Bu hafta ülkemizde vizyona giren ve dünya genelinde büyük ses getiren Kedi belgeselinin yönetmeni Ceyda Torun ile kedilerden İstanbul’a, filmin başarısından festival yolculuğuna kadar birçok konuda keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Röportaj: Utku Ögetürk, Ecem Şen

Utku Ögetürk: Öncelikle filmin başarıları sebebiyle tebrik ederek başlayalım. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ceyda Torun: Ben, İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. 11 yaşıma kadar ailemle birlikte İstanbul’da yaşadım. Caddebostan’ın arka bahçelerinde, kedilerle iç içe yaşadım. O kadar ki, iki kez kuduz aşısı oldum. ‘Boncuk’ diye bir kedi geldi hayatıma ve yedi kere doğurdu. Ben de hepsine baktım. O kediler, gerçek anlamda beni çok etkiledi. Fakat 10 sene evvel bu proje olamazdı. 2010’ların başında, Youtube sayesinde ‘Kedi Rönesansı’ olduğu için boyle bir film projesine para verecek yatırımcı bulabildik. ’Bakın işte Youtube videolarının %15’i kedilerle alakalı. Sadece Amerika’da 70 milyon kedi var.’  diyerekten böyle rakamlarla çıktık karşılarına. Kedilerle ilgili genetik veya bilimsel arastirmalar yeni yeni yapıldığı için kediler simdi daha bir ön plana çıkmaya başladı. 4 sene evvel de görüntü yönetmeni Charlie ile ben, bir şirket kurduk.  Tatmin olacağımız sevdiğimiz tarzda filmler yapmak istedik ve bu doğrultuda ilerleyerek yatırımcı bulduk. Aslında yatırımcı bulmak o kadar zor değil, yatırımcıyı ikna etmek daha zor. İnandıracak proje bulmak biraz daha zor, hele benim gibi daha önce uzun metraj çekmemiş biri için çok daha zor.

Reha Erdem’in yanında asistan olarak çalışma şansım oldu.

Benim filmcilik geçmişim de üniversite sonrasında başladı. Bu işin okuluna gitmedim. Ufak, kısa-kısa filmcilik programları yaptım. Onu yapmamın tek sebebi ise taşındığım şehirlerde film ortamlarına girebilmekti. Yoksa, bu işin okulunu okumaya çok da inanan bir insan değilim. Ekip olusturmak için çok önemli. Fakat film, yapılarak öğrenilen bir şey. 2000 senesinde üniversite sonrası İstanbul’a geri döndüğüm zaman, Reha Erdem’in yanında asistan olarak çalışma şansım oldu. O zamanlar, çok güzel bütçelerle reklam filmleri çekiliyordu. Güzel deneyimlerim oldu.

Utku Ögetürk: Neler yaptınız orada?

Ceyda Torun: İkinci yardımcı yönetmendim. 22 yaşında genç, saf ve 50 saat suren çekime hazır biriydim. Sonra Londra’ya taşındım. Londra’da ilk iki sene müzik klipleri çektim ama çektiğimiz klipler, Asya’da karaoke için seyredilen müzik klipleriydi. (Gülüşümeler) Ondan sonra, ‘The Works’ diye çok iyi bir şirkette çalışmaya başladım. Hem satış, hem de prodüksiyon şirketiydi. Aynı zamanda finansını da yapıyorlardı. O dönem, devletten çok iyi bir para aldılar co-prodüksiyonlar yapmak için. Avustralya’da, Yeni Zelanda’da ve Güney Afrika’da bir sürü projeler oluştu. John Hillcoat‘un ilk filmi The Proposition’da çalışma şansım oldu. Onlarla direkt bire bir yapımcılık deneyimim oldu. Oradan 2 sene sonra da Los Angeles, California’ya geçtim; kısa film ve reklam çektim.

Utku Ögetürk: Peki, İstanbul’un kedileri ile ilgili bir belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

Ceyda Torun: Kendi şirketimizi kurup projelerimizi tasarlamaya başladığımızda, yatırımcımıza sunduğumuz projeleri üçe indirmistik. İkisi kurgu, biri belgesel projemiz vardı. Belgesele gerçekten oldukça pratik bir açıdan baktık. Bir belgesel koymanın yatırım için iyi olabileceğini düşünüyorduk, aynı zamanda bu belgesel projesi İstanbul’a gitmemiz ve kedilerle vakit geçirmemiz için de güzel bir mazeretti bizim için. Tam olarak nasıl bir şey olacağından emin değildik zaten, daha önce yapılmamış bir şeydi. Aslında, İstanbul’da kediler hakkında 10 tane film yapılabilir. Politik, aktivist, tarihsel ve coğrafik olarak kedilerle ilgili filmler yapabilirsiniz. 2013 yazında gelip bir ön araştırma, bir ön çekim gibi bir şey yaptık. Hatta bir dönem teaser trailer gibi gezdi. İşte o noktada nasıl bir proje olabileceği belli oldu. Biz, o zaman 9 kedi düşünüyorduk. Sonra 7 kedi oldu. 2104’un basinda, çekim evvelinde, 3 ay yerli yapımcılara görev verdik: Sokakları bizim yaptığımız gibi gezin, herkesle konuşun! O şekilde yaptılar. Sokakları gezdiler, herkesle konuştular. Herkesin tanıdığı bir kedi var mı? Hamamda ya da teknede bir kedi var mı?  diye sorduk. Benim ablam yemek yazarıdır, Kumkapi’ya, balik hali’ne gitmemizi tavsiye etti.  Biz de gittik ve orada Teoman ve Suleyman Abi’lerimizin kedileri çıktı ortaya. 2013’de Charlie ile ben, ön araştırma yaparken Makaracılar Caddesi’nde duvarda yazi görmustuk. ‘Bu kaplar kedilerin ve kopeklerindir, ellemeyin’ yazıyordu. Bunu kimin yazdigini sorduk ve Necati ve Selami Abilerimizle, sevgili kedileri Bengu ile tanistik… Böyle yerlerden çıktı aslında, bir sürü insanlar, bir sürü hikayeler. 35 tane farklı kedi hikayesi çıktı çekime başlamadan evvel. Mart sonu, Nisan, Mayıs ve Haziran’da çekimler yaptık.

Utku Ögetürk: Çekimler kaç ay sürdü?

Ceyda Torun: 2.5-3 ay sürdü. 2 hafta, ön çalışmalar yaptık; 2.5 ay da her gün aralıksız çekim yaptık. Kedilerle yatıp, kedilerle kalktık.

Utku Ögetürk: İzlerken ben, onu düşündüm aslında. Çünkü çok sabır gerektiren bir iş; sonuçta Hollywood’da bir film çektiğiniz zaman eğitimli hayvanlarla çekiyorsunuz ve eğitimli hayvan, sen ne istersen onu yapıyor. Ama burada öyle değil. Şimdi, İstanbul’da kedileri çekerken, Hollywood’daki gibi bir durum söz konusu değil.

Ecem Şen: Çünkü mekan çok geniş. Nerede olduklarını belirlemek zor, hareketleri yakalamak zor.

Utku Ögetürk: Evet, çok basit bir şey değil. Günlerce beklenmesi gerekebilecek bir durum.

Ceyda Torun: Aslında işte onu çok erkenden öğrendik. Hemen insanlarla konuşup, çekmedik. Önce kedileri çektik. Diğer türlü olamadı. Birisiyle konuştuk mesela, bize anlattı: ‘ Bu kedi şöyle yapar, böyle yapar.’ dedi ve hiç öyle olmadı. O anı hiçbir zaman yakalayamadık. Zaten ön araştırmanın amacı da oydu. Onu, o şekilde fark ettik. Bir kere, kediler çok uyuyorlar, kendilerini çok temizliyorlar. İstanbul, üç boyutlu bir şehir olduğu için daha çok uğraştık. Mesela, Afrika’daki kırları çekmek için birkaç kamera koyduğunuzda her şeyi çekersiniz. Ama İstanbul’da öyle değil. Çip takılarak da yapılacak bir şey değil. Uydudan da baksanız o hayvan, binaya girdiğinde onu bulmanız mümkün değil. O yüzden, insanlar bizim asıl noktamızdı. Samatya’da tanıştığımız Vecdi abimiz arayıp ‘Psikopat geldi, geri gelin. Sultanahmet’e gidin’ gibisinden şeyler derdi. Biz, bir minibüs içerisinde 7 kişilik bir ekiptik ve her yeri gezdik. Ama ilk önce kediyi çektik. Sonra da insanlara bize anlatın dedik. Aslında, çoğu şey insanlara talimat vermeden de oldu. Gamsız’ın pati vurması olayı gibi. Onu çektiğimizi sonradan fark ettik, montaj aşamasında. Öyle, çok anlarımızda oldu yani.

teoman4

Utku Ögetürk: Atmak durumunda kaldığınız çok fazla sahneler de oldu mu peki?

Ceyda Torun: 180 saatlik materyalimiz var. Filmse, bir buçuk saat. Siz tahmin edin(!)

Ecem Şen: Kedilerde sanırım 35’ten 10’a inmiş. Oradan da 7’ye kurguda inmiş bildiğim kadarıyla?

Ceyda Torun: Evet. Yaklaşık 19‘unu çekebildik. Çekim süresinde defterimde o hikayeler oluşurken, tamamlayamadıklarımız oldu. Çünkü, 9 kedi hedefliyorduk ama 7 oldu, güzel oldu açıkçası.

Utku Ögetürk: A.B.D vizyonu için yapımcı ve/veya dağıtımcı bulma süreci nasıl gelişti?

Ceyda Torun: Yapımcılar biziz zaten. Yatırım bulmamız ise şans eseri oldu. Kedilere inanan, konsepte inanan bir yatırımcıyı ikna ederek oldu.

Utku Ögetürk: Sizin yapım firmanız Amerika menşeili değil mi?

Ceyda Torun: Evet.

Utku Ögetürk: O yüzden Amerika Türkiye ortak yapımı şeklinde gözüküyor.

Ceyda Torun: Türkiye’den bir prodüksiyon şirketiyle, co-production olarak çalışmadık. Türkiye’de geçtiği için de ortak yapım oldu. Ama aslında, Avrupa’da öyle geçmiyor. Yasal olarak, Amerikan ve Alman ortak. Çünkü para, Almanya’dan geldi.

Utku Ögetürk: Peki bu, filmi Amerika’da vizyona sokabilmek ya da filmin böyle bir şansının olması için, Amerika’da bir yapım şirketi kurmak bir avantaj mı?

Ceyda Torun: Aslında hayır. Tamamıyla festivalle alakalı. Biz Amerika’da yapım şirketi olarak, Avrupa’daki festivallere başvurmamız ne kadar pahalı bir şey ise Avrupa’da ve Türkiye’de yaşayan filmciler için Amerika da aslında öyle bir şey. Belli başlı, 10 tane festivalin dışında bilmeyebilirsiniz. Avrupa ve Amerika’da festival tarzları farklı. Amerika’da Seattle Film Festivali’nde çok ilgi gördü ve o sayede dağıtımcı bulduk biz. O festival, 40 senedir var olan bir şehir festivali. 400 film var ve bir ay sürüyor. Yerleşmiş bir seyirci grubu var. Böyle bir şehir insanına, sadece filmci olmayan bir kitleye, filmi ulaştırdığı zaman aslında asıl sinema seyircisine filmi ulaştırmış olduk. O kadar inanılmaz bir tepki geldi ki yani sanırım ilk başta, 2 gösterim düzenlenmişti ve millet, saatlerce sıra bekledi. 4 tane daha eklediler ve biletlerin hepsi satıldı. ‘Kedi için bilet var mı?’ diye yalvaranlar oldu. Çok enteresan! Genç filmcilere de söylediğim şeydir bu: ‘Aklınızdaki festival, filminiz için uygun olan festival olmayabilir.’ Filminiz hiç tahmin etmediğiniz bir yerde çok başarı elde edip, dikkat çekebilir. Seattle sayesinde Landmark Sinemaları’nın programcısı, dağıtımcı arkadaşlarını arayıp ‘Bu filmin yapımcılarını arayın’ diye telefon açıyor. Bizim aklımıza yatan bir şekilde, filmi pazarlayıp dağıtmak istediler. O yüzden çok iyi anlaştık ve bizimle çok iyi çalıştılar o konuda.

Amerika’daki insanların tepkisi inanılmaz oldu çünkü onların toplumsal hafızasında da kedi, bizde olduğu kadar yok.

Utku Ögetürk: Bu çok güzel bir başarı hikayesi.

Röportajın en başında İstanbul’daki kedilerle ilgili farklı konuda bir film çekilebileceğinize dair bir şey söylediniz. Sizce, Kedi’de böyle bir eksiklik var mı? Örneğin, kedilerin tarihsel süreci hakkında. Çünkü belgesel; o şekilde açılıyor, sanki bir tını verecekmiş gibi ama sonra kalıyor. 10-15 sene öncesine dönecek olursak; sokaklarda köpeklerin özgürce dolaşabildiğini görüyoruz, ancak sonrasında devlet köpekleri zehirleme yönünde bir politika izledi; bu sokaktaki kedi sayısının artmasına sebep oldu. Bu ve benzeri konularla ilgili bilgi olmaması tercih mutlaka. Neden böyle bir tercihte bulundunuz?

Ceyda Torun: Açıkçası, yaptığımız röportajlarda, filmde görsel olarak görmediğiniz bir sürü sanatçı, filozof, profesör ve bilim insanı var. Montajdayken özellikle öyle fark ettim ki ekranda kediyle teması olmayan kişiler ve görseller, sizi olaydan dışarı çıkarıyordu. Seyirci olarak. Bilimsel ve tarihsel açıklamaların hepsini, kısa filmlerle ve animasyonlarla yapabileceğimi düşündüm hatta filmin ilk başına koyacaktım. Sonra öyle bir bütçemiz ve vaktimiz olamadı. Şimdi de Youtube ile anlaştığımız için, onlarla beraber kısa-kısa, bilgilendirici şeyler yapmak istiyorum. Çünkü genelde sadece İstanbul çapındaki kedileri değil, dünyadaki diğer kedileri de insanlar tanımıyor. Doğru tanımıyorlar. O yüzden Amerika’daki insanların tepkisi inanılmaz oldu çünkü onların toplumsal hafızasında da kedi, bizde olduğu kadar yok. Ne kadar kedi popülasyonu artsa da azalsa da, binlerce senedir var olmuş bir hayvan ve şimdi yeni-yeni genetik araştırmalarla 1000 sene evveline götürüyorlar, tarımla beraber. Benim için çok enteresan bir şey. Biz, insan olarak tarıma başladığımız zaman kendimizi evcilleştirmeye başlıyoruz. Ve bir yerde de durmaya başlıyoruz. Durduğumuz zaman bir köy yapıyoruz, sonra kasaba, sonra şehir.. Kediler de bizimle bu süreçte yanımızda, buna razı olan tek hayvan.

Utku Ögetürk: Aslında köpekler de biraz öyle.

Biz, insanlar olarak köpekleri çok daha manipüle ediyoruz.

Ceyda Torun: Evet, köpekler tamamıyla bizim kontrolümüz altında.

Utku Ögetürk: Razı olan derken, onların da tarihsel süreci kurtlar. Kurtlar da evcilleşmeyi tercih ediyorlar. Köpek de var olduktan sonra tamamen bizim kontrolümüz altında oluyor.

Ceyda Torun: Aslında dünya üzerinde çok az doğal köpek cinsi var, farklı farklı kıtalarda. Biz, insanlar olarak köpekleri çok daha manipüle ediyoruz. Eşleştire eşleştire, son 200 senedir de iyice abartıyoruz bu durumu. Öyle bir hale geliyor ki, hayvanda safkanlık kalamıyor. Benim çok zor kaldırabildiğim bir şey, bazı köpekleri gördüğümde dayanamıyorum. Çok canice bir şey gibi geliyor, onları var etmek. Hastalıkla yaşıyorlar, sadece çantamıza sığabilsin diye mesela. Kedi öyle değil. Kedi’yi daha çok yeni değiştirmeye başladık, son 50 senedir falan.‘Cins’ denilen kediler de sokakta yaşayamıyor. Bizim ürettiğimiz şeyler bunlar. Kedi- İstanbul Kedisi ile, Türkiye Kedisi ile- doğal olan bir varlık. Bizi seçmiş bir havyan ve bu muhteşem bir şey. Bizi hiçbir şekilde korumuyor. Köpek gibi değil. Köpek, çok net iş hayvanıdır. O yüzden dinamiğimiz biraz daha farklı. Kedi; biz, insanların var oluşunun farkındalığıyla dertlerine gelen iyi bir hayvan. Yani, orada kedi oturup size bakıyor, hiçbir şey istemeden sizi gözlemliyor ve sizin var oluşunuzu teyit ediyor. Başka hiçbir hayvan öyle bir şey yapmıyor. O yüzden, kedi çok enteresan. Umarım bu film, bu konuları biraz daha açar. Hem Türkiye’de hem de yurtdışında.

Utku Ögetürk: Amerikalıların çok seveceği bir belgesel gerçekten Kedi. Ancak, İstanbul’daki kediler belgeseldeki kadar şanslı da değiller aslında; kediler için son derece elverişli bir yaşam ortamı var gibi gözüküyor. Bunları da anlatmak, göstermek daha doğru olmaz mıydı?

Ceyda Torun: Aslında iki tane şey yaptım ben filmde: Bir tanesinde, bir açıdan konuştuğum kişilerle bunlara değiniyoruz. Saldırıya uğrayan ya da kanserden ölen kedi gibi… Bunlar konuşulan şeyler çünkü hiç yokmuş gibi davranmak da istemedim fakat görsellerle, sadece bunlara endekslenip de seyirciyle duygusal oyunlar oynamak istemedim. Ben, melodrama sevmem. Ben kedilere insanlara acıdığımdan daha fazla acımıyorum da o yüzden seyircinin duygularıyla oynamak istemedim açıkçası. Mesela Amerika’da bunu görenler bana hiçbir zaman şey demedi: ‘Kedilerin İstanbul’da hayatı cennet gibiymiş.’ Tam tersine, benim kedimin hayatı nasıl diye düşünüyor. Bu daha önemli. Benim kedim ile ilişkim, niye bu kadar farklı? Sokakta, birden fazla insanla ilişkisi olabilen bir kediler var, diyor. Fare sorunu olan depolara kediler yerleştiriliyor şimdi. Bu, bizim doğal olarak var olan şeyi onlar uzun yoldan şimdi keşfettiler. İstanbul’daki kedilerin hayatlarının, cennet olduğunun reklamını yapmayı hiçbir zaman düşünmedim ben. Her konuşma ortamında da onun uygulamasını yaşıyorum zaten. Filmin geneldeki hissi önemliydi benim için. Görsellerdeki dili mesela, temas kurmayanı koymadım o yüzden. Çünkü zihinsel ve beyinsel bir film değil, duygusal bir film.

Utku Ögetürk: Biraz sanki kedileri anlamakla ilgili bir film.

Ceyda Torun: Evet. Bir de kedi, öyle bir hayvan ya. Sizin, o anı yaşamanızı zorlayan bir hayvan. Mesela, bilgisayarınızın üzerine oturuyor sizin çalışmamanız için.

Utku Ögetürk: Belgeselde en hoşuma giden söz ‘Kedi, başka bir form.’ oldu. Oradaki form kelimesi, çok önemli aslında. O ‘form’ kelimesi, bilinçli olarak kullanılmıyor belki ama kedilerle ilgili, gerçekten çok doğru bir noktaya temas ediyor.

Ecem Şen: Bence de şey kıymetli: ‘Ben onun asıl insanıyım.’ Ben, onu seçen insan değilim de ben onun asıl insanıyım. Belgeselde; İstanbul’da çok farklı bölgelerden, çok farklı insanların farklı kedilerle çok farklı hikayelerini gördük. Cihangir, Nişantaşı…. vardı sanırım.

Ceyda Torun: Samatya var, Kandilli var….

Ne çekerseniz çekin, her şeyi kendi perspektifinizden sunuyorsunuz.

Ecem Şen: Bu bölgeleri nasıl belirlediniz peki?

Ceyda Torun: Açıkçası, o biraz yakalayabildiğimiz görsellerle ve hikayelerle alakalı oldu. Çünkü her yeri gezdik. Benim hayalimde, Caddebostan tarafında hikayeler bulmak vardı. Denk gelmedi, olamadı ve 2.5 ayda bir belgesel için çok da uzun bir vakit değil aslında. Normalde daha uzun bir süreç gerekiyor. O yüzden de filmi kendi oluruna bırakmak zorunda kaldık, aslında. Gerçekten, her mahalleye gittik. Çıkan hikayelerden çok mutluyum. Anadolu yakasında biraz daha olsun isterdim. Kandilli oldu en azından.

Utku Ögetürk: Belgesel, bir yandan da sonu olan bir belgesel. Bunu yaparken, sizin fikirlerini taşıyan söylemlerinizi mi koymaya çalıştınız, yoksa hiç ayırt etmeden, ne gördüyseniz onu mu aktarmaya çalıştınız? Bunu, şundan dolayı sordum; az önce, kısırlaştırma ve eve kapatmayla ilgili fikrinizi söylediniz. Belgeselin başlangıcındaki konuşmada da bu vardı yanlış hatırlamıyorsam.

Ceyda Torun: Ne çekerseniz çekin, her şeyi kendi perspektifinizden sunuyorsunuz. Benim düşünceme zıt bir şeyi söyleyen insan oldu da, eklemedim diye bir şey olmadı. Daha çok, özellikle, mesela Bülent Üstün, benim söylemek istediğim her şeyi söyledi. Bütün bir film yapılır o adamdan. Mine Söğüt de birçok açıdan öyleydi. Ressam Elif Nurşad da kadın olmak, dişilik gibi enteresan konulara girdi, çok üzende durmadan. Bazen böyle dalarsınız, bir yerden girip bir yerden çıkarsınız. Tam böyle, ne düşündüğünüzü fark etmeden bir sürü şey düşünürsünüz ya. Öyle bir film yapmak istedim.

Utku Ögetürk: Çok göze sokmadan, kentsel dönüşüm gibi konulara ufak ufak değinmeyi tercih etmişsiniz.

Ceyda Torun: Evet, çünkü ben filmin politik ve aktivist olmasını istemedim. Açıkçası kedilerle ilgili de onları eve kapatalım, kısırlaştıralım meselesini doğu bulmuyorum. Hepsini kısırlaştırıp evlere yerleştirelim olayı Avrupa için oluyor mesela. Ama bir şey kaybediyoruz biz. Çok üst üsteyiz ve gerçekten birbirimize kızmamız mümkün değil. Antropoloji okurken şu olay olmuştu; Japonya’da bir hayvanat bahçesinde 4 tane ayrı bölgede tuttukları şempanzeleri bir yere koymak zorunda kaldılar tadilat için. 160 taneyi. Normalde 40’ar 40’ar yaşayan, çok sosyal olup birbirlerini temizleyen hayvanlar, birbirlerine acayip bir şekilde davranıp sırf kendilerini temizlemeye başladılar. Biz de öyleyiz. Biz, çok fazla büyük gruplar içinde var olacak hayvanlar değiliz. Düşünün benim kedim sokakta rahat edemiyor, tehlikeli yaşıyor diyorsunuz. Çocuğunuz olsa da aynı şeyi düşüneceksiniz. Benim çocuklu arkadaşlarım, çocuklarına ‘Çık! Sokakta oyna! Akşam olunca gel’ diyemiyor.

Utku Ögetürk: Blackfish isimli belgesel geldi aklıma. Orada da farklı yerlerden alınan balinaların, su parklarında yaşadıkları ve birberliyle iletişim kuramadıklarında anlaşamadıklarını, birbirlerine zarar verdiklerini izliyorduk. İstanbul’un da hali buna dönmeye başladı gibi geliyor.

Ceyda Torun: Dünyanın çoğu yeri öyle. Londra da öyle, Paris de öyle, New York da…. New York’taki arkadaşlarım da diyor ‘Biz, çocukken sokaklarda oynuyorduk.’ mesela diye. Ben, New York için böyle bir durumu düşünemiyorum. Bu filmin amacı da zaten kentsel dönüşüm ya da insan nüfusuna çok net inandığım ve insanları da bu konu hakkında uyarmak istediğim bir şey değildi. Ben, daha çok böyle bir ilişkinin var olduğunu göstermekten başlamak istedim. Düşünün; siz bunu bildiğiniz için daha ileriye gidilebileceğini biliyorsunuz ama kavramını bilmeyen kişi bilmiyor. Dünyanın çoğu böyle. Akıllarından geçmiyor, böyle bir var oluşun olabileceği.

ontheroof

Ecem Şen: Sahneleri nasıl çektiniz? Kedilerin gözünden sokakların göründüğü sahneleri mesela?

Ceyda Torun: Charlie ile Alp Korfalı -burada Baskın’ı da çekti kendisi, muhteşem bir görüntü yönetmenidir. Aynı zamanda yemek çekimlerini de bildiği için her şeyi çok güzel gösterdi. İkisi de o açıdan , estetik olarak harika görüntü yönetmenleri. Kullandığımız kameralar, çok özel kameralar değiller. Böyle seçmemizin nedeni ise fotoğraf kamerasından çekiyormuş gibi gözükmesini istememiz. Çoğu ortamda turist gibi gözüktük. Büyük kameralarla her yere girip çıkamayız diye düşündük. O yüzden o kameraların estetikleri çok üst seviyede olduğu için çok güzel lenslerle bir platform üzerinde, Charlie ile Alp bir aparat yarattılar. Değnek gibi ama ayak bileği seviyesinde çekebilmek için kurulmuş. Kollarını da steadicam gibi kullanarak yaptık.

Utku Ögetürk: Çok zor olmalı. Bahsettiğiniz düzeneği düşünüyorum, bir yandan da kedilerin hareketlerini düşünüyorum. Bir de kedi, huzursuz bir hayvandır. Yanında birisinin sürekli olmasından rahatsız olurlar.

Ceyda Torun: Bazıları öyle ama çoğu aslında hiç rahatsız olmadılar. Şöyle bir prensibimiz vardı, yaklaştığımız kedi kaçıyorsa, çekmemize izin vermiyor! Ben çok baskıcı değilim o konuda. O yüzden, her şey çok doğalında. Oradaki kediler, buna izin veren kedilerdi.

Ecem Şen: Çok yakın çekimlerde vardı mesela. Kedi, oradan atlıyor ama hiç rahatsız olmuyor. Bir zoom mu vardı gerçekten.

Ceyda Torun: Hayır. Charlie ile Alp, her sabah karar verirlerdi. Sen yakın, sen de uzak lenste olacaksın diye. İyi bir şekilde senkronize oldular daha evvel birlikte çalıştıkları için. O yüzden çok uyumlular. O iki kamerayla yaklaştığımız için, kesintisiz bir aksiyon yakalayabildik. Mesela Galata’daki Sarı’nın hareketini, bir gün içinde öyle yakalayabildik. Sonra, haftalarca geri döndük ama çok ekstra bir şey yakalamadık. O zaman, daha çok gördüğümüz ve konuştuğumuz kişilerin röportajlarını aldık.

Barış Abi’mizin bize bir hediyesiydi.

Utku Ögetürk: Kameraları, İstanbul’dan mı kiraladınız?

Ceyda Torun: Kameraların ikisi de Charlie ve Alp’e aitti. İkisinin de ellerinde olan kameralardı.

Utku Ögetürk: Aslında çok büyük bir masraf. Türkiye’de kamera kiralama işleri, çok pahalı.

Ceyda Torun: Evet bunu da anlatmak istiyorum çünkü kullandığınız kamera çok fark ettirmiyor. Kullandığınız şekil önemli. Bu iki arkadaş, çok muhteşem görüntü yönetmenleri, öyle de bir avantajımız var. 5D’nin odak olayı çok zor ve altından başarıyla kalktılar. Orada odak olmayan çok görüntü de var. O yüzden, en iyi ekipmanı alıp anca çekebilirim diye düşünmek de doğru değil. iPhone’u ile muhteşem film çeken insanlar var.

Ecem Şen: Filmin müzikleri bizi çok etkiledi. Belgeseller, kedilerin halleriyle ve hareketleriyle çok uyum içindeydi.

Utku Ögetürk: Bizim çocukluğumuzdan da esintiler var belgeselde. Barış Manço özellikle.

Ceyda Torun: O, büyük bir şanstı bizim için. Barış Abi’mizin bize bir hediyesiydi diyebilirim. Çünkü kaç tane vapur çekersin de bir tanesinin adı da Barış Manço çıkar ki. Filmde, İstanbul’daki insanları ve kedileri de biraz daha zamansız, daha edebi varlıklar olarak göstermek istedim. Çünkü ben öyle görüyorum İstanbul’u. Bu film, 50 sene sonra görüldüğü zaman gördüğümüz şeylere değer verilmesini istedim. O insanlara, o kedilere, İstanbul’un Boğazı’na….. Kokusunu bile alabiliyorsunuz filmde. Çünkü normalde turist videolarında gördüğümüz görseller, benim ve çoğu arkadaşımın İstanbul’u değil. Müzikler de öyle. İstanbul’dan çok insan gelip geçmiş ve birbirlerini etkilemişler. Yabancı olup Türk müziklerinden esinlenenler ve Türk olup da, yabancı müziklerden etkilenmiş parçalar gibi. Eartha Kitt’in Üskudar’a Gider İken parcasinin yorumundan Erkin Koray’ın, 60’larda yaptığı rock’ın müzikleri gibi.charliewgamsiz2

Utku Ögetürk: İstanbul’u yukarıdan çektiğiniz sahnelerin belgesel ile uyumu da son derece başarılıydı.

Ceyda Torun: Bence de çok güzel oldu. Drone’lar ile havadan çekimler yaptık. İnanılmaz güzel oldular, şehir de çok güzel. Genelde İstanbul hissini, biraz daha farklı sunmak istedim. Açıkçası ben, İstanbul’u sadece Bond filmlerinde görmekten sıkıldım.

Utku Ögetürk: Kedi’de aslında, sizin hatırladığınız, hatırlamak istediğiniz şekildeki İstanbul’u gördük diyebilir miyiz?

Ceyda Torun: Evet, evet. Müziklerle de böyle bir his duyurmak istedim -nostalji biraz da tabi. Yani 60 yaşında olup da mavi ışıkları duyan, mesela MFÖ ya da Barış Manço ile yaşadığımız nostaljiyi o yaşıyor. Şarkılar, o kedi hikayelerinin ruhunu ve hissini yakalamak içindi. Psikopat’ın ‘Deli Kadın’ şarkısı, o duruma çok uyuyor. O yüzden, filmin de aslında çok fazla kademesi var.

Ecem Şen: Hikaye anlatma sürecinde sizi şaşırtan olaylar neydi?

Ceyda Torun: Sırtımıza çıkan kedilerden, kafamıza oturan kedilere kadar… Kamerayı gerçekten çok sevdiler. Ya böyle saatlerce bakıp, ya da suratlarının kameranın soğuk ve metal kısmını sıyırmaları gibi. Mesela, kedilere bakan erkek sayısı çok şaşırttı beni. Her bulduğumuz iz, bizi bir erkeğe götürüyordu. Çekimlerin yarısında, bir an için, daha çok kadın bulmalıyız diye düşündük. Amerika’dakilerde bu duruma çok şaşırdı.

Utku Ögetürk: Bunun sebebi sizce nedir?

Ceyda Torun: Birkaç şey var aslında. Birincisi kediler, o özlem duyduğumuz şefkat hissini yaşamamıza izin veren hayvanlar. Çok sempatik, yumuşak ve sevgi dolu bir hayvan. Benim tamamıyla, uzman olmayarak, düşündüğüm bir şey ama özellikle erkeklerin, o şefkati kedilerden görmeleri durumu buna bağlıyorum. Kedilere bakan kişinin, bir işe yarayabilme ihtiyacı da var. Kültürümüzde şefkatli baba davranışı çok yeni ve herkesin hayatta bunu yapabilme olanağı olamıyor. Bir de çok ağır sorunlarla baş ediyoruz, insanlık olarak. Gücümüzün yetmediği çok şey var ama kedilere bakmak, bizim gücümüzü yetirebildiğimiz bir şey. Herkes bunu doğru yapabiliyor mu, orası ayrı bir konu. Gene bize ayna tutuyorlar. O ihtiyaç, nereden kaynaklanıyor diye düşünmekte fayda var.

Utku Ögetürk: Yapımcılık geçmişiniz var, belgeselle başladınız. Peki, gelecekteki projeleriniz neler?

Ceyda Torun: İlk başta belgesel yapacağımı düşünmüyordum, şans eseri oldu. Şimdi, belgeselin değerini çok daha iyi anlıyorum ve herkese tavsiye ederim. Belgesel çekmenin filmciliğe çok yararı var. Hem bazı şeyleri oluruna bırakabilmeyi öğrenmek de çok önemli. Çünkü, çok kasmanın getirdiği dezavantajlarda var. Kurgu filminde de öyle özellikle oyuncularla. Oyuncular da insan. O yüzden, hiç oyunculuk deneyimi olmayan bir insanı, bir derece doğal olarak yönetebiliyorsanız, onun gerçek olan anlarını yakalayabilmek aslında oyuncukla da aynı şey. Bir bakıma pratik oluyor bu. Işık ve sesle uğraşmak da size çok iyi antreman yaptırıyor. Açıkçası ne film olursa olsun, minimum hayatınızın üç senesini alan bir şey. Çok değer verdiğiniz, tutkuyla başladığınız bir şey olması lazım. Belki belgesel, bu konuda biraz daha olanak sunuyor.

Utku Ögetürk: Şu anda var mı tutkuyla başladığınız bir iş?

Ceyda Torun: Var. Uzun metraj bir kurmaca… Zamanında öncelik tanımadığım, şimdi tanıyabileceğim, benim yazdığım bir proje var. Bir de bir belgesel daha var, çok heyecanlandığım.

Utku Ögetürk: Türü nedir peki?

Ceyda Torun: Kurgu filmi, doğaüstü gerilim.

Utku Ögetürk: Öyle mi? Çok ihtiyacımız var böyle yönetmenlere.

Ceyda Torun: Enteresan olacak. Bizim neyi doğru, neyi yanlış anladığımız ve onu sorgulayan bir film ama eğlenceli tabi ki. Ben, insanları korkutmayı seviyorum aslında.

Utku Ögetürk: Son olarak, filmle ilgili bir mesajınız var mı?

Ceyda Torun: Yurtdışından gelen tepkilerde ağzınızdaki damağın tadını temizliyor, deniyor. Ve o, beni mutlu ediyor. Çok hoş bir ortam oluyor, bu filmi sinemada gördüğünüz zaman. Sizi, 80 dakika boyunca güzel bir seviyede tutuyor film. O yüzden, sizden çok bir şey de istemiyor film. Çok iddialı değil. Gidin, kendinize bir iyilik yapın! Kediyle mırıldanırmış gibi film seyredin!

Utku Ögetürk: Çok teşekkür ederiz.

Ceyda Torun: Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi