Cate Shortland, farklı bir Nazi dramı örneği olan Lore’dan beş yıl sonra Berlin Syndrome ile  geri dönüyor. Prömiyerini Sundance Film Festivali’nde gerçekleştiren film, 5 Mayıs’ta Netflix ekranlarında olacak.

Bilmediğiniz bir şehre turist olarak gelen bir kadın ve sokaklarda dolaşırken karşısına çıkan bir erkek; Berlin sokakları, bir anda alevlenen tutku ve karşı konulamaz bir çekim… Bir romantik filmde aranması gereken her şey var değil mi? Ancak şöyle bir durum var ki, bu film romantizm çanları çalarak başlayan ve gittikçe gerilimin temposunu arttıran, oldukça tedirgin edici bir yapım. Lore’dan sonra beş yıl gibi uzun bir ara veren başarılı yönetmen Cate Shortland‘ın yeni filmi Berlin Syndrome‘undan bahsediyorum. Sundance Film Festivali’nde olumlu yorumları toplayan ve Melanie Joosten‘ın romanından uyarlanan filmin senaryosunu ise daha çok televizyon dizilerinden tanıdığımız Shaun Grant kaleme alıyor.

berlin-syndrome-2-filmloverss

Tatil için geldiği Berlin’de Andi isimli yakışıklı bir gençle tanışan Avustralyalı foto muhabiri Clare oldukça güzel bir gün geçirir. Berlin sokaklarında tanışan ikili, bir anda karşı konulamaz bir tutkuyla birbirlerine doğru çekilmektedir. Geceyi Andi’nin apartman dairesinde geçiren Clare’i sabah bir sürpriz beklemektedir. Dairede kilitli kaldığını fark eden Clare, artık Andi’nin tutsağı olmuştur.  

Cate Shortland İmzalı Berlin Syndrome Mayıs’ta Netflix’te!

Berlin’in biraz aykırı biraz romantik atmosferini, gerilim ve tutkuyla harmanlayan Shortland, aslında ilk kez gerilimi deniyor. Filmin başrollerinde yer alan Teresa Palmer ve Max Riemelt‘i yoğun bir iki haftalık prova sürecine tabi tutarak, toplumsal cinsiyet ve iktidar hakkındaki inançlarının temellerini yıkmaya iten Shortland, bu yöntemiyle aslında filmde iki başrol oyuncusunun yaratığı muazzam uyumun mimarı oldu. Shortland, oyuncuların dediğine göre film yapım aşamasında yaratıcılığa açık bir atmosferi hep korumuş, ve sürekli olarak yapılan fikir alışverişi ortaya daha etkili ve gerçekçi bir hikaye çıkarmış gibi görünüyor. Verdiği bir röportajda “Seks ve şiddetin gerçek olduğu bir film yapmak istedik” diyen Shortland filmini anlatmaya şöyle devam ediyor; “Kesinlikle gerçekten acımasız ve mağdur olan bir şey yapmak istemedik. İnsanların sinemadan ayrılacağı ve bu konuda konuşmak isteyecekleri bir konuşma başlatan bir film yapmak istedik.”

berlin-syndrome-1-filmloverss

Filmin çekimlerine başlamadan önce Stockholm Sendromu’nu araştıran Shortland, bu araştırmada en çok etkilendiği noktayı şöyle anlatıyor; “Araştırma süreci boyunca en çarpıcı gerçeklik, popüler inancın aksine, Stockholm Sendromundan muzdarip olan kadınların genellikle tutsaklarına aşık olmamasıydı. Bunun yerine, mağdurlar bağımlılığı gerçek sevinç ve bağlılık duyguları ile kıstırırlar; bazen kaçmak için fırsatlar doğduğunda bile kendilerini tutsaklarına uymalarına neden olur…”

Stockholm Sendromu‘nun farklı bir yansıması olarak karşımıza çıkacak olan film, tıpkı Claire gibi bizim duygularımızla da oynar. Masalsı bir aşk hikayesi olarak başlayan ancak sonrasında tüm o toz pembe atmosferin yok olduğu; korku, gerilim ve cinsel şiddetin baş gösterdiği bir hikayeye bürünen Berlin Syndrome gerçekçi ve etkileyici hikayesiyle Mayıs ayında Netflix’in gözde yapımlarından olacak gibi duruyor. Filmin yayınlanan fragmanına aşağıdan ulaşabilirsiniz.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi