Geçtiğimiz hafta 35. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve oldukça olumlu eleştiriler alan Kasap Havası filminin yönetmeni Çiğdem Sezgin ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Utku Ögetürk, Büşra Şavlı

Deşifre: Sıla Şahinöz

Utku Ögetürk: Kasap Havası ilk uzun metraj filminiz ve hem Antakya hem de Altın Koza’dan ödüllerle döndünüz. Son olarak İstanbul Film Festivali’nde hem Ulusal Yarışma’da Altın Lale için hem de Seyfi Teoman İlk Ödülü için yarıştınız. Öncelikle tebrik etmek isteriz.

Çiğdem Sezgin: Teşekkürler. Bir de Malatya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’müz var.

Büşra Şavlı: İlk olarak filmin en başından, senaryonun ortaya çıkışından bahsedelim istedik. İlk olarak neye tutundunuz izlediğimiz hikayede? Aklınızda doğrudan bir uzun metraj projesi mi vardı? 

Ç.S:  Evet, uzun metraj maksatlı yazmaya başladım. Gerçek hayat hikayelerinden etkilendiğim birkaç insanın birleşimidir Semih, aynı şekilde Leyla, aynı şekilde Ahmet. Yani onların bire bir karşılıkları yok ve tek kişi de değil o karakterler. Kısacası birkaç insanın hikayesini, karakterini harmanlayarak Ahmet’i ve diğer karakterleri oluşturdum. Onların tanışmasından da böyle bir çıkmaz sokak öyküsü doğdu. Çevremde orta yaşlı kadın ve genç erkek sevgili örneği çok var. Yaşım itibariyle şuna tanıklık ediyorum: Gençken lise üniversite yıllarında, erkek arkadaşlarımız yaşıtları ile birlikte olurdu. Yıllar geçince kadınların potansiyel erkek arkadaş yaşı skalası daraldı, yaşıt olduğumuz erkekler bize yaşlı  kadın muamelesi yapar oldu. Kendilerinden çok genç kadınları tercih eder oldular. Eşlerini terk edip genç kızlara kadınlara gittiler. 25-30’dan sonra  kadınlara biraz  yaşlı muamelesi yapılıyor, o denklik bozuluyor. Kadın arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde bu meseleyi çok irdeledik. Biz bu genç kadınlarla diyalog kurmakta zorlanıyoruz. Erkek arkadaşlarımıza da ‘sizi kesen nedir?’ diye soruyoruz. ‘Siz anlamazsınız’ diyorlar (gülüyor) Kadının kendinden bir yaş iki yaş dahi küçük bir erkekle birlikteliği ne yazık ki Türk toplumunda kabul görmüyor. Yani bu bir kusur, bu bir özür. Kendinden büyük bir kadınla birlikte olan erkeğe  de bir kusuru bir özrü varmış gibi davranılıyor.  Bunu da sindiremiyorum açıkçası, böyle bir adalet yok. Denklikse denklik.

Semih Almanya’ya göçmen olarak gitmiş bir tutunamayan… Ne oraya ait ne de buraya.  Uçlarda yaşıyor; şiddeti uçta, alkolü de öyle, sevgisi de öyle, inancı da öyle…

Ahmet duygusal bir mahalle delikanlısı… Babasının ölümünden sonra evin reisliğine soyunmuş… Kirli değil, ama biraz serseri ruhlu.

Leyla yaralı bir kadın ve yeni yaralar açmakta kendine…

Hülya, yirmi yaşında güzeller güzeli kız oğlan kız… (gülüyor)

STILL_1.11.1

 Yenik, ama şişme kadın olmadığı için de zafer sahibi

U.Ö: Bu durumda siz hem günümüz Türkiye’sinin bir portresini çiziyorsunuz  hem de çevrenizde gördüğünüz karakterlerden  esinlenmeler taşıyarak kendi karakterlerinizi yaratıyorsunuz.

Ç.S: Doğrudur.

B.Ş: Leyla karakterinden başlayalım istiyorum, çünkü filmin en dikkat çeken karakteri o. Kasap Havası’nın kadını özgürleştiren, onu zincirlerinden kurtaran bir film olduğu fikrini yerleştiren karakter de Leyla. Ama merak ettiğim,  Leyla’yı biz başta gerçekten çok güçlü bir karakter olarak görüyoruz bütün o sisteme başkaldıran bir kadın…

Ç.S:  Hayır, hangi sisteme, nereye başkaldırıyor Leyla? Yani çok güçlü bir kadın olarak gördüğünüz ve  bütün sisteme başkaldırır gördüğünüz hangi sahneler? Leyla’nın hırçın, agresif ve dövüşken olması mı?

B.Ş Bence kimsenin lafının altında kalmaması, yani dövüşken olması tabii ki onu başkaldıran, asi biri olarak çizmez. Ama onun arkadaşı ile konuşmalarında  “Şişme bebek olmayacağız” cümlesinde dahi Leyla’nın hiç de geleneksel, sessiz, boyun eğen bir kadın olamadığını görmüş, bunu aslında bir başkaldırı olarak yorumlamıştım. Ya da eski sevgilisinin eşine veya dükkanına saldırdığı sahneden de bahsedebiliriz. 

Ç.S: Evet, ama Leyla’nın güçlü olduğunu, başkaldırdığı bir şeyi görmüyoruz. Çok sizin gibi düşünmüyorum galiba bu konuda, eski sevgilisinin evlendiği kadına saldırmasının bendeki karşılığı  yaralı bir hayvanın çırpınmasından başka bir şey değil aslında. O hırçınlık yaralanmışlığından kaynaklanıyor. Onun hırçın ve agresif tepkisi  “Ya ben adamı döverim” tavrından kaynaklanmıyor.  Yaralı olduğu için de böyle bir tepki veriyor. Burnunun dibinde bir şeyler oluyor ve dayanamıyor artık. Zaten bir sebep arıyor bulaşmaya, bozmaya. Yani bu öfkesini, hırsını dindirmek için bir intikam yöntemi. Yani  acı çekiyor ve acı çeken bir insanın tepkisi bende böyle. Böyle de anlaşılmasını dilerdim. Yoksa güçlü ve tuttuğunu koparan değil, nihayetinde adam onu genç bir kadınla aldatmış, terk etmiş şimdi de onla evleniyor. Yani kaldı yine viskiler (gülüyor)

B.Ş: Arkadaşı Leyla’ya “Sen zaten şişme kadın olmadığın için terk ediliyorsun” şeklinde bir yorumda bulunuyor. Bu sahnede Leyla için aslında sisteme boyun eğmediği için terk ediliyor mesajı verdiğinizi söyleyemez miyiz?

ÇS: Yalnızlığına baktığımızda yenik, ama şişme kadın olmadığı için de zafer sahibi diye düşünebiliriz, nereden baktığımıza bağlı. Yalnız, evet o yaşında yalnız ve yoluna giden bir ilişkisi yok, bir erkek onu sahiplenmemiş. Buradan baktığımızda yenik, ama “ Ben şişme kadın olmam” dediği içinde evet belki de güçlü.

B.Ş:  Ahmet ve biraz da onun açısından bütün erkeklere bakmak istiyorum filmdeki. Aslında hepsi kadınlara bakış açılarıyla var oluyorlar. Bu zaten içinde yaşadığımız toplumun da olayı gibi, bütün eylemler, konuşmalar kadın üzerinden, onun ekseninden ilerliyor. İKSV ile yaptığınız bir röportajınızda toplumsal eleştiri yapmadığınızı, aşamadığımız şeylerin olduğunu ama asıl niyetinizin tam da kadına ve bekarete bakış açısının altını çizmek olmadığını belirtmiştiniz. Fakat ben izlediğimiz filmde oluşan bütün o çatışmaların, yaralanmaların, olduramama hallerinin aslında altını çizmediğinizi söylediğiniz bu eril yapının kadına olduğu gibi erkeği de baskı altında hissettirmesinden doğduğunu düşünüyorum.

Ç.S:  Yazdım, ama altını çizmedim. Yani bunlar tabii ki var. Hiçbir şey tesadüfi değil.

B.Ş: Ama bunlar benim asıl derdim değildi, benim için olay örgüsü ön plandaydı diyebilir misiniz?

Ç.S: Hayır, olabilir mi? Tabii ki derdim, hepimizin derdi. Dert gibi gördüğümüz, bu memleketin meseleleri gibi gördüğümüz sahnelerin hepsi elbette ki dert. Demek istediğim şu; zaten göze çarpan öncelikle bu. Buna ek olarak istediğim, seyircinin insanın geçmişiyle, geçmişin bırkatığı izlerle hesaplaşması…

Hepimiz değiştik, daha da değişeceğiz. Değişmeyen tek şey malum…

U.Ö: Siz filmi Leyla’nın filmi olarak görüyor musunuz? Film Leyla karakteri ile açılıyor ve Leyla arkadaşıyla beraber bir yerde yemek yerken Ahmet hem filme hem de Leyla’nın hayatına dahil oluyor.

Ç.S: Leyla’nın da Ahmet’in de Semih’in ve Hülya’nın da filmi… Hatta Sema’nın…

U.Ö: Hülya karakteri filmde Leyla karakteri kadar yer kaplamıyor ancak toplumsal açıdan baktığımız zaman en az onun karakteri kadar irdelenmesi gereken biri ve siz belki onun üzerine çok daha derin çalıştınız bile. Hülya karakterinden sizce farklı ve tek bir film çıkabilir miydi? 

Ç.S: Filmini yapmak istediğim hikayelerimden biri bu. Ahmet ve Hülya’nın evliliği… Bu filmin final sahnesi, yeni bir filmin ilk sahnesi olabilir.

IMG_20151204_233512

B.Ş: Semih karakterine de ayrıca bir odaklanalım isterim çünkü onun girişiyle filmin de bütün seyri değişiyor ve siz onun üzerinden aslında odağınızı belli ediyorsunuz, yani geçmişten gelen bir karakterin Leyla üzerindeki etkisi ve bu yolla geçmişin önemi. Neden geçmiş sizin bu kadar dikkatinizi çekti genel olarak? Geçmişi Leyla üzerinden de sanki değiştirilemeyen, takılınan bir olgu olarak görüyoruz, buna göre geleceği değiştirmeye çalışan ve onun yüzünden de bazı şeyleri yapamayan karakterleri görüyoruz. Semih’in de eskiden, Leyla’nın ağzından duyduğumuz kadarıyla, daha kötücül bir karakter olarak tanıyoruz. Ama 18 yıl sonra geldiğinde Semih’in kendisi için söylediği şey “Ben eski Semih değilim” oluyor. Sizce bu karakterin değişmesi mümkün mü? Ya da siz bu değişime nasıl bakıyorsunuz.

Ç.S: Hepimiz değiştik, daha da değişeceğiz. Değişmeyen tek şey malum…

Semih de değişerek gelmiş. Gece-gündüz içen döven, söven bir  adam. “Vurdu mu bir duvardan bir duvara çarpıyordu beni” diyor Leyla, ama seneler sonra karşısına çıktığında adeta lal olmuş, tövbekar olmuş, tevekkül sahibi bir adam olarak çıkıyor karşımıza. Baba evinde de çok şey değişmiş. Dünya güzeli ablası yıpranmış, yorulmuş. Kız kardeşi evden kaçmış kötü yola düşmüş. Annesi zaten son nefesini vermek üzere… Semih ne abi olabilmiş, ne kardeş ne koca ne de evlat. Yıllar olmuş kız kardeşi öleli, Semih’in haberi yok.

Ben şunu söylemek istedim filmde; geçmiş insanın peşini bırakmaz. Geçmişte iz bırakan bir insan senin peşini bırakmaz. Kendi iz bırakanımı getirmem imkansızdı, bari filmlerde gelsin dedim (gülüyor)

Semih de değişmiş Leyla da… Galata köprüsü de Galata Köprüsü değil zaten…

Herkes, mutsuz da olsalar, ait olduğu yere dönsün istedim. Hayat da böyle değil mi zaten?

Leyla ile Ahmet’in bir sonu olabileceğini görmüyorum. Evlenseler bir ay sonra boşanırlar bence. Bu böyle bir şeydir yani. Bekar evinde mutludurlar onlar. Kendi evlerini kurduklarında olmaz, yürümez. Birbirlerine göre değiller ama kabul görmedikleri için onlarda yaşadıkları ilişkiye daha çok, aslında sorgulamadan tutunuyorlar. Belki sorgulasalar birbirlerine göre olmadıklarını görecekler. O baskı, onları birbirlerine daha çok yakınlaştırıyor ister istemez.

Ahmet’in nişanlısı Hülya… ilk cinsel deneyimlerinde tokadı Ahmet atmış olabilir, ama esas tokat Ahmet’in suratında patlıyor aslında. Ve ne yazık ki acı hayat (gülüyor) Böyle bir travmanın ardından bu çift ömür boyu aynı yastığa baş  koymak  üzere evlendiler, üzülüyorum.

Gezide kaybettiğimiz kardeşlerimizi hatırlatmalı

U.Ö: Filmde iki kardeş konuşurken gezi direnişi sırasında çocuklarının işsiz kaldığından bahsediliyor ve ardından kamera dışarı çıkıyor, sanayiye giriyor ve Ethem Sarısülük’ün duvardaki fotoğraflarını görüyoruz… 

Ç.S: Kaynak işçisi abiyi de gördük umarım. Politik bir film değil Kasap Havası. Senaryonun son halini Gezi döneminde yazdım. Etkilenmemek mümkün değil. Canım yanıyor. Onlar vardılar, yaşadılar ve çok derin, ulvi  bir amaç için ne yazık ki hayatlarını kaybettiler. Öldürüldüler. Yok sayamam dolayısıyla, Gezi bir milattır. Geziden sonra yapılmış her film, politik ya da apolitik olsun Gezi’yi ve Gezide kaybettiğimiz kardeşlerimizi hatırlatmalı.  Çünkü eminim aileleri de arkadaşları da onların unutulmadığını bilmekten mutluluk duyacaklar. Hiç ummadıkları, beklemedikleri yerlerde onların fotoğrafıyla, onları anımsatan belki başka bir şeyle karşılaştıklarında kendilerini iyi hissedecekler.  Boşuna ölmediler çünkü. Yaşayanlar da gerçekten Gezi’ye gittiler ve işlerinden atıldılar. Şimdi bu sebeplerle, tıpkı filmde anlatıldığı gibi motosikletle oraya buraya lahmacun taşıyorlar, onları anmasam olmazdı. Semih de evi çapulcu yeğenine ve onun bebeğine bıraktı zaten. (gülüyor)

IMG_20151205_000702

U.Ö:  Sizin bunu daha derin anlatacağınız bir film projeniz olabilir mi?

Ç.S: Olabilir. Evet, o ölümler beni çok etkiliyor ve onların acısı geçmiyor. Çok yanıyorum, evet filmleri yapılmalı. Unutulmamalı o dönem asla ve kaybettiğimiz kardeşlerimiz yaşatılmalı. O dönemi şimdinin çocukları bilsinler. Sorsunlar, “Bu kim?”, “Duvarda niçin fotoğrafı var?”, “Neden Gezi’ye gidince işlerinden kovuldular?” bu sorular onlara tarihi, geçmişi anlatır ve öğretir diye düşünüyorum. Birkaç kişiye bile hizmet etse doğru anlamda, ben misyonumu yerine getirmiş olduğumu düşünürüm.

Sektördeki arkadaşlarımızın kadınalara dair güven problemi var

B.Ş: Yönetmen kadınların sektörde problemler yaşadığınızı biliyoruz. Çekim aşamasında, sonrasında sizi etkileyen olaylar oldu mu bu konuya yönelik? Buna televizyon sektöründe bulunduğunuz uzun zamanı da ekleyerek sorabiliriz. 

Ç.S: Şimdi ilk filmini çeken bir yönetmen olarak yaşadığım sıkıntılar ve bağımsız sinema yapmaya çalışan biri olarak çektiğim sıkıntılarla; kadın sinemacı olarak film yapmaya çalışmanın sıkıntıları harmanlandı. Hangi birini anlatayım ya da hangisi hangisinden ötürüdür bunları önce bir ayıklamak lazım. Kadın yönetmen, kadın yapımcı olduğum için mi karşılaştım ben bu sorunla; yoksa ilk filmimi yapacağım onun sıkıntısı mı; ya da bütçem az o sebepten mi?  Bunlar gerçekten birbirine çok karışmış durumda. Zaten uzun zamandır sektördeyim.  Yardımcı yönetmenlik ve yönetmenlik yaptım televizyonda ve sinemada. Dolayısıyla bu film üzerinden konuşmak çok da doğru değil ya da ilk kez bu filmi çekme aşamasında kadın olmanın zorluğunu yaşamadım. Zaten yaşıyor olduğum sıkıntılarla yeniden karşılaştım. Dolayısıyla bu sıkıntılar başıma geldiğinde ya da karşılaştığımda kadın olduğum için bunları yaşamış olmadım. Yani çok net ve doğru cevap veremeyeceğim size bu anlamda. Asıl sorun şu: Sektördeki arkadaşlarımızın bir güven problemi var kadınlara dair. Karşılarında bir erkek yapımcı görmek istiyorlar. Sette de zaman zaman bir erkek yönetmen otoritesi görmek istiyorlar. Yaş itibariyle ya da tavrımdan ötürü, hiçbir zaman cinsiyetimi iş ilişkisinde masaya koymayan bir insanım. Dolayısıyla o anlamda çok büyük bir sıkıntı yaşadığımı söyleyemem. Ama genel olarak her aşamasında, hazırlık aşamasında, çekim aşamasında ve post-prodüksiyon aşamasında, evet, kadın yönetmen ve kadın yapımcı olmanın ekstra zorluğunu yaşadım.

Uzun zamandır bu sektörün içinde olduğunuzda ister istemez erkekleşiyorsunuz ve sertleşiyorsunuz. Evet daha zor, tam da erkek dünyasının istemediği bir kadın modeli hailine geliyorsunuz. Kadın sinemacılar çok daha dişli, çok daha yırtıcı olmak zorundalar erkeğe kıyasla. Ne yazık ki bu toplumda da sinema sektöründe de, erkeğin daha erk sahibi olduğunu görüyoruz. Çözüm kadın sinemacıların birbirlerini daha iyi anlamaları, birbirlerine dost olmaları; çünkü onlar da zaman zaman erkek gözüne bürünüyorlar. Kendilerini erkek gibi hissedip kadınlara erkek gözüyle bakabiliyorlar ve kadın dayanışması olmuyor.

U.Ö: 35.İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve ses getiren Kapalı Gişe isimli bir belgesel var. Sizin filminiz de bağımsız bir film. Vizyon macerasına henüz başlamadı. Başladığı zaman ise muhtemelen kopya sayısı düşük kalacaktır. Siz bu tekelleşme ve bağımsız filmlerin kopya sayısının düşük kalması konusunda düşünüyorsunuz? 

Ç.S: Evet evet izledim. İyi ki böyle bir belgesel yapmışlar. Yapan, çeken ve katkıda bulunan herkese teşekkür ediyorum Düşündürücü ve  çok sorunlu bir konu. Şimdi dağıtımcılarla görüşüyorum. Samimi bir film olduğu için izlenir izlenmez aramızda fikir alışverişinde bulunuyoruz ve bu konuda tam da şöyle konuşmalar geçiyor: “Ah Çiğdem Hanım, çok güzel, çok sevdik, bayağı da etkilendik ama bu film gişe yapar mı bilmiyoruz.” Dağıtımcı kimliğinden çıkıp benimle özdeşleşiyorlar ve bu açıdan çok mutluyum. Ama sonuç olarak, az kopya ve gelir yok. Dertleşiyoruz onlarla ama bir arpa boyu yol alamıyoruz aslında. Böyle sonuçlanıyor yani. Hatta görüştüğüm bir dağıtım firmasına bahsettim Kapalı Gişe belgeselinden “ Ya niye bizi davet etmediler. Okuduk, biz de mağduruz” diyorlar. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur hesabı (gülüyor) “Biz de filmlerinize salon bulmak istiyoruz diyorlar. Sevgi kelebeği olduk açıkçası biraz. Eylül’de dağıtmaya karar verdik filmi. Bir mucize olmadığı takdirde, bu filmin gişesinden gelen gelirin beni toparlamaya ya da bir sonraki filmimi yapmaya asla yetmeyecek bir rakam olduğunu hepimiz bilerek davranıyoruz. Yine de umut. Umut iyi bir kahvaltı, kötü bir akşam yemeğidir. Eylül’de yaşayıp göreceğiz. Evet, dünyanın en iyi filmini yapmadığımı biliyorum ama seyirci sevecektir ve izleyecektir. Kadın, erkek, genç, yaşlı, mutlaka empati yapacakları bir karakter, bir öykü bulacaklardır. Kulaktan kulağa yayılacak ve seyirci Kasap Havası’na gelecektir diye düşünüyorum. Gelmezlerse de canları sağ olsun. Bir gün internette yahut televizyonda izlerler.

U.Ö: Çok teşekkür ederiz.

Ç.S: Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi