Robyn Davidson’ın 1977’de yaptığı destansı çöl yolculuğunu anlattığı aynı adlı otobiyografik romanından uyarlanan Çöldeki İzler (Tracks), 2006 yapımı The Painted Veil filminden tanıdığımız yönetmen John Curran’ın hikayedeki alt metni aktarma konusundaki eksikliklerine rağmen yine de oldukça başarılı bir film.

Gilles Deleuze’ün felsefesinde önemli bir yer tutan yersiz-yurtsuzlaşma kavramı üzerinde yükselen film Robyn’in şu sözleriyle açılıyor: “Göçmenler için gittikleri her yer evleridir ya da hiçbir yer evleri değildir.” Tam da sözde bahsettiği gibi karakterimiz için her yer birer evdir ama aslında hiçbir yer onun evi değildir. Bu yüzden sürekli hareket halindedir. Bir yerde belli bir süreliğine de olsa kalma sebebi hiçbir zaman yer ve yurt kavramına dayanmaz. Mevcut yolculuk veya göçebelik mutlaklığa sürekli ulaşır. Bu açıdan Robyn’e sürekli olarak çılgın gözüyle bakılır. Çünkü yersiz-yurtsuzlaşmayla birlikte artık öngörülemez bireyselliğe ulaşmayı başarmıştır.

Robyn karakterinin üç tane deveyi eşyalarını taşımak için eğitip, uzun bir çölü yaklaşık altı ay boyunca yürüyerek aştıktan sonra okyanusa ulaşma yolculuğunu anlatan Çöldeki izler’de başlangıç dürtüsü görevi gören yersiz-yurtsuzlaşmayla birlikte Carl Gustav Jung’un fallus arketipi ve öze dönüş(yaratıcı oyun) ile Robyn’in yolculuğu aslında sıradan bir maceranın çok ötesine taşınır. Çünkü yıllar önce intihar eden annesi ve çok çetin çölü geçerek okyanusa(fallus) ulaşma çabası (öze dönüş) birbiriyle organik bir ilişki içindedir. Özellikle de filmin bazı bölümlerinde yolculuğunun amacını anlamaya çalışması (yaratıcı oyun) bu yolculuğun aslında Robyn’in varoluşuna dair bir anlama doğru evrilir.

Ayrıca hikaye bununla da kalmayarak Deleuze ve Guattari’nin kadın-oluş fikrine yaslandığı sahnelerde Robyn’in kadın olmak kavramı üzerinden karşılaştığı tanımsal farklılıklar ve bu farklılıkları yine erkeklik üzerinden çözmek zorunda kalması,  yolculuğunu Ulis’in yolculuğundan ayırarak ontolojik göndermelerin ötesinde postmodernist bir yaklaşıma doğru yönlendiriyor.

Filmdeki tüm bu felsefi ve psikolojik söylemlerin finalde müthiş bir tutarlılığa ulaşmasına rağmen yine de belli bölümlerde bu söylemlerin yarattığı epik anlatıdan kaynaklanan gerçekliğin kırılışına da tanık oluyoruz maalesef. Özellikle de biyografik film olması açısından ana karaktere odaklanılması yan karakterleri çok fazla zayıf bırakmış. Ayrıca hikayenin tüm derinliğine rağmen yönetmenin tüm bu detaylardan hakkıyla tam olarak yararlandığını söylemek zor. İki saate yakın süresinde ilgiyi ayakta tutabilmek için yaratılan bazı klişe sahneler ve bunların yarattığı öngörülememezlik üzerinden ulaşılmaya çalışılan akıcılık nispeten sağlanıyor olsa da bu, hikayenin derinlikli yapısına zarar veriyor. Haliyle film bitince üzerinde konuşulacak çok şey olan ama kendi içindeki bölümlerde bu alt metinden çok uzak bir anlatıya doğru evrilen biraz kopuk bir yapım ortaya çıkıyor.

Yönetmen John Curran’ın gerçekten çok başarılı bir hikayeyi Avustralya görselleriyle de süsleyerek beyazperdeye aktarmış olması kendi filmografisi açısından büyük bir şans. Biz izleyicilere de epik bir alt metne sahip orta seviye bu filme tanık olma şansı düşüyor.

Robyn Davidson’ın 1977’de yaptığı destansı çöl yolculuğunu anlattığı aynı adlı otobiyografik romanından uyarlanan Çöldeki İzler (Tracks), 2006 yapımı The Painted Veil filminden tanıdığımız yönetmen John Curran’ın hikayedeki alt metni aktarma konusundaki eksikliklerine rağmen yine de oldukça başarılı bir film. Gilles Deleuze’ün felsefesinde önemli bir yer tutan yersiz-yurtsuzlaşma kavramı üzerinde yükselen film Robyn’in şu sözleriyle açılıyor: “Göçmenler için gittikleri her yer evleridir ya da hiçbir yer evleri değildir.” Tam da sözde bahsettiği gibi karakterimiz için her yer birer evdir ama aslında hiçbir yer onun evi değildir. Bu yüzden sürekli hareket halindedir. Bir yerde belli bir süreliğine de olsa kalma sebebi hiçbir zaman yer ve yurt kavramına dayanmaz. Mevcut yolculuk veya göçebelik mutlaklığa sürekli ulaşır. Bu açıdan Robyn’e sürekli olarak çılgın gözüyle bakılır. Çünkü yersiz-yurtsuzlaşmayla birlikte artık öngörülemez bireyselliğe ulaşmayı başarmıştır. Robyn karakterinin üç tane deveyi eşyalarını taşımak için eğitip, uzun bir çölü yaklaşık altı ay boyunca yürüyerek aştıktan sonra okyanusa ulaşma yolculuğunu anlatan Çöldeki izler’de başlangıç dürtüsü görevi gören yersiz-yurtsuzlaşmayla birlikte Carl Gustav Jung’un fallus arketipi ve öze dönüş(yaratıcı oyun) ile Robyn’in yolculuğu aslında sıradan bir maceranın çok ötesine taşınır. Çünkü yıllar önce intihar eden annesi ve çok çetin çölü geçerek okyanusa(fallus) ulaşma çabası (öze dönüş) birbiriyle organik bir ilişki içindedir. Özellikle de filmin bazı bölümlerinde yolculuğunun amacını anlamaya çalışması (yaratıcı oyun) bu yolculuğun aslında Robyn’in varoluşuna dair bir anlama doğru evrilir. Ayrıca hikaye bununla da kalmayarak Deleuze ve Guattari’nin kadın-oluş fikrine yaslandığı sahnelerde Robyn’in kadın olmak kavramı üzerinden karşılaştığı tanımsal farklılıklar ve bu farklılıkları yine erkeklik üzerinden çözmek zorunda kalması,  yolculuğunu Ulis’in yolculuğundan ayırarak ontolojik göndermelerin ötesinde postmodernist bir yaklaşıma doğru yönlendiriyor. Filmdeki tüm bu felsefi ve psikolojik söylemlerin finalde müthiş bir tutarlılığa ulaşmasına rağmen yine de belli bölümlerde bu söylemlerin yarattığı epik anlatıdan kaynaklanan gerçekliğin kırılışına da tanık oluyoruz maalesef. Özellikle de biyografik film olması açısından ana karaktere odaklanılması yan karakterleri çok fazla zayıf bırakmış. Ayrıca hikayenin tüm derinliğine rağmen yönetmenin tüm bu detaylardan hakkıyla tam olarak yararlandığını söylemek zor. İki saate yakın süresinde ilgiyi ayakta tutabilmek için yaratılan bazı klişe sahneler ve bunların yarattığı öngörülememezlik üzerinden ulaşılmaya çalışılan akıcılık nispeten sağlanıyor olsa da bu, hikayenin derinlikli yapısına zarar veriyor. Haliyle film bitince üzerinde konuşulacak çok şey olan ama kendi içindeki bölümlerde bu alt metinden çok uzak bir anlatıya doğru evrilen biraz kopuk bir yapım ortaya çıkıyor. Yönetmen John Curran’ın gerçekten çok başarılı bir hikayeyi Avustralya görselleriyle de süsleyerek beyazperdeye aktarmış olması kendi filmografisi açısından büyük bir şans. Biz izleyicilere de epik bir alt metne sahip orta seviye bu filme tanık olma şansı düşüyor.
Puan - 62 / 100

6.2

2006 yapımı The Painted Veil filminden tanıdığımız yönetmen John Curran’ın hikayedeki alt metni aktarma konusundaki eksikliklerine rağmen yine de oldukça başarılı bir film.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
6
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi