Karanlığın ortasındaki tek bir ışık hüzmesini takiben ilerliyoruz. Bir kadın sesi bu ilerleyişe eşlik ediyor; oldukça gergin. Aldığı mail’i okuyor; “Teşekkür ederim ve dikkatli ol” şeklinde biten… İmza: Citizenfour. Peki ya karanlık bizi nereye götürecek? Kurmaca bir gerilim filminin değil, bizzat Poitras belgeselinin içindeyiz.

Eğer ki dünyayla bağlantınızı koparma aşamasına gelmediyseniz ve gündemi az çok takip edenlerdenseniz, Edward Snowden ismini duymamış olmanız imkansız. NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) eski çalışanlarından Edward Snowden’ın, belgesel yönetmeni Laura Poitras’a “Citizenfour” adıyla gönderdiği şifreli maillerin ardından, Poitras bunları çözümleme arayışına girer. Konunun uzmanlarından da aldığı yardımlarla şifreleri çözmeyi başaran Poitras ardından ise, The Guardian’ın önemli gazetecilerinden Glenn Greenwald ve Ewen MacAskill ile Hong Kong’a, Snowden ile buluşmaya gider. Zira Snowden, 9/11 olaylarından sonra güvenlik bariyerini yükseltmek adına NSA’in uygulamaya başladığı politikaların güvenlik amacını aştığına, bununla birlikte, halkı gözetleme ve özel hayatı ihlal etme noktasına geldiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Örneğin PRISM adlı teknoloji, tek bir tıkla evinize bağlanıp sizi izleyebilir ya da dinleyebilir. Terörü önceden saptama amacında olan bu sistem, güvenlik bahanesiyle kişisel hayatınıza müdahalenin ta kendisidir. 9/11 hakkındaki görüşünüz ne olursa olsun, özellikle müslüman kesime hitaben yapılan fişlemelerde, Amerika’nın en büyük sığınağını yine “terörist” ifadesinde bulduğuna bir kez daha şahit oluruz.

“Şimdilik şunu bil, geçtiğin her sınır, her satın aldığın şey, yaptığın her arama, geçtiğin her baz istasyonu, edindiğin her arkadaş, ziyaret ettiğin her site ve yazdığın her satır, ulaşımı sınırsız olan; ama koruması sınırsız olmayan bir sistemin ellerinde.”

Biz her ne kadar öyle olmasını dilesek de, Citizenfour kurmaca bir gerilim filmi ya da distopik bir roman uyarlaması değil. Günümüze kadar farkında olduğumuz; ancak sınırlarından ve doğruluk payından emin olamadığımız bir konuyu, bizzat somut verilerle karşımıza getiren bir yapım. Belgesel bize adeta, “izlenme” ve “fişlenme” ile ilgili ifade ettiğimiz hiçbir şeyin artık paranoyaklık olarak nitelendirilemeyeceğini gösteriyor. George Orwell’in, 1984 romanının tam gerçekliğine hangi yıllarda erişiriz bilemiyorum; ancak belgeselin, o yıllara yaklaştığımızın somut bir göstergesi olduğu aşikar. Bu noktada ise, sorulması gereken sorular devreye giriyor: Devlet politikaları hayatımızı ne şekilde etkiliyor? Bunlara tepki vermeli mi? İşte biz bu noktada teorilerden konuşmaya devam ededuralım, Snowden cevabı vermiş bile. Kendisi bir nevi; “Evet, vermeli. Hem de ne pahasına olursa olsun” diyor.

Vatan haini? Kahraman?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, belgesel direkt Snowden’ın görüntüleriyle başlamıyor. İletişim ağıyla ilgili verilen kimi bilgilerin ardından, NSA yetkililerinin yaptığı açıklamalara geçiliyor ve yetkililerin, kendilerine yöneltilen iddiaları nasıl inkar ettikleri bir bir gösteriliyor. Zira yetkililer, böyle bir izleme politikasının olmadığı konusunda “hemfikir”. Tüm bu görüntülerin ardından Snowden’ın sahneye çıkmasıyla ise, belgesel kısaca şunu söylüyor: Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorsunuz. 

Gündemi takip edenler bilecektir ki, Snowden sistemin içinden çıkıp onu ifşa eden kişi olarak “vatan haini” ilan edilmişti. İronik olan ise, Snowden’ın Amerikan halkı tarafından kahraman olarak nitelendirilirken, devlet ileri gelenlerince “vatan haini” ilan edilmesi. Vatana ihanet hangi aşamada  devreye girer ve devlet sırlarının ifşası hangi noktada “hainlik” olarak görülebilir? Edward Snowden, 30’lu yaşlarında başarılı biri olarak; devlet çıkarlarının, halkın güvenliğinin önüne geçmesi halinde bunun bir “hainlik” olmayacağını gösteriyor bize. Zira ortada halkın güvenliğinden uzak bir sorunsal var: Politik çıkarlar. Bu nedenledir ki, Snowden’ın “vatan haini” ilan edilmesinin ardından, Wikileaks’in kurucusu Julian Assange devreye girerek, onun güvenli bir hayata kavuşmasına katkıda bulunuyor.

Hiç gazeteci olmayı düşündünüz mü?

Düşünün veya düşünmeyin, belgesel sizi bir gazeteci olarak konumlandırıyor bile. 2013 yılında dünya gündemine bomba gibi düşen bu haberlere paralel olarak, görüntüler de Hong Kong’taki o otel odasında çekilmeye başlanmasaydı, belki de belgesel dünyada bu denli yankı uyandırmazdı. Ancak 2013 yılında The Guardian’da yayınlanmış olan bu haberlere ne şekilde ulaşılmış olduğunu görmek, izleyicinin böyle bir tarihsel olaya bizzat birincil şahıs olarak tanıklık etmesini de sağlıyor. Öyle ki, yangın alarmı çaldığında, koltuğunda gerilen kişilerden biri siz de olabiliyorsunuz. Bunun yanında, konuyu gündeme getiren Occupy Washington’ın direniş sırasında Occupy Gezi’ye vermiş olduğu destek düşünülürse, aslında belgeselin, Snowden’dan yola çıkarak politik çıkarlara karşı koymaya çalışan bireyleri ele aldığı da söylenebilir. Zira, belgeselde yer verilen kimi görüntüler, Occupy Washington ekibinin karşılaştıkları zorluklar üzerine…

Kısaca Citizenfour; başarılı belgesel yönetmeni Laura Poitras’ın, 9/11 sonrası Amerikan politikalarını konu alan My Country, My Country ve The Oath filmlerinin üçüncü ayağı olarak, zihin açıcı izlenim sunan yapıtlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Film, her ne kadar Facebook, Twitter gibi sosyal ağların bilgi sağlayacıyı özelliklerini odağına almasa da, pozitif olarak görülebilecek yanlarından ötürü izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor. En İyi Belgesel dalında Oscar ödülü de alan filmin, 34. İstanbul Film Festivali’nde izlenmesi tavsiye edilir…

İyi seyirler…

Karanlığın ortasındaki tek bir ışık hüzmesini takiben ilerliyoruz. Bir kadın sesi bu ilerleyişe eşlik ediyor; oldukça gergin. Aldığı mail’i okuyor; “Teşekkür ederim ve dikkatli ol” şeklinde biten… İmza: Citizenfour. Peki ya karanlık bizi nereye götürecek? Kurmaca bir gerilim filminin değil, bizzat Poitras belgeselinin içindeyiz. Eğer ki dünyayla bağlantınızı koparma aşamasına gelmediyseniz ve gündemi az çok takip edenlerdenseniz, Edward Snowden ismini duymamış olmanız imkansız. NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) eski çalışanlarından Edward Snowden’ın, belgesel yönetmeni Laura Poitras’a “Citizenfour” adıyla gönderdiği şifreli maillerin ardından, Poitras bunları çözümleme arayışına girer. Konunun uzmanlarından da aldığı yardımlarla şifreleri çözmeyi başaran Poitras ardından ise, The Guardian’ın önemli gazetecilerinden Glenn Greenwald ve Ewen MacAskill ile Hong Kong’a, Snowden ile buluşmaya gider. Zira Snowden, 9/11 olaylarından sonra güvenlik bariyerini yükseltmek adına NSA’in uygulamaya başladığı politikaların güvenlik amacını aştığına, bununla birlikte, halkı gözetleme ve özel hayatı ihlal etme noktasına geldiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Örneğin PRISM adlı teknoloji, tek bir tıkla evinize bağlanıp sizi izleyebilir ya da dinleyebilir. Terörü önceden saptama amacında olan bu sistem, güvenlik bahanesiyle kişisel hayatınıza müdahalenin ta kendisidir. 9/11 hakkındaki görüşünüz ne olursa olsun, özellikle müslüman kesime hitaben yapılan fişlemelerde, Amerika’nın en büyük sığınağını yine “terörist” ifadesinde bulduğuna bir kez daha şahit oluruz. “Şimdilik şunu bil, geçtiğin her sınır, her satın aldığın şey, yaptığın her arama, geçtiğin her baz istasyonu, edindiğin her arkadaş, ziyaret ettiğin her site ve yazdığın her satır, ulaşımı sınırsız olan; ama koruması sınırsız olmayan bir sistemin ellerinde.” Biz her ne kadar öyle olmasını dilesek de, Citizenfour kurmaca bir gerilim filmi ya da distopik bir roman uyarlaması değil. Günümüze kadar farkında olduğumuz; ancak sınırlarından ve doğruluk payından emin olamadığımız bir konuyu, bizzat somut verilerle karşımıza getiren bir yapım. Belgesel bize adeta, “izlenme” ve “fişlenme” ile ilgili ifade ettiğimiz hiçbir şeyin artık paranoyaklık olarak nitelendirilemeyeceğini gösteriyor. George Orwell’in, 1984 romanının tam gerçekliğine hangi yıllarda erişiriz bilemiyorum; ancak belgeselin, o yıllara yaklaştığımızın somut bir göstergesi olduğu aşikar. Bu noktada ise, sorulması gereken sorular devreye giriyor: Devlet politikaları hayatımızı ne şekilde etkiliyor? Bunlara tepki vermeli mi? İşte biz bu noktada teorilerden konuşmaya devam ededuralım, Snowden cevabı vermiş bile. Kendisi bir nevi; “Evet, vermeli. Hem de ne pahasına olursa olsun” diyor. Vatan haini? Kahraman? Öncelikle belirtmek gerekir ki, belgesel direkt Snowden’ın görüntüleriyle başlamıyor. İletişim ağıyla ilgili verilen kimi bilgilerin ardından, NSA yetkililerinin yaptığı açıklamalara geçiliyor ve yetkililerin, kendilerine yöneltilen iddiaları nasıl inkar ettikleri bir bir gösteriliyor. Zira yetkililer, böyle bir izleme politikasının olmadığı konusunda “hemfikir”. Tüm bu görüntülerin ardından Snowden’ın sahneye çıkmasıyla ise, belgesel kısaca şunu söylüyor: Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorsunuz.  Gündemi takip edenler bilecektir ki, Snowden sistemin içinden çıkıp onu ifşa eden kişi olarak “vatan haini” ilan edilmişti. İronik olan ise, Snowden’ın Amerikan halkı tarafından kahraman olarak nitelendirilirken, devlet ileri gelenlerince “vatan haini” ilan edilmesi. Vatana ihanet hangi aşamada  devreye girer ve devlet sırlarının ifşası hangi noktada “hainlik” olarak görülebilir? Edward Snowden, 30’lu yaşlarında başarılı biri olarak; devlet çıkarlarının, halkın güvenliğinin önüne geçmesi halinde bunun bir “hainlik” olmayacağını gösteriyor bize. Zira ortada halkın güvenliğinden uzak bir sorunsal var: Politik çıkarlar. Bu nedenledir ki, Snowden’ın “vatan haini” ilan…

Yazar Puanı

Puan - 83%

83%

83

George Orwell’in, 1984 romanının tam gerçekliğine hangi yıllarda erişiriz bilemiyorum; ancak belgeselin, o yıllara yaklaştığımızın somut bir göstergesi olduğu aşikar.

Kullanıcı Puanları: 4.25 ( 1 votes)
83
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi