“Televizyonda kötü adam olmak eğlenceliydi, ama gerçek hayatta kötü olmak çok daha iyi!” Küçük, sarı ve sevimli minyonlarımızın alıştığımız düzene uyarak Illumination Entertainment yazısı ekranda belirir belirmez yaptıkları komik şapşallıklarla yaşadığımız sevinci, yeni kötü adamımızla tanıştırılmamız takip ediyor. Moda anlayışı bu kadar demode olan sadece bir kötü var ve bu kötü; Balthazar Bratt (Trey Parker), serinin üçüncü filminde hayatlarımıza dahil oluyor. Çılgın Hırsız 3, tek boynuzlu at bulmayı hayal ederken keçi bulduğumuz anlar gibi, serinin alıştığımız havasını sürdürmeyi başarsa da, klişelerle dolu hikayesiyle beklentilerimizin üzerine çıkamıyor. 80’lerde televizyon yıldızı olan yaramaz çocuk, Balthazar Bratt (Trey Parker), ergenliğe girmesi ile birlikte ışığını yitiriyor ve Hollywood tarafından dışlanıyor. Şimdilerde 40’lı yaşlarında ve oldukça kötü olan Bratt, Hollywood’dan intikamını  almak için hazırlık yapıyor ve elbette dünya üzerinde onu durdurabilecek tek bir isim var; Gru. Çılgın Hırsız 3, izleyicisine birden fazla yan hikaye sunuyor. Örneğin kötülükten iyiliğe transfer olan kahramanımız, Felonious Gru (Steve Carell)’nun yaramaz çocuk/kötü yetişkin Bratt’e karşı verdiği dans dolu savaşının yanı sıra, hayatında dikkatini vermesi gereken başka problemleri de var. Lucy Wilde (Kristen Wiig) ile yaptığı evlilik, evlatlık edindiği çocukları ile arasında var olan sürdürmeye çalıştığı güçlü bağ gibi durumlara ek olarak, Gru’nun bir de, Türk filmlerini aratmayacak bir şekilde kayıp ikiz kardeşi ortaya çıkıyor. Doğumlarından sonra ayrılan Gru ve Dru, aralarında hiç olamamış kardeşlik bağını kurmaya çalışırken, Lucy de yeni edindiği annelik rolünü benimsemeye ve bu rolün hakkını vermeye uğraşıyor. Peki ya, hepimizin kalbini çoktan kazanmış sevimli, küçük minyonlar? Onları, isyankar ve hikayeden gittikçe uzaklaşırken izliyoruz. Serinin diğer filmleri gibi geleneği bozmayarak Ken Daurio ve Cinco Paol’un kaleminden çıkmış senaryosuyla Çılgın Hırsız 3’te, yönetmen koltuğunda bu kez Pierre Coffin’e Kyle Balda eşlik ediyor. Aile bağlarını güçlü bir şekilde işleyen film, klişelere düşerek oldukça kolay tahmin edilebilir bir hal alıyor. Çılgın Hırsız 3: "Hayat bazen böyledir... Tek boynuzlu at hayal ederken keçi buluruz." Gru, en başta, tek başına yaşayan, yalnız, kötülük peşinde bir adamken üç kız çocuğu evlat edinmek durumunda kaldı. Daha sonra, Gru’nun hayatı Lucy ile tanışması ile hikayesine daha da fazla sevgi ekleyerek ilerledi. Serinin üçüncü filminde ise en büyük hedef, Gru’nun yavaş yavaş inşa edilen aile bağlarını iyice güçlendirmek. Film boyunca neredeyse herkeste aile bağları ve onları güçlendirmek konusunda ortak bir telaş var. Gru, varlığından yeni haberdar olduğu, sırma saçlı, havalı ve zengin kardeşi Dru ile sıfırdan bir bağ kurmaya çalışırken, müthiş bir ajan olan Lucy ise annelik ile başa çıkmaya çalışıyor. Yeni giriş yaptığı ebeveynlik konusunda filmin de özellikle Agnes (Nev Scharrel) ile olan sahneleri aracılığı ile hatırlattığı üzere Gru’nun da varlığı ile yalnız olmasa da Lucy, film boyunca sürekli Agnes, Edith (Dana Gaier) ve Margo (Miranda Cosgrove)’ya iyi bir anne olmak için çabalıyor. Gru’nun ebeveynleri elbette ki bu üç çocukla sınırlı kalmıyor ve kötü olmak istemediği için kendisine baş kaldıran minyonlar da kendilerine gösterdiği babalık akıllarına geldiklerinde Gru’ya geri dönüyorlar. Sırma saçları, Michelangelo’nun imzasını taşıyan Sistine Şapelinin tavanını andıran domuzlarla süslenmiş versiyonu ile görkemli malikanesi ile Özgüristan’da lüks bir yaşamı olan Dru, Gru için ilk başlarda bir tehdit haline gelse de, birbirlerini yeni bulan siyah ve…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Çılgın Hırsız 3, tek boynuzlu at bulmayı hayal ederken keçi bulduğumuz anlar gibi, serinin alıştığımız havasını sürdürmeyi başarsa da, klişelerle dolu hikayesiyle beklentilerimizin üzerine çıkamıyor. 

Kullanıcı Puanları: 4.65 ( 2 votes)
60

“Televizyonda kötü adam olmak eğlenceliydi, ama gerçek hayatta kötü olmak çok daha iyi!” Küçük, sarı ve sevimli minyonlarımızın alıştığımız düzene uyarak Illumination Entertainment yazısı ekranda belirir belirmez yaptıkları komik şapşallıklarla yaşadığımız sevinci, yeni kötü adamımızla tanıştırılmamız takip ediyor. Moda anlayışı bu kadar demode olan sadece bir kötü var ve bu kötü; Balthazar Bratt (Trey Parker), serinin üçüncü filminde hayatlarımıza dahil oluyor. Çılgın Hırsız 3, tek boynuzlu at bulmayı hayal ederken keçi bulduğumuz anlar gibi, serinin alıştığımız havasını sürdürmeyi başarsa da, klişelerle dolu hikayesiyle beklentilerimizin üzerine çıkamıyor.

80’lerde televizyon yıldızı olan yaramaz çocuk, Balthazar Bratt (Trey Parker), ergenliğe girmesi ile birlikte ışığını yitiriyor ve Hollywood tarafından dışlanıyor. Şimdilerde 40’lı yaşlarında ve oldukça kötü olan Bratt, Hollywood’dan intikamını  almak için hazırlık yapıyor ve elbette dünya üzerinde onu durdurabilecek tek bir isim var; Gru. Çılgın Hırsız 3, izleyicisine birden fazla yan hikaye sunuyor. Örneğin kötülükten iyiliğe transfer olan kahramanımız, Felonious Gru (Steve Carell)’nun yaramaz çocuk/kötü yetişkin Bratt’e karşı verdiği dans dolu savaşının yanı sıra, hayatında dikkatini vermesi gereken başka problemleri de var. Lucy Wilde (Kristen Wiig) ile yaptığı evlilik, evlatlık edindiği çocukları ile arasında var olan sürdürmeye çalıştığı güçlü bağ gibi durumlara ek olarak, Gru’nun bir de, Türk filmlerini aratmayacak bir şekilde kayıp ikiz kardeşi ortaya çıkıyor. Doğumlarından sonra ayrılan Gru ve Dru, aralarında hiç olamamış kardeşlik bağını kurmaya çalışırken, Lucy de yeni edindiği annelik rolünü benimsemeye ve bu rolün hakkını vermeye uğraşıyor. Peki ya, hepimizin kalbini çoktan kazanmış sevimli, küçük minyonlar? Onları, isyankar ve hikayeden gittikçe uzaklaşırken izliyoruz. Serinin diğer filmleri gibi geleneği bozmayarak Ken Daurio ve Cinco Paol’un kaleminden çıkmış senaryosuyla Çılgın Hırsız 3’te, yönetmen koltuğunda bu kez Pierre Coffin’e Kyle Balda eşlik ediyor. Aile bağlarını güçlü bir şekilde işleyen film, klişelere düşerek oldukça kolay tahmin edilebilir bir hal alıyor.

Çılgın Hırsız 3: “Hayat bazen böyledir… Tek boynuzlu at hayal ederken keçi buluruz.”

Gru, en başta, tek başına yaşayan, yalnız, kötülük peşinde bir adamken üç kız çocuğu evlat edinmek durumunda kaldı. Daha sonra, Gru’nun hayatı Lucy ile tanışması ile hikayesine daha da fazla sevgi ekleyerek ilerledi. Serinin üçüncü filminde ise en büyük hedef, Gru’nun yavaş yavaş inşa edilen aile bağlarını iyice güçlendirmek. Film boyunca neredeyse herkeste aile bağları ve onları güçlendirmek konusunda ortak bir telaş var. Gru, varlığından yeni haberdar olduğu, sırma saçlı, havalı ve zengin kardeşi Dru ile sıfırdan bir bağ kurmaya çalışırken, müthiş bir ajan olan Lucy ise annelik ile başa çıkmaya çalışıyor. Yeni giriş yaptığı ebeveynlik konusunda filmin de özellikle Agnes (Nev Scharrel) ile olan sahneleri aracılığı ile hatırlattığı üzere Gru’nun da varlığı ile yalnız olmasa da Lucy, film boyunca sürekli Agnes, Edith (Dana Gaier) ve Margo (Miranda Cosgrove)’ya iyi bir anne olmak için çabalıyor. Gru’nun ebeveynleri elbette ki bu üç çocukla sınırlı kalmıyor ve kötü olmak istemediği için kendisine baş kaldıran minyonlar da kendilerine gösterdiği babalık akıllarına geldiklerinde Gru’ya geri dönüyorlar. Sırma saçları, Michelangelo’nun imzasını taşıyan Sistine Şapelinin tavanını andıran domuzlarla süslenmiş versiyonu ile görkemli malikanesi ile Özgüristan’da lüks bir yaşamı olan Dru, Gru için ilk başlarda bir tehdit haline gelse de, birbirlerini yeni bulan siyah ve beyaz renkleri kadar farklı bu ikizler, babalarına duydukları ortak özlemleri ve kanlarında dolaşan kötülük yetenekleri üzerinden bir bağ kurmayı başarıyor. Yaşı küçük hayranlarının kalplerine, kurduğu güçlü aile bağları, aile üyeleri arasındaki sevginin sıcaklığı ve ara sıra yer verdiği abartılı komiklikleriyle girmeyi hedefleyen filmin bir hedefi daha var;  kitlesine zaten dahil olan, ya da yeni dahil olacak daha büyük yaştaki izleyicilerini de eklemek. Film, bu hedefine ulaşmak için nostalji duygusunu kullanmayı hedefliyor ve bu konuda en büyük desteği, 80’li yılların yıldızı, Michael Jackson ve Madonna gibi o yılların, yani sevgi ve aşırı komikliklerle ele geçirdiği küçük yaştaki izleyicilerine eşlik eden ebeveynlerinin gençlik zamanlarının, ikonlarının şarkılarında kendisini bulan, vatkalı kötü karakter Balthazar Bratt’ten görüyor. South Park’ın eş yaratıcısı Trey Parker’ın sesiyle hayat bulan, 80’li yıllarla ilgili her şeyin canlı örneği Bratt’e, ortama hakim olması hedeflenen nostaljik havayı yaratırken, Dru’nun yaşadığı Özgüristan’ın  Marx Brothers’ın 1933 yapımı Duck Soup’unun hayali ülkesine yaptığı gönderme gibi bazı küçük detaylar da yardımcı oluyor. Film ile ilgili dikkat çeken bir diğer özellik ise, koruduğu ve hatta yükselttiği görsel kalitesi oluyor.

Çılgın Hırsız serisinin kalplerimizi kazanmasının sevgi, aile bağları ve nostalji haricinde bir sebebi daha var; minyonlar. Ancak serinin üçüncü filmi ne yazık ki izleyicisinin bu sevimli sarı yaratıklara karşı hissettiği iki yıllık hasreti dindirmeyi başaramıyor. Film boyunca minyonlarla Pharell Williams’ın şarkıları ile süslü performansları ve hapse düşmeleri, kötülük için baş kaldırmaları gibi izleyiciyi kendilerinden soğutabilecek tavırlarının haricinde çok fazla karşılaşamıyoruz. Bu, her ne kadar izleyiciye filmin merkezinde sadece minyonların olmadığını hatırlatmak amaçlı bir hareket olsa da, izleyiciyi minyonların da Buz Devri serisinin Sid’i gibi köşe motifi haline gelebileceği düşüncesi ile baş başa bırakarak endişelendiriyor. Çılgın Hırsız 3, bu hareketi ile yarattığı etki için minyonlara çok fazla ihtiyaç duymadığını anlatmaya çalışsa da, Lucy’nin ajanlık yeteneklerine ara sıra yer vermesi, Gru’nun hırsını azaltması ve kötü karakter olarak kendisine kompleksi bir ergeni seçmesi gibi hareketleri ile ana karakterlerinin beslenmesi gereken özelliklerini zayıf bırakarak neredeyse en yüksek heyecanı minyonlarla karşılaştığı anlarda yaşayan izleyicisine tam tersini düşündürüyor. Filmin desteğe ihtiyaç duyan bir başka noktası ile zaman zaman Bratt’in elması çalarken ki Fransız aksanı ile Illumination’ın Fransa takımı Mac Guff’a yaptığı gibi, içerdiği havada kalan küçük göndermeler. Bunun yanı sıra,  çocuklarının annesi olmayan Lucy’den ve yıllar sonra ortaya çıkan kayıp ikiz kardeşten sonra bir de, çocukların kötü adam tarafından kaçırılması, filmin klişelere düşerek oldukça kolay bir şekilde tahmin edilebilir hale geldiği gerçeğini reddedilemez kılıyor ve Bond filmlerinin aksiyonunu, havalı ajan araçlarını, komedi ve sevgi unsurlarıyla harmanlayan seri, klişelerin gölgesi altında kalıyor. Agnes’in gerçekten çok temiz kalpli bir çocuksa tek boynuzlu atı görebileceği klişesinden sonra, Lucy’nin anneliğinin 12 yaşındaki Margo’nun yanlışlıkla nişanlanması ile ispat edilme ihtiyacı ise, film boyunca havada kalan anlar arasında yer alıyor.  Filmin en çok önemi gösterdiği çizdiği aile bağları ise, önce minyonların babaları gibi gördükleri Gru’ya iyiliği terk etmediği için karşı çıkmaları, daha sonra da Dru’nun bir sonraki filmi yönlendirebilecek sürpriz kararı gibi durumlarla çelişkiye düşüyor. Film, aynı zamanda aile duygusuna verdiği yoğunluk ile aksiyon dengelerini ayarlayamayarak 96 dakikalık süresini seyircisine olduğundan daha uzunmuş gibi hissettirmekten kaçamıyor.

Çılgın Hırsız 3, Gru ve Lucy’nin birbirlerini zor zamanlarında desteklemeleri, Agnes’in anne babasının işten ayrıldığını duyunca destek olmak için oyuncaklarını satışa çıkarması ve çocukların Gru ve Lucy için hazırladıkları sıcak akşam yemeği gibi anlarla ailenin değerini ve önemini izleyicisine anlatmayı hedefliyor. Zaman zaman klişelerin etkisi altında heyecanını kaybetmenin eşiğine gelen film, minyonların rolünün artmasına ihtiyaç duyuyor. Seriye hakim olan sıcak ve eğlenceli havayı koruyan Çılgın Hırsız 3, minyonların hikayedeki yerlerinin daraltılmadan önce bir kez daha düşünülmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi