Chuck Palahniuk, çağımızın en iyi ve en yenilikçi yazarları arasında. Yazarın ünlü eseri Dövüş Kulübü’nün, David Fincher tarafından sinemaya aktarılışının 15’inci yılında, Erie Reader sitesinin Chuck Palahniuk ile yaptığı bir röportajı Türkçeye çevirip sizinle paylaşarak, 15. yıl kutlamalarına biz de katılalım dedik.

Chuck Palahniuk için insanlarla uğraşmak çok ürkütücü bir şey sayılmaz. Yayınevi “Görünmez Canavarlar”ı ilk kez, rahatsız edici içerik içerdiği gerekçesiyle reddedince, yazar gerçekten rahatsız edici olanın ne olduğunu anlatabilmek için “Dövüş Kulübü”nü yazmıştı.

Sıkıntı şu ki, kitaba bayıldılar. Ve yayınladılar.

O günden 3 yıl sonra, 1996’te şu an çığır açıcı klasik bir kült olarak kabul gören kitabın yükselişi durdurulamadı. Sıradan, isimsiz bir adamın kendine bulduğu arkadaşın, ona alabildiğine hızlı bir biçimde vurmasını isteyip, bunu kimseye söyleyemeyeceğini belirtip, kendisini sabun yapımına, hınzırlığa ve kargaşaya dahil ediş hikayesinin telif hakları David Fincher’ın eline geçti ve kitap beyazperdeye taşındı. O da Edward Norton’ı anlatıcı, Brad Pitt’i Tyler Durden olarak oyuncu kadrosuna ekledi ve bu ikisi 20. yüzyılın son kısmının en unutulmaz kahramanları arasında yerini aldı.

Chuck Palahniuk için ürkütücü olmayan bir başka şey de, kuralları yıkmak. Dövüş Kulübü’nün ilk kuralı, Dövüş Kulübü hakkında konuşmamaktır. Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralıysa, ilk kuralın aynısıdır.

Kitabın film versiyonu 15. yılını kutlarken, kuralları bozup yazarla konuştuk. Yalnızca Dövüş Kulübü’nün geçmişi değil, yazarın yeni romanı “Beautiful You”, Palahniuk’un üslubu, hala nasıl da editör ve yayınevlerini zorlamak durumunda kaldığı ve hatta Dövüş Kulübü’nün alternatif sonu ve 2015’te yayınlanacak kitabın devamı niteliğindeki çizgi-roman hakkında da konuştuk.

Ben Speggen: Bugünden bahsederek başlayalım. “Beautiful You” bu ay sonunda yayınlanacak ve seneye de “Make Something Up” ile Fight Club’ın devamı geliyor. Bir yıl eksik ya da fazla tutarsak, 1999 yılında Gösteri Peygamberi ve Görünmez Canavarlar yayınlandığından beri nerdeyse her sene bir kitap yayınlamayı başardın. Yazmadığın bir zaman var mı? Ya da boş kalmaktan nefret mi ediyorsun?

Chuck Palahniuk: (Gülüşmeler)Aslında zamanının hatırı sayılır kısmını bir şeyler yazmadan geçiriyorum. Genelde pazarlama işleri ve araştırma kısmıyla uğraşıyorum. Kurgu yazmadığım vakitler, başkalarının kitaplarına girişler ya da minik şeyler yazıyorum. Şu aralar, yazdığım çoğu şey, yaratıcı yazarlıkla ilgili dersler. Yani, bu da pek çok hikayeye bakıp, ortak yönlerini tespit etmek, onları da başkalarına aktarmak demek ki bu da kurgudan o kadar uzak sayılmaz.

BS: Daha yeni Esquire.com’da ünlü düşünürlerin 20 günlük rutini hakkında bir şeyler okumuştum. Victor Hugo kendi işini göreceğine her gün berbere gidermiş; John Cheever en iyi işini yapabilmek için haftada en az iki ya da üç kez seks yapmadan duramazmış, peki senin kurgu veya başka bir şey yazarken takip ettiğin bir rutin var mı?

CP: Kurgu için kelimelerden ırak bir ortama ihtiyacım var-müzik dinleyebilirim, ama müzikte sözlerin yer almamasını istiyorum, ya da erken kalkmam gerekiyor ki evdeki kimse henüz konuşmaya karar vermemiş olsun. Dilden uzak durmam gerekiyor ki düşüncelerim açık olsun. Bu nedenle çoğu yazar sürekli hareket halinde diye düşünürüm, çünkü kelimelerden uzak olacağımız ortamları arıyoruz.

BS: Kuralları biraz bozup, Dövüş Kulübü hakkında konuşalım biraz. Hikayeyi biliyoruz, Dövüş Kulübü’nü yayıncıları sinirlendirip, Görünmez Canavarlar’da göremedikleri rahatsız edici içerikle karşılaşsınlar diye yazdın. Peki Dövüş Kulübü’nü yayınlama kararı aldıklarında rahatladın mı yoksa gerildin mi?

CP: (Gülüşmeler) Büyük bir zaferdi- Muazzam bir başarı.

BS: Peki o zamandan beri sürekli kendine meydan okuyor ya da sürekli yayınevlerine meydan okuyor gibi mi hissediyorsun kendini? Hala The Great Gatsby romanının expresso makinesi ve basketbol kanalı karşısındaki mücadelesini mi veriyorsun?

CP: (Gülüşmeler) Yaptığım işin, hala yayıncımın başını yaktığından haberdarım-hala da kitabın belli bölümleri için didişiyoruz, ve gelecek yıl çıkacak kitapta farklı farklı hikayeler var ve bir kısmının yer almasını istemediler. Gerçek bir başbelasıyım onlar için.

BS: Peki, senin statündeki bir yazarın “Bana güvenmelisin, elimdeki gerçekten çok iyi bir hikaye ve bu seride olması lazım” konuşması neye benziyor?

CP: Bazen onlara tecrübeyle sabit dataları gösterme fırsatım oluyor-eğer ki bir dergide falan yayınlanmışsa, internetin reaksiyonunu ya da gerçekten kaç kişinin hikayeyi sevdiğini sunabiliyorsunuz. Diğer zamanlarda, yayıncılarım hikayeyi okuduğum bir etkinliğe benimle gelip yüzlerce insanın güçlü ve muazzam tepkilerini görüp de ikna oluyorlar.

BS: Bu seneki San Diego Comic Con’unda, Beautiful You için popüler ciklet romanlarının bir kolajı tabirinin kullanıp esas adının da 50 Shades of the Twilight Cavebear Wears Prada olduğunu söyledin. Neden isim öyle kalmadı? Biraz büyük bir fedakarlık değil mi?

CP: (Gülüşmeler) Aynen! Hayır, aslında istediğim ve gerçekten hoşuma giden zaten Dövüş Kulübü ve Görünmez Canavarlar’da olduğu gibi, iki kelimelik bir başlıktı, hem provoke edip hem de ser verip sır vermeyen türden. Bu da muğlak bir tavırla övüyor. Hep ikincil şahsı sevmişimdir ve o yüzden de “You”(Sen) vurgusu var.

[vimeo width=”600″ height=”350″ video_id=”84546365″]

BS: Talih Kuşu, Aramızda Kalsın ve Yorgan Hikayesi  için hepsinin “kadınların bir arada olmasını gösteren sosyal modeller” ve “şu an erkeklerin bir arada yaşaması için model sunan bir sosyal model aktarımı olmadığı”nı yazmıştın. Dövüş Kulübü de bu sosyal modeldi. Bir bakımdan Beautiful You’nun esas başlığını da göz önünde bulundurunca kütüphanede duran diğer kitaplara bir cevap niteliğinde mi? Bu bakımdan Beautiful You için kadınların Dövüş Kulübü diyebilir miyiz?

CP: Olabilir, pek çok açıdan zaten Beautiful You’nun kadınlar için Dövüş Kulübü olduğu söylenebilir. Sıradan bir insanın, sıradışı bir insanla temasa geçmesi sonucu çok büyük bir komplodan haberdar oluşunu anlatıyor kitap. Başka bir açıdan, Dövüş Kulübü’ndeki anlatıcının Mayhem projesi karşısında verdiği mücadeleyi, Penny’nin Beautiful You komplosu karşısında verdiğini görüyoruz. Yapısal olarak Dövüş Klübü’ne çok, çok çok benziyor.

BS: Ben kitabı elimden bırakamadım. Aynı anda hem çok pis hem de çok iyi hissiyatlar veriyor.

CP: (Gülüşmeler) Gerçekten pis ama! Fakat kelime haznesi çok kısıtlı!

BS: Fakat o hissiyat çok olağanüstü, yaptığın şeyi oldukça beğendim. Çok bir şeyi çaktırmak da istemiyorum  ama, sanki biraz, hhmm, Penny gibi bir karakterin kafasında olabilmek için nasıl bir “araştırma” yaptın?

CP: Bilirsin, (Gülüşmeler) küçükken babamın pornolarını okurdum hep, çok severdim çünkü oldukça pürüzlü, klasik ve mekanik kitaplardı, her şey göz önündeydi ve insanın mahremini tasvir etme hususunda oldukça dikkatsizlerdi. Aynı zamanda annemin de pornolarını okurdum, hepsi seksle doluydu ama 1970’lere özgü güçlü bir kibarlaştırmayla sunulurlardı. Ben de babamın pornolarındaki grafik doğallığı, annemin pornosunun sözcükleriyle birleştirmek istedim.

Ayrıca üniversitede, çok sayıda kadın çalışmaları dersi aldım ve 1980’lerde düşünülmüş ve dille kuvvetlenen güce, tatmine ve özgüvene bayıldım. Pek çok kadın çalışması dersinde, kurgulanan karikatürize sahnelerden bahsediyorsunuz, azmış kadınların başka kadınların onlara mastürbasyon yaptığını düşünmesi gibi. Ve bu da kadının kendini tamamlamak ve aydınlatmadaki ilk adımı olmuş oluyor. The Color Purple’da anlatıcının nasıl mastürbasyon düşündüğünü görüyorsunuz. Yaşamın Renkleri’nde, Reese Witherspoon’un canlandırdığı kız, annesi Joan Allen’a nasıl mastürbasyon yapacağını gösteriyor. Feminist kültürün garip bir alışkanlığıdır bu, ama senin sanırım bu saydıklarımdan herhangi birini kullanmaman gerekir(Gülüşmeler) kullansan linç edilirsin sanırım.

BS: (Gülüşmeler) Hayır, biz güvendeyiz, şurda kadın mastürbasyonunu edebi kapsamda konuşuyoruz. Eminim ki Beautiful You’daki mesajla ilgili muhteşem tartışmalar dönecektir, ama okuyucuların mesajı tek kelimede kapmasını istesen, bu kelime ne olurdu?

CP: Bir kelime mi-yandık. Tamam: Güç. Benim bütün kitaplarım bir tür güce ulaşma çabasındaki insanlar hakkında, ve Penny, kitabın başında, üniversiteyi bitirip bir kariyerinin bile olup olmayacağını düşünme noktasında, ve kitabın sonunda, dünyayı yöneten kişi o diyebiliriz. Küçücük bir aletin içinde barındırdığı güç onu baştan çıkartıyor.

BS: Seni nihilist olarak tanımlayan bir kaç eleştiri okudum. Bu da geçmiş yıllarda savaştığın bir şeydi ve daha çok bir romantik olduğunu vurgulamıştın. Kendini hala bir romantik olarak tanımlar mısın?

CP: Yahu sence bir nihilist yılda bir kitap yazar mı?(Gülüşmeler) Her birinin mutlu sonu var, bir sürü çift sonunda bir araya geliyor, ve bir sürü kahraman kitapların sonunda kendilerinin daha iyi, daha güçlü bir versiyonuyla karşılaşıyor? Bir nihilistin bu karakterlere sahip olmasının tek yolu, ancak karakterlerin önceki halini tümüyle yok edip de yepyeni bir benlik yaratmaları halinde söz konusu olabilirdi.

BS: Dövüş Kulübü’ne geçmek- ya da geri dönmek için iyi bir vesile yarattın. Yayınlanan ilk romanının sinema uyarlamasının 15. doğum günündeyiz. Comic Con’da David Fincher’la beraber bir panel yaparken, Fincher Dövüş Kulübü’nü tek kelimede özetledi: “Bu dünyanın en tehlikeli şeyi hakkında-fikirler”. Onunla hemfikir misin?

CP: Evet, Sanırım.

BS: Peki sen ve Fincher temas halinde kaldınız mı? Başka bir kitapla alakalı birlikte çalışma olasılığınız var mı? Ya da başka bir şeyde buluşmayı düşünür müsünüz?

CP: Kendisi beni Netflix için bir şeyler yapma fikriyle dürtüp duruyor. Adam şu aralar Netflix ile aşk yaşıyor.House of Cards’ın bir uzantısı da olacak galiba, sanırım beni o taraflara itelemeyi deneyecektir.

fight_club_by_metalraj-d5qddgg

Fincher sete Helena Bonham Carter’la gelmişti ama benim kafamı Courtney Love’ın o rolde olması fikri kucalıyordu. Fakat sonunda bayıldım. David’in bir bildiği var.

BS: Netflix için bir şeyler hazırlama işine sıcak bakıyor musun?

CP: Ya çok isterim ama seneye. Şu an tam zorunlulukların neler bilmesem de, Dövüş Kulübü 2’nin tanıtım işleriyle uğraşmam gerekecek. Ama David’le bir defa daha çalışmayı çok isterim.

BS: Şu ara edebi eserleri sinemaya aktarma konusunda talim yapan James Franco, Çarpışma Partisi’ni sinemaya aktarmaya hazırlanıyor. İkiniz konuşma fırsatı bulabildiniz mi hiç?

CP: Yok canım ne konuşması, gece boyu ortalıkta dolanan iki tweet gibiyiz.

BS: Fincher’la Dövüş Kulübü’nde çalıştığında, ikinizin arasında anlaşmazlıklar oldu mu, yoksa ona güvendiğin için hikayeyi direkt ellerine mi teslim ettin?

CP: Oyuncu kadrosu dışında ufak münakaşalar oldu tabii. Gerçi Fincher sete Helena Bonham Carter’la gelmişti ama benim kafamı Courtney Love’ın o rolde olması fikri kucalıyordu. Fakat sonunda bayıldım. David’in bir bildiği var.

BS: Peki aynı karakteri Courtney Love canlandırsa, aynı etkiyi yaratır mıydı?

CP: Hiç sanmam. Courtney iki çok başarılı aktörün arasında kaybolabilirdi. Helena, bence, Edward ve Brad’in yanında kendini gösterebilecek nadir oyunculardan.

BS: Dövüş Kulübü’nün devamı yolda. Neden şimdi-neredeyse 20 yıl boyunca Tyler Durden’ın dönüşünü bekleyen herkesin umutları tam da tükenmişken? 2015’i doğru zaman yapan ne?

CP: 3 sebebi var. Arkadaşların devam hikayesini yazmam ve bunun da resimli bir roman olması hususunda çok baskı yaptılar. Bana da oldukça çekici bir proje olarak geldi, çünkü inzivaya çekilmektense insanlarla çalışabilirdim.

İkinci olarak, ben hayatım boyunca Dövüş Kulübü hakkında konuşmam gerekeceğinin pek farkında değildim, konuşa konuşa hikayeyi devam ettirmek daha mantıklı geldi ki bir noktada artık bunu konuşmaktan sıkılmayayım.

Üçüncü gerekçemse, Dövüş Kulübü babalara o kadar çok yüklendi ki, anlatıcı da babasının onda yaşattığı hayalkırıklıklarını oğluna yaşatsın. Yansıtmak için çok olağanüstü bir şey olabilir diye düşündüm.

BS: Anthony Burgess bir zamanlar Otomatik Portakal’ın en iyi romanı olduğunu düşünmediğini ama herkesin konuşmak isteyip durduğunu söylemişti, bir yazar olarak insanlar senin hangi romanının en iyisi olduğunu söylese de senin fikrin pek gündeme gelmiyordur. Peki sence en iyi romanın hangisi?

Dürüst olmak gerekirse, Beatiful You konusunda pek mütevazi sayılmam. Ondan önce, Pigme’ye bayılıyordum çünkü resmen dili bozma şansım oldu. Beatiful You da bir o kadar bozuk, ama başka manada bir bozukluğu var; açık, anlaşılır, güzel ve elegant olmak için yazılmış bir şey değil- tam olarak işleri rayından çıkartıp bunun ne denli eğlenceli olduğunu göstermek için yazılmış bir şey geliyor.

BS: Hala baya eğleniyormuşsun gibi duruyor. Senin daha önceki işlerinden sezdiğim şeylerden biri, mavi-yakalı öfkesinin senin geçmişinden geldiği- mavi yakalı karakterlerin sıradan dünyayla çatışması mevzusundaki. Şu an dünyanın değiştiğini düşünürsek, bu durumda nasıl değişiklikler oldu?

CP: Bunun bir kısmı aslında punk-rock hassasiyetime dayanıyor- ne yazarsam yazayım, dili bozmayı deniyorum başlıyorum, dili iğdiş edip aşındırıyorum. Ve doğruyu söylemek gerekirse, son kitaplarım daha yalıtılmış, kopuk karakterlere sahipler çünkü son yıllarda daha çok böyle hisseder oldum. Lanetli’nin karakteri pek çok vakada oldukça yalnızdı örneğin, Beautiful You’da da paris tipi evinde yalnız kalmış bir karakter var ve sanırım bunun nedeni, pek çok gün kendimi lüks otel odalarında yapayalnız bulmam.

BS: Bu kadar yolda zaman geçirmek yıpratıcı mı? Bu durum çalışan bir yazar olarak, yazmaya geri dönüşünü nasıl etkiliyor?

CP: Şey…(Uzun sessizlik). Bazen, olağanüstü, ve uykusuzluk ve yollarda sürünmek gerçekten yepyeni düşünme biçimlerini beraberinde getiriyor. Ama yaşlandıkça, çoğu zaman zavallı bir halde bulur oldum kendimi.(Gülüşmeler) Çok klişe oldu cevap- keşke daha güzel bir şeyler diyebilseydim.

BS: John Water otelden otele sürüklenip turne yapma vakasını anlatmıştı. Her şeyin ne kadar hızlı ve meşakkatli olduğunu, sırf o yüzden erken yatıp daha kimse uyanmadan uyanmak gibi bir alışkanlık edinip ancak öyle yeni şeyler üretebilmeye başladığını anlatmıştı.

CP: Aynen. Ve yaşadığım ev de ormanın içinde-izole- ve televizyon, müzik, radyo olmadan birkaç gün yaşaya yaşaya çoğu işi hallediyorum. Daha geçen Pazar, aralıksız 16 saat kadar,Dövüş Kulübü’nün sonunun 7 sayfalık bir çizgi-roman senaryosunun yazımına harcadım. O da yayınlanacak.

BS: Dövüş Kulübü’nün alternatif sonu mu yoksa?

CP: Evet, evet. İlüstratör Cameron Stewart belki Dark Horse’ta(Dövüş Kulübü’nü Yayınlayan Şirket) 10 sayfalık bir basım yapıp ücretsiz dağıtmayı düşünüyor.

BS: Gerçekten mi? En sevdiğim tartışmalardan biri romanın sonuyla Fincher’ın sinematik finalinin kıyası üzerine kurgulu. Bu sona dair ipucu verebilir misin?

CP: Hayır- Pek bir ipucu veremem çünkü şimdiden çok konuştum. Ama birçok insanı üzecek galiba, ben de biraz korku salmak istedim. İnsanları üzüp, beklentilerini mahvetmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

BS: Zaten hikayenin devamıyla gelerek insanları yeterince mahvettiğin kanaatindeyim, yalnızca geri getirerek değil tabii, bıraktığın yerden devam da etmeyerek. Onun yerine 10 yıl ileride, Tyler’ın neden geri gelemediğini ve Project Mayhem’in neden daha iyi bir dünya için medeniyeti yok edemediğini merak edeceğiz.

CP: Evet. Bu da 10 sayı sürecek.

BS: Peki projenin başında da bu uzunlukta olması mı düşünülüyordu yoksa kafandaki hikayeyi anlatabileceğin aralık bu muydu?

CP: Aslında 7 sayı olacaktı, ama o zaman da çok uzun olacaklarından ayırıp, 10 sayı yapmaya karar verdik. Benim Random House’la yaptığım bir anlaşmaya göre, her sayı ancak belli bir fiyata satılabilir, aksi takdirde haksız rekabet kapsamına girer. O nedenle Dövüş Kulübü’nün devamını, Random House’un bize dava açmayacağı biçimde ayarlamak da gerekti.

Çok fazla legalite kaygısı var- yazarken Fox’un satın almış olma ihtimali olan hiçbir şeyi kullanmamamız gerekiyordu aksi halde Fox’un telif hakkını ihlal ederdik mesela.

Görünmez Canavarlar hala bir numara, kitabı okuyanların ona ayrı bir bağlılığı var.

BS: Çizgi-roman aleminde çalışmak nasıl bir şey? Kendi yarattığın karakterlerin yanı sıra, Brad Pitt ve Edward Norton o karakterlere olan bakış açımızı oldukça etkiledi. Karakterler çizilirken, bizim şu an sahip olduğumuz Tyler Durden imajına uysun diye ilüstratörlerle beraber özel bir uğraş içerisine girdiniz mi?

CP: Esasında, hikaye benim gerçek hayatta tanıdığım insanlardan esinlendiği için, ben çizere gerçek hayattaki hallerinin resimlerini verdim. Yani, Cameron, arkadaşlarımın resimleri üzerinden hareket etti.

BS: Ardarda bir sürü kült eser vermiş bir yazar olarak, muhtemelen arkandan koşup, en sevdikleri cümleleri tekrar eden hayranların oluyordur. En çok hangi satırları duyuyorsun?

CP: Görünmez Canavarlar o konuda hala bir numara, kitabı okuyanların ona ayrı bir bağlılığı var. Bayağı ironik çünkü transeksüeller baştan sona trans nefretiyle dolu olduğunu düşünüyor, ama aynı zamanda, bir sürü transeksüel de kitabın favori kitapları olduğunu söylüyor. Beni şaşırtacak derecede fazla insan-özellikle de kadınlar Günce’yi çok seviyor. Sanırım kendilerini sanatçı olarak gördükleri için Günce favori kitapları. Bu iki kitap beni hep şaşırtmıştır.

BS: Tıkanma’daki Denny’nin en büyük şevkatle yarattığın karakter olduğunu söylemiştin, bu biraz daha inekçe, kitap odaklı bir soru olacak sanırım ama, yazdığın favori bir cümle ya da kısım var mı-en iyisi olduğunu düşündüğün?

CP: Romance adındaki kısa hikayemde, kendisinin kafasının hep güzel olduğunu düşünen bir kadınla evlenmiş bir adam hakkında var. Kadının ne kadar güzel olduğunu tasvir ederken “Ona tek bir kere bakman, bilmen gereken her şeyi bilmen için yeterli” diyordu. Ona bayılırım. Aynı anda bu kadar şiirsel ve aptalca durması hep ilginç gelmiştir.

BS: Ben Gösteri Peygamberi’ni çok severim ve kitaptaki ıstakozlu kısım bir kitaba ilk kez fiziksel bir reaksiyon vermeme neden olmuştu. Oturduğum yerde öğürmeye başladım ve kitap elimden düştü. Daha önceden gazeteci geçmişinin seni olgu ve detayları es geçmemeye sürüklediğini söylemiştin. Kendi merakımı gidermek için şunu soracağım, o olay hakikaten senin ya da tanıdığın birinin başına mı geldi? O anı yakalayabilmek için kaç tane ıstakozu harcaman gerekti?

CP: (Gülüşmeler)Yok, öyle bir şey başıma gelmedi; hiç ıstakoz dahi pişirmedim, herhalde başka biri o sıralar bana o hikayeyi anlatmıştı.

[vimeo width=”600″ height=”350″ video_id=”80081828″]

BS: Erie yapımcısı John C. Lyons bana Edinboro’da verdiğin iki  yazım konferansından, artık kültleşen internet sitende düzenlenmesine yardım ettiğin hikayelerden oluşan antolojiden ve John’un filmi Schism’i izledikten sonra filminden alıntılar verip sonra yaptığın okumalar arasından benzerlerini çekip alışını anlatmıştı. Belli ki genç sanatçılara tıpkı senin gibi başarıyı elde etmeleri konusunda aktif olmayı seviyorsun gibi duruyor. Bunun nedeni senin başta böyle imkanlara sahip olmayışın mı? Ya da hayranlarına senin kariyerine yaptıkları katkıları geri ödemek mi istiyorsun?

CP: Ben ilk başladığımda, kimseye yanaşıp da bir göz atmalarını istememiştim. Piyasada işlerin nasıl döndüğünü bilmiyordum. Sadece yapılması gereken iş buymuş ve modumu yükseltiyormuş gibi geliyor. Zaten aynı anda birinden nefret edip de onlara bir şeyler veremeyeceğimi keşfetmiş vaziyetteyim. Kötü durumda olduğumda bile-çok yorgun, aç olduğumda ya da kötü hissettiğimde-birileri için bir şey yapma hali, beni kendime getiriyor, ne yaptığımı sorgulatıyor ve geliştirdiğim kötü huyları elimine ediyor. Yani benim için yardım etmek faydalı bir şey, bir el atmak, bağışta bulunmak değer verdiğim şeyler.

BS: Seninle bir röportaj yapacağımı Facebook ve Twitter’dan duyurdum ve insanlar beni sana sormamı istedikleri soruların yağmuruna tuttu. Bunlardan bir tanesi de, senin sosyal gözlemcilerin kralı olduğunu belirterek şunu diyordu, 2014’te olup bitenlere nasıl bakıyorsun? Optimist mi, pesimist mi yoksa realist mi?

CP: Şey, optimist derdim yahu. Şundan daha kötü zamanlar geçirdiğimizi bilecek kadar yaşım var, ve pek çok açıdan, hayat 20-30 yıl önceden çok daha iyi durumda. 80’lerde herkesin AİDS’ten öleceğini sanıyorduk-ve ölmedik.  Artık bazı şeyleri birbirinden ayırıp, gelişme ve mutluluğu tanıyabilecek hale geldim.

BS: Gene o sorulardan biri: Butik bira, burada, Pennsylvania’nın kuzeybatısında patlamaya başladı. Sen de butik biranın anavatanından geliyosun. Favori aroman?

CP: Hayır, olamaz, ben şarapçıyımdır!

BS: Hmm, neyse ki bu civarda şarapseverler de mevcut. Çok içtiğin, favori bir şarabın var mı peki?

CP: (Gülüşmeler) Mütemadiyen Malbec’ciyim.

Başarılı da olsanız yeni bir kitap yazmanız gerekiyor

BS: Jason Lavery’nin dediğine göre ona Dövüş Kulübü’nün bir kopyasını imzalamışsın- kendisi şu bira sorusunu yönelten yerel üretici aslında- “Bırak da opal taşı işini yapsın” diye…

CP: Seyahatlerim sırasında bulduğum taşlardan takılar yapıyorum. Babam taş avcısıydı ve bu şekilde onu yad ediyorum. Eminim ki bana önce kendisi yazmıştır, mücevheri de oraya yeniden cevaplarken ekleyivermişimdir.

BS: Artık kısa tutacağım, son iki soru: Çoğu röportajda duymaktan en nefret ettiğin soru ne?

CP: “Yazarken nasıl müzikler dinliyorsunuz?”- Bu sorudan hakikaten çok sıkıldım. Bir düşüneyim… Ha bir de: “Fikirleri nereden ediniyorsunuz?” var.-O kadar büyük bir soru ki! Neyse ki artık çok duymuyorum, haberlerin yayılmasına sevindim.(Gülüşmeler)

BS: Allahtan o iki soruyu da yöneltmemişim. Devam sorusu geliyor: Sana sorulmuş olmasını istediğin, henüz kimsenin akıl edemediği, üzerine konuşmak için ölüp bittiğin bir soru var mı?

CP: Ölüp bittiğim konu, işleri henüz kamuoyunda varlığı fark edilmeyen dostlarım. Hepsi dostlarım bile değil, bir kısmının elinden çıkan işlere bayılıyorum yalnızca. Hep en favori yazarlarımın isimlerini takdim etmek istemişimdir, ilk isim Chelsea Cain, çünkü şu aralar One Kick adında yeni bir serisi ve ayrıca yeni de bir kitap çıkarttı. Sonra Monica Drake, geçen sene The Stud Book diye bir kitap çıkarttı. Bir diğer yazar: Nami Mun-onun da fantastik kısa hikayelerden oluşan Miles From Nowhere diye bir kitabı var. Şimdilik üzerinde ısrar edeceğim yazarlar bunlar.

BS: Şey bu arada yalan söylemiştim, bir sorum daha var. İstediğini yapmakta zorlanan ya da yayınevinden red yemiş ve kritik bir karar vermek durumunda olan yazarlar için tavsiyen, ısrarcı olun ya da daha rahatsız edici bir roman yazın mı şimdi?

CP: (Gülüşmeler) Benim tavsiyem, çok bir haltın değişmeyeceği, çünkü başarılı da olsanız yeni bir kitap yazmanız gerekiyor. Kitap satmaz da yok olursa, gene yeni bir kitap yazmanız gerekiyor. Yani kitap satsa da satmasa da kendinizi aynı noktada bulacaksınız. Tom Spanbauer’un hep söylediği şey, yama işinin kendinin bir mükafatmış gibi yazmak yönündedir-o kadar çok keyif alın ki kitabın satıp satmamasının bir önemi kalmasın. Sürekli yeni bir kitap yazmanız gerekecek, o yüzden alışın.

BS: Azıcık hilebaz bir cevap oldu

CP: Hilebaz ama eğlenceli bir cevap oldu(Gülüşmeler).

Hazırlayan: Hazan Özturan

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi