Filmler somut beyinlerin ürünü olan soyut hikayelere vücut kazandırarak onları izleyiciyle buluşturur. Hikayelerinin hem yazarı hem yönetmeni olması ile filmlerinin üzerindeki sınırsız kontrolünü hiçbir zaman kaybetmeyen Charlie Chaplin, sesli diyaloğun gücünü de görmezden gelerek gücüne güç katan bir yönetmen. Chaplin, filmleri ile izleyicilerini rutin hayatlarında kısa molalar verdirerek, kendi hayatından çeşitli kesitlerin yansımaları ile kısa yolculuklara çıkarıyor. Onlara karanlıkta oturdukları koltuklarında başka hayatlardan kesitleri gözetleme ve hatta o kesitlere dokunma şansı tanıyor ve A King In New York (New York’ta Bir Kral) (1957) filminde FBI ile yaşadığı problemler yüzünden Amerika tarafından sağa sola fırlatılışını anlattığı gibi kendi hayatına da davet ediyor.

Charlie Chaplin her ne kadar genellikle dar ceketi, bol pantolonu, büyük ayakkabıları, küçük bıyığı ve şapkası ile tezatlıklardan oluşan küçük adamın şapşal, komik ve iyi niyetli hareketleriyle akıllarda yer etmiş olsa da, istediği başarıyı elde etmişken kendisini tekrar etmektense değişik yollara sapmaktan çekinmiyor. İzleyicisini küçük adamın iyi niyetli şapşallıkları ile güldürüp düşündürürken, politik ve hatta hayata dair eleştirilerini de izleyicilerinden sakınmıyor.

Chaplin’in Filmleriyle Yolculuğu

charlie-chaplin-2-filmloverss

Chaplin, 1921 yapımı olan The Kid (Çocuk) filmini yazıp, yönetip ve hatta başrolünü üstlenerek ipleri ilk kez bir daha bırakmamak üzere tam anlamıyla ellerine alıyor. Bu filmde küçük, avare adamın şapşal hareketleriyle izleyicisini gülümsetirken, tek günahı anne olmak olan bir kadının hayır kuruluşu olan bir hastanede gördüğü kötü muameleden sonra hiçbir şeyi ya da çıkarı olmayan kendi halinde küçük bir adamın şartlar gereği terk ettiği oğlunu karşılıksız bir sevgi ile sahiplenişi, onunla adeta bir bütün oluşunu anlatılıyor. Film boyunca halktan biri olan küçük adamın iyi niyetine ve sevgisine sürekli olarak sempati duyarken, karakol, çocuk esirgeme gibi devlet kurumlarına bağlı görevlilerin ise acımasızlığına, taş kalpliliklerine tanık oluyoruz, çünkü hayırseverlik bazıları için bir görev iken bazıları için zevk. Filmin bu tutumu, Chaplin’in hayatı sinema perdesine yansıtırken izleyiciyi sürekli olarak günlük hayat içerisinde var olan ama gözden kaçan birtakım haksızlıkları ve denge ilişkilerini sorgulamaya iten tercihlerinden bir tanesi. Charlie Chaplin filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz bu manzara kendisini Modern Times (Modern Zamanlar) (1936) ve The Great Dictator (Büyük Diktatör) (1940) gibi birçok filmde tekrarlıyor. Chaplin bu tavrıyla seyircisinin gönlünü öyle bir kazanıyor ki, yaşı geçkin zengin kadınlarla evlenerek ölümlerine sebep olup, servetlerini ele geçirerek yaşamını elde eden, normal şartlarda acımasız bir katil olarak etiketlenecek ve hatta seyirci ile ilişki neredeyse imkansız bir adamın hikayesini anlatan Monsieur Verdoux (Verdoux) (1947) filminde bile yine empati kurduğumuz kişi acımasız ekonomi şartlarından ötürü işinden olan eski banker, kimseyi öldürürken göremediğimiz yeni seri katil Henri Désiré Landru’dan (Charlie Chaplin) başkası değil. Küçük bıyığını, büyük ayakkabılarını, dar ceketini ve bol pantolonunu çıkaran Chaplin, Monsier Verdoux (Mösyö Verdoux) filmiyle değişiyor ve küçük avanak adama veda ederek bir beyefendi oluyor.

Her zaman halkın yanında olan filmlerin yaratıcısı Chaplin, Karl Marx tarafından öne sürülen yabancılaşma teorisinin vücut bulmuş hali olan Modern Times (Modern Zamanlar) filmi ile 1936’da iğnesini fordizm sistemine de satirik tavrının sınırlarında kalarak batırmayı ihmal etmiyor. Film süresince teorinin de öne sürdüğü üzere yaptığı mekanik işin ürününü bile göremeyen, işine yabancı olmasıyla giderek kendisine ve hatta içinde bulunduğu topluma da yabancılaşan, büyük makinenin dişlilerinden sadece bir tanesi olan küçük adamı izliyoruz. Küçük adam makinelikten sadece filmin tek sesli kısmı olan, sesli diyaloğun gücü ile dalga geçer nitelikte spesifik bir dilde olmaktansa uydurma bir dilde olan şarkısını söylerken çıkıyor çünkü sadece o anlarda gerçekten yaratıcı olabiliyor, yaptığı işe kendisini yansıtabiliyor. Chaplin, gerçek hayatı çekinmeden, son derece yalın bir şekilde sinema perdesine yansıtan bu tavrı ile bir kez daha izleyicisine açıkça ortada duran ancak günlük hayatta fark edemedikleri sorunlarla baş başa kalıp düşünmekten ve sorunları fark etmekten başka bir çare bırakmıyor. Monsieur Verdoux (Mösyö Verdoux) (1947)’deki bu tavır, her ne kadar bir kötüyü izleyiciyle özdeşleştirebilmesi açısından başarılı olsa da, ritim bozulduğu an karakterin zararlı hale gelmesi dolayısıyla bir bakıma Modern Times (Modern Zamanlar) (1936) filmindeki tez ile ters düşerek akıllarda soru işaretleri yaratıyor. Chaplin, The Great Dictator (Büyük Diktatör) (1940) ile ise bu tavrını bir kademe daha yukarı taşıyor. Politik satirik komedi drama filmi olan bu filmde Nazi Almanya’sını Hitler’in kutsal diktatörlüğü ile hafif ve her an patlayabilecek bir balon ile korkusuzca oynar gibi dalga geçerek eleştiriyor. Filmde ezen de ezilen de aynı fiziksel özelliklere sahip ve hatta aynı oyuncu (Charlie Chaplin) tarafından canlandırılıp, sadece sahip oldukları güç ile ayrılırken, herkes acımasız rollerine öylesine bürünmüş, sahip oldukları yalancı güç ile öylesine sarhoş olmuş ki filmin sonlarına kadar kimse bu benzerliği fark edemiyor. Chaplin sesli diyaloğun gücünü bu kez de filmin sesli diyalog içeren yapısına karşılık sadece Adenoid Hynkel (Charlie Chaplin)’in halkına yaptığı demokrasi karşıtı merhametsiz diktatör konuşmasını Almancadan çevirmeyerek, Hynkel’i izleyiciden daha da uzaklaştırabilmek amacına hizmet edecek şekilde kullanıyor. İngilizceye çevrilen kısmına da konuşmada bahsedilenden farklı olarak yer vererek sesli diyalogun film içerisindeki etkisi ile bir kez daha dalga geçiyor, etkinin varlığını sorgulatıyor. Chaplin, film sonunda ilişki kurduğumuz Yahudi Berber (Charlie Chaplin) karakterinin tam kameraya, gözlerimizin içine doğru bakarak dördüncü duvarı yıkıp verdiği konuşma ile de bir yönetmen olarak defalarca açıkça gözler önüne serdiği halde hala anlaşılmayan bir yanı varsa diye bir kez daha politik duruşunun, barış isteğinin altını çiziyor, izleyiciye bir kez daha görmekten başka çare bırakmıyor. Artık küçük avanaktan krallığa yükselen Chaplin, 1957 yapımı olan A King In New York (New York’ta Bir Kral) filminde, politik görüşlerine yönelik yapılan etiketleme çabasını ve kendinin bu çabaya karşı verdiği sürekli savaşı oğlu Michael Chaplin’in canlandırdığı Rupert Macabee karakterinin sadece barış yanlısı olduğunu defalarca belirtmesine rağmen, insanlar tarafından ısrarla komünist olarak yaftalanmasına karşı verdiği savaş ile sinemasına yansıtıyor.

charlie-chaplin-4-filmloverss

Ticarileşen sanat anlayışı, kadınların filmlerdeki yeri ve sesli diyalogdan kendi seslerini duyamaz hale gelen seyircilere kadar birçok başka eleştiriye de yer veren son filmi ve ilk renkli filmi olan A Countess from Hong Kong (Hong Kong’lu Bir Kontes) (1967)’de küçük bıyığını, büyük ayakkabılarını, dar ceketini, bol pantolonunu çıkarıp yaşlı bir kamarot olan Chaplin, eski dostu küçük avanak adam ile Natascha (Sophia Loren)’in bol kıyafetleri ve küçük sarı şapkası üzerinden dalga geçerek selamlaşıyor. Bunun yanında, politik göndermelerine A King In New York’ta da (New York’ta Bir Kral) (1957) Rupert Macabee (Michael Chaplin) aracılığı ile altını çizdiği pasaportu olmayan, devlet tarafından tanınmayan ve onaylanmayan birinin varlığının da tanınmadığına bu kez Natascha (Sophia Loren) üzerinden devam ediyor.

Küçük avanak bir adam iken kral olan Charlie Chaplin, sinemasındaki tavrını ve sıradan insandan, halktan yana olan politik duruşunu kariyeri boyunca koruyan ve bir etiket altına tamamen girmeksizin, barışa, eşitliğe inanan ve bütün bu inançlarını üstün bir cesaretle açıkça vurgulayan yazar, oyuncu ve yönetmen.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi