Six Scenes dizisinin 1. sezonuna dair keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

Amazon ile anlaştıktan sonra bile bu projeye şüpheyle yaklaştığını her fırsatta dile getiren Woody Allen’ın altı bölümden oluşan mini dizisi Crisis in Six Scenes’in beklentileri pek fazla karşılayamadığını söylemek gerek. Vietnam Savaşı ile çalkalanan 1960 Amerikasının orta üst sınıfına mensup bir ailenin başından geçenleri konu alan dizi, yer yer yaptığı politik eleştirilerle komedi unsurlarını harmanlıyor. Allen’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı dizinin başarıya ulaşmasını engelleyen en önemli nokta, altı doldurulamayan diyaloglar ve hikaye anlatısı açısından dizi havasını yakalayamaması. Dolayısıyla Crisis in Six Scenes altı parçaya bölünmüş, yaklaşık üç saatlik bir uzun metraj film izleme deneyiminden öteye geçemiyor.

crisis-in-six-scenes-filmloverss

Woody Allen, uzun süredir metin yazarlığı yapan ama altın çağını televizyon dünyasına adım atarak yaşamak isteyen Sidney J. Munsinger karakterine hayat veriyor. Tüm bunların yanı sıra zaman zaman yazdığı kitaplarla bir gün yeni bir J. D. Salinger olma hayaliyle yanıp tutuşuyor. Nitekim ismini de tam bu sebepten ötürü S. J. Munsinger olarak kullanmayı tercih ediyor. Öte yandan, sitcom yazmaya karar verip televizyon dünyasına merhaba demek isteyen Sidney’in berberi bile bu işi yalnızca para için yaptığını söylüyor. Zira her anlamda yeni bir Salinger olarak anılmak isteyen bir yazarın kitap yazmak yerine bir televizyon dizisinin senaryosunu yazması pes etmekle eş değer görülüyor. Psikolog olan eşi Kay (Elaine May) ise homeoffice olarak kullandığı evinde danışanlarıyla görüşüyor; arta kalan zamanlarda ise adeta kendisinin birer kopyası olan bir grup kadınla oluşturduğu kitap kulübü ile sosyalleşmeye devam ediyor. Sid ve Kay’in yakın arkadaşlarının oğlu Alan (John Magaro) da evin bir diğer üyesi olarak karşımızı çıkıyor. Bu çerçeveden baktığımızda; Sid ve Key oldukça entelektüel sayılabilecek evli bir çift olarak New York’un üst orta sınıfına mensup bir yaşam sürerken, etliye sütlüye karışmamayı tercih ediyorlar. Her gün bir önceki günün aynısı iken, bu mevcut düzen polis ve FBI tarafından aranan kaçak Lennie Dale (Miley Cyrus)’in bir gece ansızın evlerine gizlice girmesiyle son buluyor.

Crisis in Six Scenes 1. Sezon: Bir Firari ya da Bir Başkasının Özgürlük Savaşçısı

Miley Cyrus’ın çalkantılı ve şaşaalı hayatı dikkate alınmaksızın; kendi elleriyle bomba yapan, hayatını dünyayı daha iyi bir yer yapmaya adamış devrimci bir grubun üyesi olan Lennie’nin gerçek bir ‘aktivist’ olarak sönük kaldığını söylemem gerekir. Kapitalizme, emperyalizme, Amerika Birleşik Devletleri hükümetine ve izlediği politikalara karşı duran; siyah-beyaz, fakir-zengin ayrımını ortadan kaldırmaya çalışan; Vietnam Savaşı’nda öldürülenlerin ve zarar görenlerin haklarını savunan Lennie’nin savaş karşıtı tavrını duvarına astığı Ernesto “Che” Guevara’nın posteriyle ateşleyemediği aşikar. Elbette Crisis in Six Scenes’in politik eleştiriler çerçevesinde oluşturulmuş bir komedi dizisi olduğunu unutmamak gerek; ancak Miley Cyrus’ı bir aktivist olarak izlemek gerçekten hiç heyecan vermiyor. Özellikle Lennie’nin altı doldurulmamış diyalogları “Evet, faşizm kötüdür. Özgürlük her şeydir. İnsan yalnızca insandır ve eşitlik kaçınılmazdır.” mottosundan başka bir şey ifade etmiyor ve hatta bu haliyle daha da itici oluyor. Kay’in kitap kulübü için öneride bulunduğu kitaplar, Marx’tan Lenin’den yapılan alıntılar sahici durmuyor. Bu nedenle hem oyunculuk hem de senaryo açısından Lennie karakterinin bir oya gibi ilmek ilmek işlenmesi, sosyalist bir devrimcinin yapacağı espriler üzerinde daha çok düşünülmesi – yalnızca Sidney’in en sevdiği yemekleri yemekten ibaret olmaması – gerektiği kanaatindeyim. Dikkat çeken bir başka konu ise; son dönemlerde adı evlat edindiği kızını taciz ettiği iddiasıyla sıkça anılan Woody Allen’ın, polislerden kurtulmak için Lennie’yi evlatlık olarak tasvir ettiği ve evlat edinen anne-babaların aslında büyük bir sorumluluğun altına girdiklerinin altını çizdiği sahneler. Açıkçası kör göze parmak sokarcasına yazılan bu diyalogun biraz tuhaf olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

crisis-in-six-scenes-woody-allen-miley-cyrus-filmloverss

Oyunculukları genel anlamda değerlendirecek olursak, Woody Allen’ın hali tavrı, sahnelerinde vücut dilinden aldığı destek her zamanki gibi dikkat çekiyor. Bu anlamda Sidney’in olaylara bakış açısı diğer karakterlere göre biraz daha farklı, kendi fikirlerinin aksini asla kabul etmiyor. Sidney’in son altı seçimdir oy vermemesine karşın toplumsal sorunlar için “Biz bombalamıyoruz, biz vurmuyoruz. Yine de ırkçılık devam ediyor, zengin daha zengin oluyor. O zaman tüm bunların ne önemi var?”  diyerek Amerika hükümetine ve uyguladığı politikalara karşı nüktedan yaklaşımı, belli başlı noktalarda Sid’in ‘kendince’ haklılık payı olduğunu gösteriyor. Lennie’nin eve gelmesiyle Sidney’in aksine farkındalık kazanan Kay ve Alan’ın karakterlerinin başka bir boyuta evrilme ihtimali olduğunu görüyoruz. Alan’ın kendi jenerasyonunu düşünerek elini taşın altına koymaya karar vermesi, bir anda kendisini bomba yaparken bulması ve Küba’da yeni ve gerçek bir yaşamın temellerini Lennie ile birlikte atabileceğini düşünmesi ya da Kay’in kitap kulübündeki arkadaşlarıyla Karl Marx ve mevcut düzen hakkında konuşması; Lennie’nin ev halkını durup düşünmeye ittiğinin bir göstergesi.  Ancak söz konusu toplumsal değişim olunca herkesin söyleyecekleri varken, bunu eyleme döken tek karakter portresinin yalnızca Lennie için çizilmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dezavantajların yanı sıra saçmalıklar silsilesinin Munsinger hanesini ele geçirmeye başlamasıyla Crisis in Six Scenes’in daha iyi bir rota çizdiğini belirtmek gerek. Özellikle Sid ve Kay’in monoton hayatlarını geride bırakıp Brooklyn’in arka sokaklarında radikal hippilere büründüğü ya da dizinin sonlarına doğru evin beklenmeyen misafirlerle bir kaos ortamına dönüştüğü –bir diğer deyişle Lennie’nin yer almadığı – sahneler eğlencenin seviyesini bir doz arttırıyor diyebiliriz.

Lennie’nin evden ayrılıp Küba’ya doğru yola çıkmasıyla birlikte Munsinger hanesinde haliyle sular da duruluyor. Crisis in Six Scenes finalini yaparken, Kay ve Sidney’in konuşmaları dikkat çekiyor. Sid’in televizyon dünyasından vazgeçip bildiği ve iyi olduğu işe, yani yazı yazmaya yoğunlaşmak istemesini, Woody Allen’ın bir nevi kendisine yaptığı bir özeleştiri olarak yorumlamak da mümkün tabii ki. Yine de Crisis in Six Scenes’in, Woody Allen’ın en iyi eserlerinden biri olmasa da en kötü projesi de olmadığı kanaatindeyim.

Crisis in Six Scenes 1. sezon fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi