Bilimin kesinliği ile ruhani bir sorgulamanın paralelliğinin anlatıldığı filmlerde hep gördüğümüz gibi her iki tarafta da yüzeysellikten kurtulamayan bir anlatı yapısıyla karşı karşıyayız. Flatliners aslında bir yeniden çekim değil, çünkü ne hikaye bakımından ne de karakterlerin ve konunun işlenişi bakımından bize ilk filmi hatırlatıyor. 1990 yapımı Joel Schumacher yönetmenliğindeki ilk filmden bize tanıdık gelen az özellikten biri olan, bu sefer daha yaşlı ve uzman bir doktoru canlandıran Kiefer Sutherland oluyor. Bu bakımdan filmdeki Dr. Barry Wolfson (Sutherland) karakteri ilk filme gönderme yapan bir işlev üstlenerek aynı zamanda gençliğinde sorguladığı ve karşı geldiği tıp biliminin yeni iktidar öznesi oluyor. Film, beş tıp öğrencisinin insan vücudunda kalbin durmasından itibaren beynin halen çalıştığı birkaç dakikada zihnin neler gördüğünü, hissettiğini anlamaya çalıştıkları bir deney çalışmasına odaklanıyor. Ölümden sonra hayat tanımlamasından çok ‘’ölüme yakın deneyimler’’ olarak açıklayabileceğimiz bu deneyim, çıkış noktası bakımından aslında yetkin söylemler dökebilecek bir potansiyele sahip. Hikayenin bu kısmı eğer size fazla gerçek dışı geldiyse bu deneyimi yaşamış insanları bir araya getirmeyi amaçlayan International Association for Near-Death Studies adındaki kuruluşa göz gezdirmenizde fayda var. Ek olarak da Dannion Brinkley, kendi deneyimlerinden yola çıkarak kitaplaştırdığı Saved by the Light adındaki eserinin de bir film uyarlaması mevcut. Daha çok Hollywood sinemasının ilgisini çeken bu konunun James L. Conway yönetmenliğinde Beyond and Back (1978) adında bir belgesel çalışması da var. Fakat bu konunun anlatıldığı tüm eserlerin izleyici tarafından büyük bir beğeniyle karşılanmadığını görüyoruz. Belki de sadece bu bakımdan film anlatmak istediğinin tutarlılığını bize kanıtlıyordur: hatırladığımız yer ölüm, unuttuğumuz yer yaşamdır. Flatliners: Odağını Kaybetmiş Bir Anlatı Vicdan hesaplaşmasının yarattığı gerilimin işlendiği pek çok filmdeki gibi geçmişle yüzleşmeye odaklanan Flatliners’ın sorunu odağını sık sık kaybetmesi ve aşırı tekrara dayanması. Hem senaryoda hem yönetimde kullanılan bu kolaycılığın filme olumsuz etkisi bulunuyor; örneğin iç hesaplaşmaları sahnelerinde jump scare gibi klişe anlatı ürününü tekrar tekrar izlemek zorunda kalıyorsunuz ve film fazlaca spiritüel olan konusundan, izleyiciye yaratabilecek potansiyel etkisinden bu nedenle uzaklaşıyor. İlk filme kıyasla karakterlerin son derece yüzeysel yerleştirildiği ve Ellen Page dışında ortalamanın üstü bir oyunculuk izlemediğimiz film, bu bakımdan da ilk filmin gerisinde kalıyor. Deney ekibinin liderinde ilk filme kıyasla bu sefer bir kadın, Page’in canlandırdığı karakter olan Courtney var. Yönetmen Niels Arden Oplev,  1990 yapımı filmin karakterlerini uyarlarken daha homojenik bir yol izlemiş ve eski karakterlerin özelliklerini birden fazla role dağıtmış. Örneğin Courtney, Schumacher’in filminde Sutherland’in canlandırdığı Nelson Wright karakteri ile Julia Roberts’ın canlandırdığı Rachel Mannus karakterinin bir karışımı olarak gösterilmiş. İlk filme kıyasla kadın karakterlerin sayısının arttığı bu yeni yapım, bu bakımdan daha olumlu bir özellik taşımakta. Tıp biliminin sınırlarının, kesinliğinin sorgulandığı filmde, esas alınan temel çatışma bilimin göstergelerinin insanın ruhani hislerine ne kadar odaklandığı. İnsanı, ortak dinlerin bakış açısıyla ele alarak, baştan günahlı -ya da hatalı- bir canlı olarak gösterip, bunların unutulmasının yaşamın temel tanımı olduğunu vurguluyor. Tıbbın ele aldığı ölüm, Elektrokardiyografi’nin ürettiği sinyallerin düz bir çizgiye ulaşmasıdır, bu kadar yüzeysel ve basittir. Ancak o çizgilerin azaldığı yerin ötesinde fiziksel varlığımıza sığmayacak bir yaşam başlar. Filmin anlatmak istediği ölüm ve yaşam kavramları bu ters ilişkiyi özetler niteliğinde. Çizginin ötesine geçmek, yaşamın kendisidir aslında. 2009 yapımı…

Yazar Puanı

Puan - 15%

15%

Ejderha Dövmeli Kız filmiyle çıkış yapan Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev, senaryonun tüm potansiyellerini yok eden bir anlatıyla seyirciyi sinema filminden çok uzak bir seyir zevkiyle karşı karşıya bırakıyor. Ne korku türünde ne de bilimkurgu türünde bir bütünlük kurmayı başaramıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
15

Bilimin kesinliği ile ruhani bir sorgulamanın paralelliğinin anlatıldığı filmlerde hep gördüğümüz gibi her iki tarafta da yüzeysellikten kurtulamayan bir anlatı yapısıyla karşı karşıyayız. Flatliners aslında bir yeniden çekim değil, çünkü ne hikaye bakımından ne de karakterlerin ve konunun işlenişi bakımından bize ilk filmi hatırlatıyor. 1990 yapımı Joel Schumacher yönetmenliğindeki ilk filmden bize tanıdık gelen az özellikten biri olan, bu sefer daha yaşlı ve uzman bir doktoru canlandıran Kiefer Sutherland oluyor. Bu bakımdan filmdeki Dr. Barry Wolfson (Sutherland) karakteri ilk filme gönderme yapan bir işlev üstlenerek aynı zamanda gençliğinde sorguladığı ve karşı geldiği tıp biliminin yeni iktidar öznesi oluyor.

Film, beş tıp öğrencisinin insan vücudunda kalbin durmasından itibaren beynin halen çalıştığı birkaç dakikada zihnin neler gördüğünü, hissettiğini anlamaya çalıştıkları bir deney çalışmasına odaklanıyor. Ölümden sonra hayat tanımlamasından çok ‘’ölüme yakın deneyimler’’ olarak açıklayabileceğimiz bu deneyim, çıkış noktası bakımından aslında yetkin söylemler dökebilecek bir potansiyele sahip. Hikayenin bu kısmı eğer size fazla gerçek dışı geldiyse bu deneyimi yaşamış insanları bir araya getirmeyi amaçlayan International Association for Near-Death Studies adındaki kuruluşa göz gezdirmenizde fayda var. Ek olarak da Dannion Brinkley, kendi deneyimlerinden yola çıkarak kitaplaştırdığı Saved by the Light adındaki eserinin de bir film uyarlaması mevcut. Daha çok Hollywood sinemasının ilgisini çeken bu konunun James L. Conway yönetmenliğinde Beyond and Back (1978) adında bir belgesel çalışması da var. Fakat bu konunun anlatıldığı tüm eserlerin izleyici tarafından büyük bir beğeniyle karşılanmadığını görüyoruz. Belki de sadece bu bakımdan film anlatmak istediğinin tutarlılığını bize kanıtlıyordur: hatırladığımız yer ölüm, unuttuğumuz yer yaşamdır.

Flatliners: Odağını Kaybetmiş Bir Anlatı

Vicdan hesaplaşmasının yarattığı gerilimin işlendiği pek çok filmdeki gibi geçmişle yüzleşmeye odaklanan Flatliners’ın sorunu odağını sık sık kaybetmesi ve aşırı tekrara dayanması. Hem senaryoda hem yönetimde kullanılan bu kolaycılığın filme olumsuz etkisi bulunuyor; örneğin iç hesaplaşmaları sahnelerinde jump scare gibi klişe anlatı ürününü tekrar tekrar izlemek zorunda kalıyorsunuz ve film fazlaca spiritüel olan konusundan, izleyiciye yaratabilecek potansiyel etkisinden bu nedenle uzaklaşıyor. İlk filme kıyasla karakterlerin son derece yüzeysel yerleştirildiği ve Ellen Page dışında ortalamanın üstü bir oyunculuk izlemediğimiz film, bu bakımdan da ilk filmin gerisinde kalıyor. Deney ekibinin liderinde ilk filme kıyasla bu sefer bir kadın, Page’in canlandırdığı karakter olan Courtney var. Yönetmen Niels Arden Oplev,  1990 yapımı filmin karakterlerini uyarlarken daha homojenik bir yol izlemiş ve eski karakterlerin özelliklerini birden fazla role dağıtmış. Örneğin Courtney, Schumacher’in filminde Sutherland’in canlandırdığı Nelson Wright karakteri ile Julia Roberts’ın canlandırdığı Rachel Mannus karakterinin bir karışımı olarak gösterilmiş. İlk filme kıyasla kadın karakterlerin sayısının arttığı bu yeni yapım, bu bakımdan daha olumlu bir özellik taşımakta.

Tıp biliminin sınırlarının, kesinliğinin sorgulandığı filmde, esas alınan temel çatışma bilimin göstergelerinin insanın ruhani hislerine ne kadar odaklandığı. İnsanı, ortak dinlerin bakış açısıyla ele alarak, baştan günahlı -ya da hatalı- bir canlı olarak gösterip, bunların unutulmasının yaşamın temel tanımı olduğunu vurguluyor. Tıbbın ele aldığı ölüm, Elektrokardiyografi’nin ürettiği sinyallerin düz bir çizgiye ulaşmasıdır, bu kadar yüzeysel ve basittir. Ancak o çizgilerin azaldığı yerin ötesinde fiziksel varlığımıza sığmayacak bir yaşam başlar. Filmin anlatmak istediği ölüm ve yaşam kavramları bu ters ilişkiyi özetler niteliğinde. Çizginin ötesine geçmek, yaşamın kendisidir aslında.

2009 yapımı Män som hatar kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız filmiyle çıkış yapan Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev, senaryonun tüm potansiyellerini yok eden bir anlatıyla seyirciyi sinema filminden çok uzak bir seyir zevkine oturtuyor. Ne korku türünde ne de bilimkurgu türünde bir bütünlük kurmayı başaramıyor.

Yazar: Tayfun Bodur

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi