Sinemanın yaygınlaşma ve millîleşme yolculuğunda o sürekli kıyasladığımız batılı devletlerden geri kaldığımız bir yarışla geldi Türkiye sinemasını bugünlere. Geç gelmedi belki de fakat geç benimsendi ve yeni kurulan ülkede opera, tiyatro geliştirilmeye çalışılırken sinema için aynı önem verilmedi. Muhsin Ertuğrul’un çabalarından ağır ağır yükselen bir sinema çıktı ki Yeşilçam yani Türkiye sinemasının üretim-tüketim açısından en parlak yıllarına ulaşıldı ki o yıllar da artık tarih sayfalarında. Yine de Yeşilçam ülke sinemasında en çok hâfıza etmiş, en özlenen yıllar olduğu su götürmez. Ve daha da önemlisi bu üretkenlik kurgu sineması olsa bile döneminden bir çok anı ve veri bıraktı. Yeşilçam öldü, küllerinden yeni bir sinema doğmaya çalıştı ve aynı zamanda özel televizyon kanalları bu üretim krizinden korları sönmüş sinemayı yelleyerek yeniden halka sunmaya başladı. Yatırım yokluğundan gelişmeyen dizi-dizi film sektörünün en büyük para kaynağını oluşturan Yeşilçam filmleri ise hem kanal sahiplerini hem de ne izleyeceğini şaşırmış seyirciyi tatmin eder nitelikteydi çünkü bir eski seyirci kitlesi vardı aşina olduğunu evinin rahatlığında bulan bir de yeni bir kuşak vardı Yeşilçam’ı perdede yakalayamamış.

Yeşilçam: Tarihi İzlemek

Yeşilçam’ın 90larda bir hayalet gibi kendini hissettirmesi o dönemde çocukluğunu yaşamış beni geçmişi yaşamış büyüklerimden ayırdı. Türkiye popüler sineması seyircisiz sinema salonlarından evdeki ekrana taşınırken yeni neslin ise yegâne hikâye anlatıcısına dönüştüğünü söylersem yanlış olmam herhalde çünkü prime-time’ımız Adile Naşit’le, Kemal Sunal’la Tarık Akan’la döşeliydi ve bize geçmişten anlatacakları vardı ve benim Türkiye sineması kadar Türkiye tarihine dair ilk bilgilerimi bu filmler sayesinde kazandım. Bugün ise bu ‘tarihî’ filmlere baktığımda ise çocukluğumun yanı sıra dönemin gerçek Türkiye’sini sansüre rağmen detaylarda arıyorum. Çocukken nasıl 60lara, 70lere, 80lere dair bir şeyler öğrendiysem politik, sosyoekonomik izleri de görmeye gayret ediyorum. Bu bağlamda uzun süre Türkiye sinemasına hâkim olan Yeşilçam tarihsel bir okumaya davet ediyor. Her ne kadar kalıplaşmış senaryolar, bilindik isimler karşımıza bolca çıksa ve bu aynılık özgünlüğü öldürdü mi gibi soruları akla getirse de sinema üzerinden tarihi görselleştirebileceğimiz ana kaynaklardan biri.

Tarihî ana akım sinemasında Kemal Sunal’ın çocukluk üzerinde ayrıca bir etkisi olduğunu düşünüyorum; onunla sinema perdesinde tanışmışlar ve televizyon ekranında görmüşler ayrımı ise sadece yaştan gelen bir fark. Sinemanın en bilindik ve ‘gülümsenerek hatırlananlar’ arasında onun ismi hep geçer. Kocaman gülümsemesi olan bu koca aktörü bu kadar sevdiren sadece bize attırdığı kahkahalar değil; o gülümsemelerin ardına gizlenmiş ama hissettirmeyi başarabildiği birçok başka duyguyu da yansıtabilmesiydi. Ne de olsa sinemadan alınan hazzın altında hem kahkaha hem de hüzün yatıyordu. Çöpçüler Kralı birçok açıdan gülünerek izlenen bir film fakat bir yandan 70lere tanıklık eden, toplumsal kast sistemini yansıtan ve Türkiye’deki politik kısır döngüleri, ölümleri ve yaşamları sansür tokadına maruz kalmadan detaylarda anlatmaya çalışmış ve muazzam müzikleri filme ekleyerek duyguları tetiklemeyi de ihmal etmeyen bir doküman.

copculer-krali-2-filmloverss

Çöpçüler Kralı: İt İte, İt de Kuyruğuna…

Hem Zeki Ökten hem Kemal Sunal’ın en iyi işlerinden biri olarak görüyorum Çöpçüler Kralı’nı. Dönemin keskin kısıtlamalarından kendine ayı bir yol çıkararak bir mahalle yaşantısı ve mahalleliler üzerinden çizilmiş bir Türkiye haritası göze çarpıyor. “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” cümlesiyle özdeşleşen komşuluk ilişkileri ve bütünlük hissini buna ters düşen Türkiye gerçekçiliğiyle ortaya koyuyor film. Birbirini tanıyan ve birbiri hakkında konuşulan insanları yaşadığı bu küçük toplumsal yapılaşma her ne kadar birlik hissi oluştursa da bir anlamda Türkiye’nin toplumsal yapısını da gözler önüne seriyor çünkü emir-komuta zinciri, üs mecralara itilmiş beklentiler ve ekonomik yetersizlikler filme yedirilmiş vaziyette. Kahramanımız Apti’ye (Kemal Sunal) dönecek olursak da sadece mahallenin sokak işçisi olarak değil bir mahalleli olarak bu küçük toplulukta yerini almış. Apti sokağın kahvesinde yaşar ve hem mesleği hem de yaşadığı yer olarak oralıdır; kısaca işçi sınıfsal olarak mahalleliyle aynı kulvarda olmasa da çalıştığı coğrafyadan soyut değildir; oralıdır. Yine de büyükten küçüğe her toplulukta olduğu gibi Ökten’in gözünden görülen ve Türkiye toplumunu yansıtan mahalledeki kast sistemi sert bir şekilde kendini hissettirir. Daha filmin başında gündelikçi Hacer’in (Ayşen Gruda) vara vara bir çöpçüye varabileceğine, kıyasla daha üst düzey devlet memuru zabıtanın (Şener Şen) onu almayacağını söyler. Apti terim olarak toplumsal tabakalaşmanın farkında değildir, eğitimli değildir fakat düzeni anlamış ve aynı zamanda içselleştirmiş biridir. Hacer gibi o da kast sisteminin en aşağısında yer alan bir işçidir; fakat Hacer’in tersine bununla barışıktır; net gelirine, emekliliğine sırtını dayar; memurluk ne de olsa herkese nasip olmayan güvenli bir meslektir diye düşünür.

Toplumsal tabakalaşma ve Türkiye çıkmazı filmdeki aşk üçgeninin birbirine bağlayan kenarlar arasına örülmüş. Apti Hacer’in anca kendi sınıfında birine varabileceğine olan inancı hele ki kendini beğenmişliğiyle şekillenirken, zabıtanın sınıfsal olarak gündelikçi bir kadını baskılayabileceğine olan inancı kendince bir üstünlük hissini yansıtıyor. Ve zabıtanın belki de bu duyguyu en çok yansıttığı kişi ise ondan makamca üstün olduğu çöpçü Apti. Filmde üst alt ilişkisi o kadar güzel yedirilmiş ki sadece Şener Şen’in Apti’yi bir belediye kölesi olarak kullanmasından öte bakkal-çırak ilişkisine kadar emir-komuta zincirindeki psikolojik ve fiziksel baskı görünür. Ve bu öyle bir hal alır ki absürt ama inandırıcı sahneler birbiri ardına sıralanır ve güldürü ögeleri bu şekilde desteklenir. Kedi peşinde koşturan Apti’yi izledikçe, mahalleliyle kurduğu ilişkiyi anlamlandırdıkça detaylarda gizlenen değişmeyen Türkiye tekrar ve tekrar anımsatılır. 7.30’da sokağa tüküren adamdan gazeteye mektuplar yazan komşuya, felaket tellalı gazete dağıtan çocuğa kadar ne sokak ne de Türkiye bir değişim içindedir. Bu rutin düzen ise gerekli değişimin en büyük kösteği olur; emir komuta zinciri kırılmadıkça, insanlar evlerinden çıkmadıkça hep birilerinden umulan bir medet söz konusudur. Herkes kendince bir altına buyurur ve en alttaki tabakanın isteği veya isteksizliği değişimi getirebilecek bir kudrete sahip değildir.

Çöpçüler Kralı belki bir Yılmaz Güney filmi değildir; belki Atıf Yılmaz kadar derinden yaralamaz yine de kamerayı topluma çevirir; güldürürken arka planda solcuların izlerine, farklı insanlara rastlamak mümkündür. Kemal Sunal’ın filmdeki etkisi sadece güldürü ögesinden de yukarıdadır çünkü Sunal aynı rol aktöründen öte bir Little Tramp’tir ve benzer motifleri olan karakterleri farklılaşan konjonktürde tip reaksiyonudur ki bu Çöpçüler Kralı’nda kendini hissettirir. Pek zeki sayılmayacak alt kademe işçinin felaketler ülkesinde kendi yolunu bulması üzerinedir. Hacer’in kaybından sonra bir yandaki gündelikçiye tutulması da yine çok Trampvari bir sondur.

Yönetmen: Zeki Ökten

Yapımcı: Ertem Eğilmez

Senarist: Umur Bugay

Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin

Yapım Yılı / Süre: 1978 / 90dk.

Oyuncular: Kemal Sunal, Şener Şen, Ayşen Gruda, Erdal Özyağcılar, Türker Tekin, İlyas Salman

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi