Barbara filmiyle uluslararası arenada büyük yankı uyandıran Alman yönetmen Christian Petzold’la 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen son filmi Phoenix filmi vesilesiyle sineması ve gelecek planlarına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Utku Ögetürk, Batu Anadolu

Batu Anadolu: Öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür etmek istiyorum.  Kendinizi Yeni Alman sinemasının ya da Berlin Okulu’nun bir parçası olarak görüyor musunuz? Birçok eleştirmen ve akademisyen, bu akımı bir “karşı sinema” olarak niteliyor. Yine bazı eleştirmenlere göre, realizmin olağandışılığı üzerine inşa ediliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Christian Petzold: 90’larda filme başladığımda, Alman filmlerinin durumu felaketti.  Önce ilk filmlerimizi çektik, daha sonra Almanya’da beğendiğimiz başka filmlerin de olduğunu fark ettik. Berlin Okulu ve Yeni Alman sineması çevresindeki grubumuzla basına yardımcı olduk. Sonrasında bir yıl kadar bir odaya kapandık ve bir manifesto yayımlamayı düşündük. Güçlü bir grup olabilmek, markalaşabilmek/tanınmak adına …

B. Anadolu: (Rainer Werner) Fassbinder gibi mi?  

Daha çok savaş filmleri ve yeni gerçekçilik ya da Danimarka’dan çıkan dogma akımı gibi. Fakat yeterince güçlü değildik çünkü hırslı değildik ve bundan hazzetmiyorduk (gülüşmeler). Biz de çilekli pasta yiyip birlikte film izledik; üzerinde düşünüp tartıştık, aynı duyguları paylaştık ama eyleme geçemedik.  Fakat söylemeliyim ki bu biraz samimiyetten uzak bir durum. Çevremizdekilerle sinema ve sinemanın tarihsel gelişimi hakkında konuştuk. Birbirleriyle fikirlerini paylaşan çok fazla yönetmen yoktu. Yeni realizm ve dogma akımları hakkındaki filmlerden konuşan George Lucas ve Coppola’nın da aralarında bulunduğu yeni bir Hollywood grubu vardı. Bunun tecrübe edilebilecek en güzel deneyim olduğunu düşünüyorum, zira fikir alışverişinde bulunduğunuz kişiler aynı zamanda film de yapıyorlar. Bu nedenle oyuncuların yanı sıra, diğer yönetmenlerle sohbet etmek ve benim göremediğim ama onların gördükleri şeyler hakkında konuşabilmek adına festivallere katılmayı tercih ediyorum.

B. Anadolu: Senaryolarınızda eski hocalarınızdan Harun Farocki ile düzenli bir iş birliği içindeydiniz ve ne yazık ki kendisi geçtiğimiz sene vefat etti.  Bu durum gelecek planlarınızı ve filmlerinizi nasıl etkileyecek?

C. Petzold: Öncelikle Farocki benim yakın arkadaşımdı. Benim için oldukça zor olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle yazmaya başladığımız yeni projeyi durdurma kararı aldım.  O senaryo üzerinde çalışamam, gelecek yıl devam edebilirim belki ama ara vermeye ihtiyacım var. Ben de iki yeni suç hikayesi yazmaya başladım. İki parçadan oluşan bir televizyon filmi olacak. Üzerinde bir buçuk yıl çalıştıktan sonra gelecek yıl Eylül ayında filmin çekimlerine başlayacağız. 1940 yılında geçen film mültecileri anlatacak ve Anan Seghers’in yazdığı aynı zamanda en sevdiğim kitap olan Transit’in ismiyle aynı olacak. Bir buçuk yıllık bu araya ihtiyacım vardı çünkü benim için bu konu hakkında konuşmak bile çok zor.

Horwath yönetmenleri üçe ayırır: ressamlar, müzisyenler ve yazarlar. Ben bir yazarım, David Lynch bir ressam ve Jean-Luc Godard da bir müzisyen.

B. Anadolu: Eski hocalarınızdan Farocki ve Hartmut Bitomsky, genellikle belgesel ve avangard filmleriyle tanınıyorlar. Siz de belgesel veya avangard film çekmeyi hiç düşündünüz mü?

C. Petzold: Berlin Film Okulu’ndaki eğitimimi düşünürsek, zaten bu tarz filmler yaptığımı söyleyebilirim. Harun ve Hartmut ile ortak bir arkadaşımız vardı, Alexander Horwath. Kendisi Viyana Film Müzesi’nin yöneticisidir. Horwath yönetmenleri üçe ayırır: ressamlar, müzisyenler ve yazarlar. Ben bir yazarım, David Lynch bir ressam ve Jean-Luc Godard da bir müzisyen. Ve bir belgesel film çekmenin edebiyatla bir ilgisi yok, yani bende olmayan bir şey. Ben ise, sinema adına okumayı ve hikayeler anlatmayı severim.

B. Anadolu: Siz uyarlamaları seven bir yönetmensiniz. Hatırladığım kadarıyla da Berlin Özgür Üniversitesi’nde (Freie Universität Berlin) tiyatro ile Alman Dili ve Edebiyatı eğitimi aldınız. Film yönetmeni kimliğinizle daha çok ön plandasınız ama aynı zamanda Arthur Schnitzler’in The Lonely Way oyununu da sahneye uyarladınız.

C. Petzold: Sanırım hakkımdaki her şeyi biliyorsunuz.

B. Anadolu: Tek seferlik bir iş miydi? Bu deneyiminizden de biraz bahsedebilir misiniz?

C. Petzold: Tabii ki. Tek seferlik bir projeydi ve Almanya’da oldukça popülerdi. Nina Hoss ile birlikte çalışacak olduğum için bu projede yer aldım. Çünkü onunla tiyatro ve sinema hakkında oldukça uzun sohbetlerimiz oldu. Ayrıca bunun Almanya (German situaion) için de özel bir anlamı olduğunu düşünüyorum, zira oldukça güçlü ve bilinen tiyatrolarımız var. Her şehir kendi tiyatrosuna hakimdir ve bu tiyatrolarda kötü müzikaller göremezsiniz. Her biri gerçek bir sahne, gerçek bir sanat eseridir. Almanlar devrimle beraber şehir tiyatrolarını da, parlamentolarını da kaybettiler. Bu yüzden tiyatroların önemi yadsınamaz. Oyuncuların geçmişi tiyatroya dayanır. Ben bundan pek hoşlanmıyorum çünkü tiyatro oyuncusu her zaman daha fazlasını gerçekleştirir. Araba kullanırken bile yüzleriyle çalışırlar. Bana sorarsanız Amerikan veya Fransız tarzı oyunculuğunu daha çok tercih ederim. Nina ve ben bu nedenle büyük sıkıntılar çektik. Ben sinemanın daha iyi bir sanat dalı olduğunu söylerken, Nina ise tiyatro sahnesinde daha fazla şey öğrenebileceğinizden bahsediyordu. Bu da provalardan kaynaklanıyor. Mesela, tiyatroda bir masa etrafına dizilip on gün boyunca yemek yemenin provasını yapabilirsiniz; fakat bu durum sinema için geçerli değil. Yine de Scotty gibi siz de tiyatroda öğrenebilirsiniz. Nina bir kez olsun tiyatro sahnesinde yer almanız gerektiğini savunur. Ben de bunu gerçekleştirdim, harika bir deneyimdi. Gerçekten de 6 hafta boyunca yürüyüp, sandalyede oturdum ve konuşmadım. Sinema adına harika bir deneyimdi. Aslına bakılırsa bunu tiyatro için değil sinema için yaptım.

IMG_9769

Utku Ögetürk: Biraz da son filminiz Phoenix’den bahsedelim. Filmi izledim ve gerçekten mükemmel bir film olduğunu söylemeliyim. Barbara’dan sonra hikayelerinizi kadın karakterler üzerine yazmayı tercih ediyorsunuz. Bu noktada Nelly fikri nasıl ortaya çıktı?

C. Petzold: Bunda biraz Nina Hoss’un, biraz da 50’lerin ucuz Fransız romanlarının etkisi olduğunu söyleyebilirim. Bu B-sınıfı tarzı yaratmak oldukça zordur ama yine de ucuz suç hikayelerini severim. Fakat aslına bakılırsa bu sefer durum biraz farklıydı. Ortada bir edebiyat vardı ama kamplarda hayatta kalmayı başaran bir kadının hikayesi vardı ki en çok onu benimsedim. Ve romanda yer alan bu kadın yeni bir hayatı olmasını istiyordu, hatta estetik/plastik ameliyatı olmak zorunda kalıyordu çünkü yeni bir yüz istiyordu. Bir başka deyişle, eski yüzünü unutmak istiyordu çünkü yüzü ona kampta yaşadıklarını hatırlatıyor, bir nevi kampa aitliğini hissettiriyordu. Paris’te yaşayan kadının yüzünden daha güzel bir yüz istiyordu. Böylelikle kendisini aldatan, dahası onu artık tanımayan kocası ile karşılaşmıştı. Harun ve benim ilgimi çeken de buydu. Karısını artık tanımayan bir adam sırf mirasına sahip olabilmek adına onun yerine geçmesi için yine karısını ikna etmeye çalışıyor. Phoneix’in konusuna dair en ilginç olan kısım bizim için buydu. Daha sonra Nina Hoss ile konuştum, Nina iyi bir oyuncu ama artık bir anneyi oynayamayacağını düşündüm. Çünkü onu evde bebek emzirirken ve kocasına yemek hazırlarken hayal edemiyordum. Nina’da bu içtenlik yoktu. Fikrimi sorarsanız Nina hem savaşçı hem de sürgün, bu dünyada tek başına ve özgürlük için savaşıyor. Onunla bu ucuz roman hakkında konuştuğumda ilgisini fazlasıyla çekti ve bu hikayeyi birlikte yarattık. Yaptığımız şey yeterince enteresandı çünkü aynı zamanda tehlikeli bir durumu da işaret ediyordu. Aslına bakılırsa Johnny de Phoenix’in bir yönetmeniydi çünkü yönetmen gibi bir kadını yeniden yaratıyordu. Bu noktada anladım ki Nina bir kurban değildi ve hiçbir zaman yaratılmayacaktı. Aksine yaratmayı isteyen o idi ve bu da bizim için çok önemliydi.

Kendime her zaman şu soruyu sorarım: “40’lı, 50’li, 60’lı yıllardaki Alman sinemasına, Alman edebiyatına, Alman müziğine ne oldu? Neden kültürel açıdan zayıflar? Neden kimse savaşa dair hikayelerden söz etmiyor? Ya da kamplardan?”

U. Ögetürk: Film bir insanın yeniden doğuşuna dayanıyor. Açıkçası yok oluş, aşk ve var oluş üçgeninden yola çıktığını söyleyebilirim. Nelly’nin aşkı için ne düşünüyorsunuz? Yani bu tutku ancak aşk yüzünden olabilir, yoksa hayatta kalabilmenin şartı bu mu?

C. Petzold: Sanırım Nelly, Hollywood yapımcılarının bugünlerde olduğu gibi fazlasıyla romantik bir karakter.  Çünkü yaralarını aşkın iyileştirebileceğine dair hayallere kapılıyor. Ana akım Hollywood filmleri de iyi bir öpücük ve iyi bir münakaşa ile her zaman aynısını düşünür. Her şey yolunda gibi duruyor değil mi? İşte Nelly de bunu düşlüyor çünkü savaş zamanı bir kampta terk edilmiş. Hapishanede,  kampta ya da sürgün edildiğiniz yerde işkence görürken, kendinizi bir cennette hayal edersiniz; sizi ayakta tutan işte bu sevgidir.  Phoenix ise aşkın bir noktadan sonra işe yaramadığını gösteriyor. Ve sonunda Nelly büyümeyi zor yoldan öğreniyor.

U. Ögetürk: Dışarıdan bakınca belki de insanların hayatta kalabilmek için bir şeye ihtiyaçları olduğunu söylemek mümkün. O halde Nelly’nin aşkı sayesinde hayatta kaldığını söyleyebilir miyiz?

C. Petzold: Nelly fazlasıyla naif biri. Korkarım, kitaplarda hayatta kalmayı başarabilmiş birçok kişi de kurduğu hayal dünyasında yaşıyor. Bu açıdan Shakespeare’in ve Marcel Proust’un eserleriyle yakın ilişki içinde birçok konuda. Nelly de kendini aşkta ve müzikte buluyor, bu onun yaşam desteği.

U. Ögetürk: Bir kadının varoluşunu erkeğe bağlamak feminist teori açısından oldukça sıkıntılı bir durum. Film özelinde söylersek, ortaya konan hümanist bakış açısı ile tarih boyunca süregiden kadına yönelik muhafazakar bakış açısı arasındaki farkı nasıl tanımlıyorsunuz?

C. Petzold: Peki, siz aşkın feminizm için bir problem olduğunu düşünüyor musunuz?

U. Ögetürk: Yalnızca aşk da değil, kocasını seven bir kadın var ama kocası tarafından aldatılıyor, ihanete uğruyor, bilemiyoruz. 

C. Petzold: Hayır, problem olacağını sanmıyorum. Çünkü feministler daha zeki ve yetenekliler ve bu durumdan hoşlanmazlar. Phoenix aynı zamanda bir feminist filmi, zira aktris yönetmenin hayal ürününden ibaret değil. Öte yandan bunu kavramak, kocanıza güvenmek ve kocanızın her zaman sizin sığınağınız olacağınızı bilmek aslında bir yalan. Kendi ayaklarınızın üstünde durmak zorundasınız ve bunu başarabilmek oldukça güç. Örneğin, bir Türk kadınının ailesini, evini terk etmesi alışılmadık bir durum çünkü kadının çocukları var ve kocasını terk edemez. Bazen ailesini terk eden bir kadın gördüğümde, bunun bir western filmi olduğunu düşünmeye başlıyorum. Sanki çöle doğru bir adım atıp “Bu kasabayı terk etmek zorundayım.” diyecekmiş gibi.

U. Ögetürk: Phoenix hakkında son sorum geliyor. İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen diğer filmlerden farklı olarak, savaşa odaklanmak yerine savaş sonrası meydana gelen sosyal ve tarihsel yıkımlara odaklanmayı tercih etmişsiniz. Bu filmi çekerken, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili etik açıdan herhangi bir sorumluluk hissettiniz mi? 

C. Petzold: Evet, bir sorumluluğumuz vardı elbette ama suçluluk anlamında değil. Bu durum iyi hikayelerden ziyade geriye kapanmamış yaralar ve sarsıntılar bırakmakla ilgili. Kendime her zaman şu soruyu sorarım: “40’lı, 50’li, 60’lı yıllardaki Alman sinemasına, Alman edebiyatına, Alman müziğine ne oldu? Neden kültürel açıdan zayıflar? Neden kimse savaşa dair hikayelerden söz etmiyor? Ya da kamplardan?”  Kimse bu konular hakkında konuşmuyor. Bu nedenle her şeyi kendi başımıza yapmak zorundaydık. 68-70 kuşağı olarak bunları öğrenmek için çok çalışmak zorundayız. Herkesin Nazi hikayelerini anlatmaya istekli olduğunu görünce afallamıştım çünkü insanlar Nazileri seviyorlardı. Ama savaştan dönmeyi başaranlar hakkında hiçbir zaman konuşulmuyordu. Suriye sınırından dönen Türk askerleri de aynı sarsıntıyı yaşıyorlardır ve eminim ki kimse bu hikayeleri anlatmak istemeyecektir. Bunu sinemanın yapması gerektiğini düşünüyorum. Ve işte onların sesi burada.

U. Ögetürk: Belki de hikaye tam olarak budur.

C. Petzold: Evet, hikaye bu.

Batu: Son sorumu, Eva Braun hakkındaki bir filmle ilgili yaptığınız açıklamalarınıza dayanarak sormak istiyorum. Bunu söylerken ciddi miydiniz?

C. Petzold: Evet, gayet ciddiydim.

B. Anadolu:  Belki Nina Hoss’u, Eva Braun olarak görebiliriz.

C. Petzold: Hayır, hayır. Bu 1958’de izlediğim polisler hakkındaki bir filmle ilgili. Çünkü Eva Braun ve Adolf Hitler’in nasıl öldüğüne dair bir fikirleri yok. Üstelik cansız bedenlerini de bulamıyorlar.

B. Anadolu: Bununla ilgili çok fazla iddia var.

C. Petzold: Türkiye bu tarz komplo teorilerine oldukça alışkın. Burada seviliyor, Almanya’da da öyle. Filmde son bir saatte yaşananları yeniden canlandırmayı denerler ve bu olaya tanık olan birçok kişi vardır. 25 yaşında genç bir kadın polis Eva Braun’u canlandırırken, 35 yaşındaki bir erkek polis de Adolf Hitler olarak karşımıza çıkar. Hatırladığım kadarıyla Adolf Hitler bir sandalyeye oturuyor, Eva’nın cansız bedeni ise yerde duruyordu. 1958 yılındaki Eva Braun’u canlandıran bu kadın polisin hikayesini ve ilk aşk macerasını yaşadığı hafta sonunu anlatmak istiyorum. Bu benim fikrimdi ve bu projeyi iki buçuk yıl içinde gerçekleştirmek istiyorum. Bu sefer Nina Hoss olmayacak, zira kendisi artık 28 yaşında değil (gülüşmeler) Bilemiyorum, belki de isterim. Onunla çalışmak daha iyi olabilir. 

U. Ögetürk: Merakla bekliyor olacağız. Çok teşekkür ederiz.

B. Anadolu: Teşekkürler.

C. Petzold: Ben teşekkür ederim.

https://vimeo.com/125317720

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi