Geometrik ussallık ile, kördüğüm bir yün yumağına benzeyen insan varoluşunun giriftliği arasındaki gerilimi anlatmada bana en büyük olasılıkları tanıyan simge… kent oldu.”

                                                          Italo Calvino-Görünmez Kentler

Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanarak tarihe geçen ilk belgesel film olan Gianfranco Rosi imzalı Çevreyolu (Sacro GRA), kent ve insan yaşamını sorgulatmayı başaran, kamerayla yazılmış sosyolojik bir makale. Filme adını veren otoyol, Roma’yı Satürn’ün halkaları gibi çevreleyen, 70 km uzunluğunda devasa bir yapıya sahip. Romalılar için kaosu, bitmek tükenmek bilmeyen yolları, kaçırılan çıkışları simgeliyor. Rosi’de bu otoyolun çevresinde yaşayan insanların yaşamlarından gündelik kesitler sunuyor bizlere. Ama ele aldığı karakterler, ki filmin 6 protagonist yapıdan oluştuğunu söyleyebiliriz, gündelik yaşamda sıklıkla karşımıza çıkabilecek insanlar değiller, aksine kent yaşamının içinde unuttuğumuz ya da görmezden geldiğimiz, varlığından bihaber olduğumuz ayrıksı tipler. Rosi bu karakterlerle bir mozaik oluşturuyor filmde, bir otoyol etrafında birleşen farklı yaşamların kesişim noktalarını, aslında birbirimizden farksız olduğumuzu gözler önüne sererek farklı bir kent tasviri yapıyor.

Kaba gerçekliğin arkasına gizlenmiş konuları vurgulayarak, doğaçlamayla kamera kullanımını birleştiren, Dziga Vertov’un kamera göz kuramından esinlenen Cinema Verite’nin tüm olanaklarından faydalanan bir belgeselle karşı karşıya olduğumuzu söylemekte fayda var. Çünkü bu belgeselde bir anlatıcı yok, filmin karakterlerini hep birlikte izleyip uzaktan dahil oluyoruz hayatlarına, anaakım sinemanın özdeşleşme kurdurma hevesinden de bir hayli uzak. Zaten kamerayı da bu etkiden uzak bir şekilde kuruyor Rosi.

Bir paramedik ya da ambulans sağlık görevlisinin hayatından kesitle başladığımız bu yolculukta daha sonra karşımıza bir yılan balığı balıkçısı, otoyol kenarında karavanda yaşayan iki yaşlı transvesti, yüksek apartman bloklarından birinde yaşayan aristokrat bir ihtiyar ve kızı ve onların Latin Amerika’lı komşuları, hayatını palmiye ağaçlarını kemirerek çürümelerine sebep olan kurtları yok etmeye adayan bir bilim adamı, kitsch bir evde eşi ve çocuğuyla birlikte yaşayan ve geçimini bu evi film yapımcılarına kiralayarak kazanan, modern zaman prensi(!) çıkıyor. Bu 6 ana karakter dışında arada başka hayatlardan kısa kesitlerle de bezeli filmdeki insanların özellikle manevi kimlikleri, modernleşmenin ve kent kültürünün eleştirisi olarak da okunabilir. Sınıfsal, etnik, cinsel kimlikler bakımından da farklı olan bu yaşamların bir otoyol çevresinde konumlanışı farklılıkların birliğine ve bütünlüğüne yönelik üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sistem eleştirisi sunuyor aynı zamanda. Hatta belki biraz daha ileri gidilerek filmdeki karakterlerin temsil ettikleri sınıf mantıklarından, diyalektik materyalist bir eleştiri bile geliştirilebilir.

Filmin ortalarında bilim adamının palmiye ağaçlarıyla ilgili ortaya attığı sav, aslında filmin de söylemek istediği cümleyi doğrular nitelikte. Şöyle diyor bilim adamı: “ Palmiye ağaçlarını bu kurtlardan temizlemek gerek; çünkü bu kurtlar palmiye ağacının içini kemirerek onun çürümesine yol açıyorlar. Palmiye ağaçları bizler için önemlidir,onların şekli insan ruhuna benzer.” Sistemin çürümeye bıraktığı insanlık durumunu özetleyen bu cümle, aslında yönetmenin amacını da ortaya koyar nitelikte: Tüm o keşmekeşin içinde unuttuğumuz türlü türlü yaşamların dile gelip, bir otoyol metaforu üzerinden sosyal gerçeklik inşa etmesi.

Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabından esinlendiğini dile getiren Gianfranco Rosi’nin bu son filmi, bizleri yolların birleştirdiği görünmez hayatlara sürükleyen bir yapım olarak özel bir ilgiyi hak ediyor.

“Geometrik ussallık ile, kördüğüm bir yün yumağına benzeyen insan varoluşunun giriftliği arasındaki gerilimi anlatmada bana en büyük olasılıkları tanıyan simge… kent oldu.”                                                           Italo Calvino-Görünmez Kentler Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanarak tarihe geçen ilk belgesel film olan Gianfranco Rosi imzalı Çevreyolu (Sacro GRA), kent ve insan yaşamını sorgulatmayı başaran, kamerayla yazılmış sosyolojik bir makale. Filme adını veren otoyol, Roma’yı Satürn’ün halkaları gibi çevreleyen, 70 km uzunluğunda devasa bir yapıya sahip. Romalılar için kaosu, bitmek tükenmek bilmeyen yolları, kaçırılan çıkışları simgeliyor. Rosi’de bu otoyolun çevresinde yaşayan insanların yaşamlarından gündelik kesitler sunuyor bizlere. Ama ele aldığı karakterler, ki filmin 6 protagonist yapıdan oluştuğunu söyleyebiliriz, gündelik yaşamda sıklıkla karşımıza çıkabilecek insanlar değiller, aksine kent yaşamının içinde unuttuğumuz ya da görmezden geldiğimiz, varlığından bihaber olduğumuz ayrıksı tipler. Rosi bu karakterlerle bir mozaik oluşturuyor filmde, bir otoyol etrafında birleşen farklı yaşamların kesişim noktalarını, aslında birbirimizden farksız olduğumuzu gözler önüne sererek farklı bir kent tasviri yapıyor. Kaba gerçekliğin arkasına gizlenmiş konuları vurgulayarak, doğaçlamayla kamera kullanımını birleştiren, Dziga Vertov’un kamera göz kuramından esinlenen Cinema Verite’nin tüm olanaklarından faydalanan bir belgeselle karşı karşıya olduğumuzu söylemekte fayda var. Çünkü bu belgeselde bir anlatıcı yok, filmin karakterlerini hep birlikte izleyip uzaktan dahil oluyoruz hayatlarına, anaakım sinemanın özdeşleşme kurdurma hevesinden de bir hayli uzak. Zaten kamerayı da bu etkiden uzak bir şekilde kuruyor Rosi. Bir paramedik ya da ambulans sağlık görevlisinin hayatından kesitle başladığımız bu yolculukta daha sonra karşımıza bir yılan balığı balıkçısı, otoyol kenarında karavanda yaşayan iki yaşlı transvesti, yüksek apartman bloklarından birinde yaşayan aristokrat bir ihtiyar ve kızı ve onların Latin Amerika’lı komşuları, hayatını palmiye ağaçlarını kemirerek çürümelerine sebep olan kurtları yok etmeye adayan bir bilim adamı, kitsch bir evde eşi ve çocuğuyla birlikte yaşayan ve geçimini bu evi film yapımcılarına kiralayarak kazanan, modern zaman prensi(!) çıkıyor. Bu 6 ana karakter dışında arada başka hayatlardan kısa kesitlerle de bezeli filmdeki insanların özellikle manevi kimlikleri, modernleşmenin ve kent kültürünün eleştirisi olarak da okunabilir. Sınıfsal, etnik, cinsel kimlikler bakımından da farklı olan bu yaşamların bir otoyol çevresinde konumlanışı farklılıkların birliğine ve bütünlüğüne yönelik üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sistem eleştirisi sunuyor aynı zamanda. Hatta belki biraz daha ileri gidilerek filmdeki karakterlerin temsil ettikleri sınıf mantıklarından, diyalektik materyalist bir eleştiri bile geliştirilebilir. Filmin ortalarında bilim adamının palmiye ağaçlarıyla ilgili ortaya attığı sav, aslında filmin de söylemek istediği cümleyi doğrular nitelikte. Şöyle diyor bilim adamı: “ Palmiye ağaçlarını bu kurtlardan temizlemek gerek; çünkü bu kurtlar palmiye ağacının içini kemirerek onun çürümesine yol açıyorlar. Palmiye ağaçları bizler için önemlidir,onların şekli insan ruhuna benzer.” Sistemin çürümeye bıraktığı insanlık durumunu özetleyen bu cümle, aslında yönetmenin amacını da ortaya koyar nitelikte: Tüm o keşmekeşin içinde unuttuğumuz türlü türlü yaşamların dile gelip, bir otoyol metaforu üzerinden sosyal gerçeklik inşa etmesi. Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabından esinlendiğini dile getiren Gianfranco Rosi’nin bu son filmi, bizleri yolların birleştirdiği görünmez hayatlara sürükleyen bir yapım olarak özel bir ilgiyi hak ediyor.

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
77
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi