Charleston, kısa filmi Ramona ile Cannes Film Festivali’nde Canal+ Ödülü’nün sahibi olan Rumen yönetmen Andrei Creţulescu’nun ilk uzun metrajı. Locarno Film Festivali’nde yarışan kara-komedi türündeki film, araba kazasında hayatını kaybeden bir kadının kocası ve sevgilisi arasındaki gelgitli ilişkiyi ele alıyor. Birbirinin tam zıttı olan bu iki karakter, film boyunca Ioana’nın anısı üzerinden birbirlerini dönüştürüyorlar. İçine kapanık, sert görünüşlü, duygularını ifade etmeyen ve acısını kendi kendine yaşamayı tercih eden Alexandru’nun hayatı bir gece ansızın çıkagelen Sebastian yüzünden altüst oluyor. Ürkek, sessiz ve çekingen bir genç olan Sebastian, Ioana’yı daha yakından tanımak için geldiğini söyleyince işler karışıyor. Film iki karakter arasındaki bitmek bilmeyen gerilim üzerinden kendine has mizahi bir ton yakalıyor. İki yetişkinden çok iki çocuğun inatlaşmasını andıran bu ilişki trajikomik bir ev işgali hikayesine dönüşüyor. Sebastian Alexandru’yu bırakmıyor, Alexandru ise acısını Sebastian’dan çıkarıyor. Soğuk mavi bir renk paletinin kullanıldığı ve iç mekanlarda geçen film mizahını birbirinin tam zıttı olan bu iki adamın diyalogları ve sessizlikleri üzerinden yaratıyor. Konuşmayan, Sebastian ile sadece yumruk atarak ve bağırarak iletişim kuran Alexandru’nun git gide hayata döndüğünü, şakalar yaptığını, dışarı çıkmaya başladığını görüyoruz. Evin içinde durmaktan başka bir işlevi olmayan şaşkın Sebastian’ın ise tek derdi yalnız kalmamak ve Ionescu’ya veda etmeden onu biraz daha tanıyabilmek. Film boyunca iki yalnız ve içine kapanık erkek kendi kendilerine yarattıkları “erkeklik” rollerini sorguluyorlar, yeniden doğuyorlar, alternatif bir ilişkilenme biçimi geliştiriyor, nefret ettiklerine sevgi besliyor, arkadaş oluyorlar. Charleston: Nostaljik Dönüşüm Son dönem Rumen sinemasında, özellikle Rumen Yeni Dalga filmlerinde ana sahnede görmeye alıştığımız toplumsal/politik eleştiri Charleston’da ise yan karakterler üzerinden yapılıyor. Kendine has minimalist mizahı ve sarkastik tavrı ile Creţulescu’nun Rumen sinemasına taze bir ses getirdiğini söyleyebiliriz. Vintage eşyalar ile dolu bir evi ana mekanı olarak tercih eden Creţulescu, hikâyesini kentsel dönüşüm politikaları sonucu yıkılmak üzere olan bir mahallede konumlandırıyor. Alexandru’nun sürekli gittiği eski moda bardaki barmen ile belediye başkanının nasıl ikna edileceği konusunda konuşmalar yapılıyor. Sinema, bar, mezarlık ve birkaç eski sokak bu dönüşmek üzere olan mahalleden kalan son mekanlar haline geliyor. İki karakterin ağır kayıplarının üzerinden yeni bir arkadaşlık ve hayat kurma çabaları da bu kaybolmak üzere olan şehrin atmosferine fazlaca uyuyor. Alexandru’nun eski vosvosları andıran, kendi sert mizacıyla hiç uyuşmayan kıpkırmızı bir araba sürmesi; Sebastian’ın ise yetmişlerden kalma bir saç kesimi ve giyim tarzı ile gezmesi de bundan sanki. Geçmişten kopamayan bu karakterler, son demlerini yaşamakta olan bu mahalleyle beraber ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ayakta kalmanın yolu da elbette ki birbirini dönüştürmekten geçiyor, ama bu dönüşümün yıkım ile olmayacağını özellikle vurguluyor Creţulescu. Filmin en başında birbirlerine dayak atarak acıları ve geçmişleriyle baş etmeye çalışan Alexandru ve Sebastian zaman geçtikçe birbirlerinden eşyalar, kıyafetler ve düşünceler ödünç almaya, birbirlerini tamir etmeye başlıyorlar. Tıpkı kentin dönüşümünün de yıkımdan değil iletişimden geçiyor olması gibi.

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kendine has minimalist mizahı ve sarkastik tavrı ile Creţulescu’nun Rumen sinemasına taze bir ses getirdiğini söyleyebiliriz.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
70

Charleston, kısa filmi Ramona ile Cannes Film Festivali’nde Canal+ Ödülü’nün sahibi olan Rumen yönetmen Andrei Creţulescu’nun ilk uzun metrajı. Locarno Film Festivali’nde yarışan kara-komedi türündeki film, araba kazasında hayatını kaybeden bir kadının kocası ve sevgilisi arasındaki gelgitli ilişkiyi ele alıyor. Birbirinin tam zıttı olan bu iki karakter, film boyunca Ioana’nın anısı üzerinden birbirlerini dönüştürüyorlar. İçine kapanık, sert görünüşlü, duygularını ifade etmeyen ve acısını kendi kendine yaşamayı tercih eden Alexandru’nun hayatı bir gece ansızın çıkagelen Sebastian yüzünden altüst oluyor. Ürkek, sessiz ve çekingen bir genç olan Sebastian, Ioana’yı daha yakından tanımak için geldiğini söyleyince işler karışıyor.

Film iki karakter arasındaki bitmek bilmeyen gerilim üzerinden kendine has mizahi bir ton yakalıyor. İki yetişkinden çok iki çocuğun inatlaşmasını andıran bu ilişki trajikomik bir ev işgali hikayesine dönüşüyor. Sebastian Alexandru’yu bırakmıyor, Alexandru ise acısını Sebastian’dan çıkarıyor. Soğuk mavi bir renk paletinin kullanıldığı ve iç mekanlarda geçen film mizahını birbirinin tam zıttı olan bu iki adamın diyalogları ve sessizlikleri üzerinden yaratıyor. Konuşmayan, Sebastian ile sadece yumruk atarak ve bağırarak iletişim kuran Alexandru’nun git gide hayata döndüğünü, şakalar yaptığını, dışarı çıkmaya başladığını görüyoruz. Evin içinde durmaktan başka bir işlevi olmayan şaşkın Sebastian’ın ise tek derdi yalnız kalmamak ve Ionescu’ya veda etmeden onu biraz daha tanıyabilmek. Film boyunca iki yalnız ve içine kapanık erkek kendi kendilerine yarattıkları “erkeklik” rollerini sorguluyorlar, yeniden doğuyorlar, alternatif bir ilişkilenme biçimi geliştiriyor, nefret ettiklerine sevgi besliyor, arkadaş oluyorlar.

Charleston: Nostaljik Dönüşüm

Son dönem Rumen sinemasında, özellikle Rumen Yeni Dalga filmlerinde ana sahnede görmeye alıştığımız toplumsal/politik eleştiri Charleston’da ise yan karakterler üzerinden yapılıyor. Kendine has minimalist mizahı ve sarkastik tavrı ile Creţulescu’nun Rumen sinemasına taze bir ses getirdiğini söyleyebiliriz. Vintage eşyalar ile dolu bir evi ana mekanı olarak tercih eden Creţulescu, hikâyesini kentsel dönüşüm politikaları sonucu yıkılmak üzere olan bir mahallede konumlandırıyor. Alexandru’nun sürekli gittiği eski moda bardaki barmen ile belediye başkanının nasıl ikna edileceği konusunda konuşmalar yapılıyor. Sinema, bar, mezarlık ve birkaç eski sokak bu dönüşmek üzere olan mahalleden kalan son mekanlar haline geliyor. İki karakterin ağır kayıplarının üzerinden yeni bir arkadaşlık ve hayat kurma çabaları da bu kaybolmak üzere olan şehrin atmosferine fazlaca uyuyor. Alexandru’nun eski vosvosları andıran, kendi sert mizacıyla hiç uyuşmayan kıpkırmızı bir araba sürmesi; Sebastian’ın ise yetmişlerden kalma bir saç kesimi ve giyim tarzı ile gezmesi de bundan sanki. Geçmişten kopamayan bu karakterler, son demlerini yaşamakta olan bu mahalleyle beraber ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ayakta kalmanın yolu da elbette ki birbirini dönüştürmekten geçiyor, ama bu dönüşümün yıkım ile olmayacağını özellikle vurguluyor Creţulescu. Filmin en başında birbirlerine dayak atarak acıları ve geçmişleriyle baş etmeye çalışan Alexandru ve Sebastian zaman geçtikçe birbirlerinden eşyalar, kıyafetler ve düşünceler ödünç almaya, birbirlerini tamir etmeye başlıyorlar. Tıpkı kentin dönüşümünün de yıkımdan değil iletişimden geçiyor olması gibi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi