Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 9 [1] => 10 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Aksiyon-Macera [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/aksiyon/ ) [1] => Array ( [name] => Bilimkurgu [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/bilimkurgu/ ) )
Kara Gölün Canavarı
Creature from the Black Lagoon
1954 - Jack Arnold
79
Senaryo Harry Essex, Arthur A. Ross
Oyuncular Richard Carlson, Julie Adams, Richard Denning
Batu Anadolu
The Creature From The Black Lagoon; teknik başarısı ve bilim-sermaye ilişkisi konusunda hatırlattıkları ile on yıllardır sinemada işlenen ve cevabı hala aranan soruları sorarak geçmişten ilham vermeye devam ediyor.

Creature From The Black Lagoon

Bütününü göremediğimiz şeyler bizi korkutur; hem fiziksel hem de duygusal olarak. Normal yaşantımızda sonunu kestiremediğimiz olaylar, tanımadığımız insanlar bizde gerginlik yaratırken; 1950’ler Amerika’sında da en büyük korku, yeni dünya düzeninde saldırının kimden, nereden ve nasıl geleceğini bilememekti. Bu korkunun tavan yapması, sinemada da karşılığını buldu ve B sınıfı bilimkurguların yanı sıra yaratık filmleri de vizyonları uzunca bir süre işgal ettiler. Yeni teknolojiler, yeni dünyalar ve sınırların genişlemesi hep tehlikeyi içeriyordu ve mevcut hükumetler de, bu fırsatı kaçırmayıp birer korku imparatorluğu kurmaya devam ediyorlardı.

Korku filmlerinde hep aynı sözlerin tekrarlandığını duyarız: “Oraya gitme”, “Ona dokunma”, “Şu saatte ışıkları söndür” vb. Tüm bu uyarılar aslında sınırları zorlamak isteyen karakterlerin yerlerinde oturup beklemelerini ve her şeyi kabullenmelerini hedefler. Yani “sadece size söylenenleri yapın, böylece güvende olursunuz”. Tersini yapanlar ise her zaman cezalandırılırlar. Elbette filmin sonunda bir kahraman çıkacak ve işleri yoluna koyacaktır; lakin burada önemli olan işlerin hangi açıdan “yoluna” konulduğudur. Devrimci bir yolla mı yoksa emir verenleri memnun edecek şekilde mi?

Uzun girizgahımın sebebi; zamanında önemli bir etki bırakmış ve sinema tarihini etkilemiş, bugünse kendi yarattığı klişelere hakim olduğumuz için bizi aynı derece etkileyememesi mümkün olan bir filmin aslında içerdiği derin anlamları biraz olsun kazımak. Bugün Tozlu Raflar bölümünde 1954 tarihli “Kara Gölün Canavarı – Creature From The Black Lagoon’u inceleyeceğim.

Kariyerine Ray Bradbury uyarlaması “It Came from Outer Space” isimli uzaylı istilası filmi ile yeni bir yön veren Jack Arnold’un yönettiği film, yapımcı William Alland’ın duyduğu bir efsaneye dayanıyor. Meksikalı görüntü yönetmeni Gabriel Figueroa, Alland’a Amazon’da yaşayan yarı balık-yarı insan bir canlıdan söz ediyor ve bu hikaye on yıl içerisinde “The Sea Monster” başlıklı bir senaryoya dönüşüyor. Alland’ın kafasındaki hikaye daha çok bir “Güzel ve Çirkin” anlatısı kurmak olsa da hikaye, bambaşka bir noktaya doğru ilerliyor.

Cesur ama Faydacı ve Rekabetçi Yeni Dünya

Filmin hemen başında Amazon Yağmur Ormanları’nda araştırmalar yapan Prof. Maia ile karşılaşıyoruz. Profesör, Paleozoik Zaman’a ait olan bir yaratığın iskeletini keşfediyor ve konuyla ilgili destek almak için deniz biyolojisi enstitüsüne başvuruyor. Burada eski öğrencisi Dr. David Reed, David’in kız arkadaşı ve araştırmacı olan Kay ve onların hem patronu olan hem de araştırmalara maddi destek sağlayan Dr. Mark Williams ile işbirliği yapıyor. Ekip iskeletin bulunduğu yere gittiğinde yerlilerin öldürüldüklerini görüyorlar ve yaptıkları kazı, onları Siyah Göl isimli bir bölgeye götürüyor. Rita isimli bir tekne ve kaptan Lucas’la göle giden ekibimiz, bir süre sonra bilinmeyen bir yaratığın saldırısına uğramaya başlıyor. Bu noktada yaratığın habitatına zarar vermeden bölgeyi incelemek isteyen David ve yaratığı yakalayıp tonlarca para kazanmak isteyen Mark arasında bir gerginlik doğarken, Kay de bu gerginlikten duygusal anlamda nasibini alıyor.

Zamanında 3-D olarak vizyona giren filmin gerilim yaratma ve sinematografi konusunda ustaca bir iş olduğunu söyleyebilirim. Jack Arnold, zenofobiyi başarıyla kullanarak izleyiciyi diken üstünde tutmayı başarıyor. Yaratığı parça parça vererek neyle karşı karşıya olduğumuz konusunda tam bir çerçeve sunmuyor. Buna özellikle su altı çekimlerinin gerginliği de eklenince, tehlikenin nereden geleceğini kestiremiyoruz. Yaratık kıyafetini su altında ustaca üstüne geçiren dublör Ricou Browning, bir 10 yıl sonra James Bond klasiği Thunderball’daki su altı sahneleri ile Oscar’ı kucaklayacağını sanki o zamandan belli etmiş.

Tüm bu teknik başarının yanında filmin şaşırtıcı derecede zengin diyalogları ve bunun işaret ettiği bir alt metni var. Elbette ki bu zenginliği mutlaka olumlu okumamak lazım; sonuçta izlediğimiz film tartıştığı konulara karşın, en nihayetinde mümkün olduğunca muhafazakar ve kar odaklı bir gişe filmi. Her şeyin sonunda izleyiciye “otur oturduğun yerde” diyerek parmak sallıyor. Yine de bu konulara değinmek önemli olacaktır.

Son yıllarda arka arkaya vizyon gören Godzilla ve Jurassic World gibi filmler, kullandıkları eski zaman yaratıkları üzerinden bilim ve sermaye ilişkisine çok kafa yormasalar da bu tartışmayı görünür kıldılar. Rasyonelleşme ile bilim ve tekniğin kurumsallaşması; özellikle 19. yüzyıldan itibaren devlet tekeline girmesi ve bizzat iktidarın kendisi haline gelmesi ile sonuçlandı. Alman düşünür Jürgen Habermas da; üretici güçlerin gelişmesinin ve teknolojik ilerlemeye bağımlı hale gelmesinin, mevcut iktidar yapısını ve toplumsal yapıyı meşrulaştırıcı bir işlevi olduğunu savunur. Böylece tüm bu gelişmeler “ilerleme” olarak anılamaz; ancak politik bir temele sahiptirler. Piyasa ilişkileri ile bütünleşen insan, “en iyi ve doğru akıl” olarak nitelendirilebilecek bir üretim aygıtı ile simbiyoz ilişkiye girer. Bilime ve teknolojiye müdahale, Jeremy Bentham’ın rekabetçi ve faydacı düzeniyle kol kola gezer. Herbert Marcuse’ün deyimiyle, “rasyonellik toplumun bütün alanlarına sirayet eder.”

Yaratığın Ortaya Çıkışı Trajedidir

Filmde de David ve Mark arasında bu çatışma varmış gibi görünür. David, ütopik bir bilim anlayışına hizmet etmek ister gibidir. Bir yaratığın dünyasına girip onu bozmadan bilgi sahibi olmayı hedefler. Buna karşın Mark, onun zıttı gibi sunulur. Yaratığı çevresinden çekip koparmak, “modern dünya”ya sergilemek ve bundan gelir elde etme amacını güder. Fakat görünürdeki bu bilim/sermaye çatışması aslında pek de görüldüğü gibi değildir. Ne David “demir kafes” içinde sıkışarak sermayenin bilime olan müdahalesi sonucu bürokratik bir çıkmaza girmekte ne de Mark, gözlerinde dolar işaretleri ile etrafına saldırmaktadır. Film henüz daha başlangıcında dünyanın oluşumuna yer vererek; sonrasında da sürekli diğer gezegenlerin keşfi konusunu yaratığın keşfi ile bağdaştırarak, bir nevi sömürgeci zihniyeti işaret eder ve neredeyse David’in diyalogları ile bunu kutsar. Örneğin; bilinmeyen bir gezegene geldiğimizi ve tanımadığımız bir yaratıkla karşılaştığımızı düşünelim. Hayatta kalmak için o yaratığı öldürme hakkını kendimizde görebiliriz; hatta bunun için o yaratığın bize saldırması da gerekmez. Filmde ancak “drama queen” rolüyle çığlıklar atmasına izin verilen ve araştırmacı olmasına karşın sürekli erkekler tarafından kurtarılması gereken Kay, aslında en mantıklı cümleyi kurar: “Onu rahatsız etmezsen o da seni rahatsız etmez.” Halbuki hem David hem de Mark farklı fikirlerine karşın ellerinde değnekle, sürekli güvercin yuvasını dürtükler gibi yaratığı taciz etmekte sakınca görmezler. Yani aslında yaratığın ortaya çıkışı; bizim için bir korku unsuru değil, bizzat yaratık için bir trajedi ve sonun başlangıcıdır.

Filmin çözümü ise “alet kullanan insan”da (homo habilus) saklıdır. Yaratığı ortadan kaldırmak için tüfek, ağ, zıpkın, fotoğraf makinesi, uyuşturucu yemler gibi araçlar kullanılırken insanlar nadiren zekalarına başvururlar. Buna karşın yaratık ancak zekası ile hareket eder. Burada ise King Kong’dan hatırlayacağımız bir aşk hikayesi devreye sokulur. Aslında bunu tam bir aşk hikayesi olarak yorumlayamayız; zira canavarın Kay’e olan aşkı ya da tutkusu, ancak suyun altında gömülü olan id’i ile ilkel biçimde açıklanabilir. Zaten Kay’e olan tutku, ölümcül bir hatadır ve bekaretin hesabını ancak filmin jönü vermelidir. Filmin finalinde sanki hırs, o ana kadar insanların gözünü karartmamış gibi erdemli ve şefkatli davranışlar görürüz. Seyirci tehlikeden bir süre de olsa kurtulmuş ama uyarısını almıştır.

1950’li yıllarda It Came from Outer Space, Tarantula ve The Incredible Shrinking Man gibi başarılı filmler çeken Arnold’un en büyük hatası belki de Creature from the Black Lagoon’u bir seriye dönüştüren ikinci filmi çekmek (1955) oldu. Teknik açıdan başarılı, alt metin açısından cesur ama kafası karışık olan film, tamamen bir yaratık fetişizmine ve sergileme çılgınlığına dönüştü. Zenofobinin yarattığı anlatım imkanı ve alegori, yerini bizzat hedef gösterme güdüsüne dayalı tehlikeli bir yaklaşıma bıraktı. Tüm olumsuzluklarına karşın The Creature From The Black Lagoon; teknik başarısı ve bilim-sermaye ilişkisi konusunda hatırlattıkları ile on yıllardır sinemada işlenen ve cevabı hala aranan soruları sorarak geçmişten ilham vermeye devam ediyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol