Çizgili Pijamalı Çocuk

Çizgili Pijamalı Çocuk

Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir.

                                                                                                                             Adolf Hitler

 1889’un ılık bir bahar gününde, insanlık tarihi üzerine kara leke bırakacak bir bebek dünyaya geldi. Führer olarak da bilinen, zamanın Alman Devlet Başkanı Adolf Hitler, dünyanın daha önce hiç görmediği ve asla görmek istemeyeceği şeyleri yaşatan devlet lideri olarak her zaman kötü hatırlanacak.

Çoğumuzun, Ortaokul ve Lise yıllarında Tarih kitaplarından öğrendiği gibi I.Dünya Savaşı’nda Almanya, Osmanlı Devleti ile birlikte zararlı çıkan ülkelerden biriydi. Bu kriz ortamını kendi çıkarları doğrultusunda avantaja çeviren Adolf, karizmasını da zekasının üstüne ekleyerek büyük topluluklara hitap etmeye başladı. Almanya’nın topraklarını genişletmek bahanesi ile totaliter ve faşist bir rejim uygulayan Hitler, öncelikle Polonya’yı kuşatma altına aldı. Sırası ile birçok Avrupa ülkesini egemenliği altına alan Nazi Almanya’sının tarihte yalnızca kara bir leke olarak görülmesinin nedeni ise masum insanlara yaptıkları vahşice işkencelerdi. Bu vahşice işkencelerinin yegane sebebi ise Adolf’un henüz genç yaşlardan itibaren içinde büyüttüğü antisemitizmdi. Canlı bir tek Yahudi kalmaması uğruna toplama kamplarında yaptığı işkenceler birçok filme konu oldu. Çizgili Pijamalı Çocuk (The Boy in the Striped Pyjamas) bu deliliğe küçücük dünyalardan bakan kocaman bir film.

Film, Nazi Almanya’sının 2.Dünya savaşı sırasında Bruno’nun komutan babasını Polonya’ya tayin etmesiyle başlıyor. Odasından toplama kampındaki (Bu kamp, bir buçuk milyon Yahudi’nin öldürdüğü toplama kampı) insanları gören Bruno’nun, onları bölgenin çiftçi halkı sanması “Neden çiftçiler pijama giyer?” sorusunu sormasına neden oluyor. İçi ölüm ve huzursuzluk kokan yeni eve bir türlü alışamayan “kaşif” Bruno, bir şekilde evin yakınında bulunan kampı keşfetmeyi başarıyor.  Tellerin arkasındaki Shmuel ile arkadaşlık kurmaya başlayan küçük çocuk bu arkadaşlığı masumane olarak yaşasa da, küçük Bruno’nun annesi, oğlunun gerçekleri öğrenmesinden korkmaya başlıyor. Ancak gerçekleri öğrenen yalnızca Bruno olmayacaktır.

Johne Boyne’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmin, yönetmen koltuğunda İngiliz Mark Herman oturuyor. Kimi zaman gözlerimizi yaşla dolduran, kimi zaman ise küçük çocukların dünyalarına imrenmemizi sağlayan, böylesine önemli bir filmin altına imza atan Herman’ın, 2008’den bu yana film çekmemesini “fırtına öncesi sessizlik diye” adlandırmak istiyorum. Çizgili Pijamalı Çocuk filminin başrolünü son olarak Hugo’dan hatırladığımız genç oyuncu Asa Butterfield üstleniyor. Yaşından çok ileride yeteneklere sahip olan Asa, bir diğer genç oyuncu Jack Scanlon ile kalbimizin derinliklerine dokunmayı başarıyor. Öyle derine dokunmayı başarıyorlar ki, göz yaşlarımı tutabildiğim süre tutamadığım sürenin çok gerisinde kaldı.

Yönetmenin, çocukların bu dehşet dolu dünyanın içinde kalan birer melek olduğunu anlatmak istediği henüz ilk sahneden belli oluyor. Nazi bayraklarının altından oyun oynayarak geçen çocuklar, çevrelerinde olan bitenden habersizcesine koşmaya devam ediyorlar. Askerlerin, bayrakların arasından koşarak geçen çocuklar masumiyetin, kirlenmemişliğin birer simgesi.  Filmin daha birçok sahnesinde bunu vurgulamaya devam eden yönetmen aslında savaşların çocuklarda fark etmeden açtığı psikolojik sorunları da gözler önüne seriyor. Savaş sırasında oyunları bile değişen küçük çocuklar, topla oynamak yerine hayali silahlarla birbirlerini vuruyorlar. Her ne kadar ilk bakışta masumane gözükse de, bu korkunç gerçek küçük yaşta bilinçaltlarına yerleşmiş oluyor.

Dünden bugüne Nazi Almanya’sı ve Hitler ile ilgili çok sayıda film çekildi. Bunlardan seyirciyi etkilemeyi başaranlar arasında Adrien Brody’nin müthiş oyunculuğu ile büyülediği Pianist başı çekiyor. Schindler’s List, Der Untergang ve La Vita e Bella bu vahşeti farklı biçimlerde incelese de 1940 yapımı The Great Dictator benim için en özel olanı. Üzerinden 70 sene geçmiş olmasına rağmen filmin kapanışkonuşması her izlendiğinde tüyleri diken diken etmeye devam ediyor. Ancak Çizgili Pijamalı Çocuk, tüm bu filmlerin çok ötesinde bir film. Öyle ki film bittiğinde duvarları yumruklayarak, hıçkıra hıçkıra ağlarken buldum kendimi.

Çizgili Pijamalı Çocuk romanının yazarı John Boyne bir röportajında “1940′larda yaşanan soykırım belki de dünyanın gördüğü en insanlık dışı şeydi. Ama bugün, yani altmış yıl sonra, daha barış dolu bir dünyada yaşamıyoruz. Bruno ile Shmuel’in öyküsünden etkilenen genç okurların, mevcut olduğu her yerde, ellerinden geldiğince bu çitleri yıkma niyetiyle büyümelerini umut ediyorum.” diyor. Bizim de ülke olarak en önemli sorunumuzun birbirimize karşı beslediğimiz nefret olduğunu hatırlayacak olursak, ben de kitabı okuyan ya da filmi izleyen küçük, büyük herkesin bu çitleri yıkmak için birer adım atmasını umut ediyorum. 

İyi Seyirler…

FacebookTwitterGoogle+Share

3 Yorum

  1. Serhat Ay 06/08/2012 at 04:05 - Reply

    yazınız çok güzel olmuşş, ırkçılığı çocuların dünyasından izlemek çok farklı bi deneyimdi, izledikten sonra hafızamda acı bi yere oturdu bu film, teşekkürler..

  2. çiğdemduyul 06/08/2012 at 04:06 - Reply

    İzlemek için sabırsızlanıyorum… Sadece yazın bile beni derinden etkiledi.. Teşekkürler..

  3. Serap Filiz 08/08/2012 at 19:10 - Reply

    bir arkadaşım biay kadar önce bu yazınızı paylaştı twitterda. Okuduktan sonra tavsiyenizden yola çıkarak filmi izledim. Sonunu tahmin ettiğim için bitmesin bitmesin diyerek izledim filmi. Ne güzel söylemişşsini kitabı okuyan ya da filmi izleyen küçük, büyük herkesin bu çitleri yıkmak için birer adım atmasını umut ediyorum diye. Emeğiniz için teşekkürler. ve sanırsam siteniz değişmiş böyle değildi ilk gördüğümde. çok güzel olmuş.

Yorum yazın