*Bu yazı ciddi miktarda spoiler içerir.

Cennetten Kovulmak Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü Kusursuzlar’la paylaştığından beri en merak ettiğim filmdi. Haliyle İstanbul Film Festivali kapsamında gösterileceğini duyunca koşa koşa gidip izledim. Fakat ne yazık ki film daha beşinci dakikasında benim için büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Film Kürt meselesini ele aldığı için söylemiyle ilgili ne anlatırsam anlatayım yanlış anlaşılacağından işin o tarafına mümkün olduğunca girmeyeceğim. Fakat yönetmenin Altın Portakal Film Festivali’nde yaptığı açıklamaya da değinmeden geçemem. Yönetmen Ferit Karahan ödülü alırken iki tarafa da eşit mesafede duran, slogan atmayan bir film yaptıklarını söylemişti ki bu büyük bir yanılgı. Film iki tarafa da eşit mesafede falan durmuyor ama zaten öyle durmak gibi bir zorunluluğu da yok. Cennetten Kovulmak, belgesel değil sinema filmi, dolayısıyla derdini anlatmak için mevzuya istediği taraftan bakabilir, istediği kadar yanlı davranabilir. Fakat hal böyleyken, eşit mesafede durduğunu iddia etmek hem kendine hem izleyiciye haksızlık yapmaktır.

Filmin hikayesi, bir inşattan elektrik mühendisi olarak çalışmaya başlayan orta sınıf bir Türk ailesine mensup Emine’nin etrafında şekillenmeye başlıyor. Yönetmen daha ilk dakikadan, Emine’nin Kürt işçilere karşı ötekileştiren tutumunu gözümüze sokmakla işe koyuluyor. Şimdi kalkıp hayır efendim o kadın filmin iddia ettiğinin aksine tüm Kürtleri kucaklayan eşitlikçi bir birey falan diye saçmalamayacağım. Ama tam da buradan yola çıkarak, Kürtler’i/inşaat işçilerini böylesine hor gören bir kadının, üstelikte yaşadığı büyük şehirde hiç tacize uğramamış gibi, inşaata kısa etekle gitmesi filmin ilk ön yargılı mesajını veriyor. Kabul edelim büyük şehirde yaşayan her kadın az çok tacize uğramıştır ve nerede, nasıl giyinileceğini bilir. Kürt olsun Türk olsun fark etmez, elli tane işçiyle tek başına muhatap olacak hiçbir kadın inşaata etekle gitmez!

Derken Emine’nin ev hayatını izlemeye başlıyoruz. Annenin kızıyla yaptığı, geçen gün bilmem kime rastladık, o vaktiyle bana aşıktı, baban çok kıskandı temalı, hiçbir yere bağlanmayan manasız sohbeti bir kenara bırakıyorum, ev hayatından edindiğimiz en önemli bilgi genç kadının Doğu’da askerliğini yapmakta olan bir abisi olması. Bunun ardından Muş’a uzanıp, kıt kanaat geçinen bir Kürt ailesinin evine konuk oluyoruz. Evin küçük kızı gözleriyle ilgili ciddi bir sağlık problemi yaşayan, buna rağmen hayran olduğu büyük şehir yaşamını televizyonda kaçırmadan izleyip, taklit eden dünya tatlısı Ayşe. Ayşe’nin gittiği okulun öğretmeni tabi ki öğrencileri her dakika Kürtçe konuşmayın diye azarlayan, hepsine tepeden bakan bir Türk öğretmen (Etnik kökenleri tek tek yazıyor oluşum irite edici olabilir ancak filmde de her şey aynen bu şekilde gözümüze sokuluyor). Birçok Kürt arkadaşlarımdan dinlediğim Türkçe’yi okulda dayak yiyerek öğrenme olayına rağmen filmin geçiği tarih 2001 olunca bu öğretmen karakteri fazlasıyla karikatürize.

Ayşe ve lanet olası öğretmeniyle tanıştıktan sonra İstanbul’a geri dönüyoruz. Zaten bütün film, bir Muş’a bir İstanbul’a gidip gelerek, iki kanal arasında zap yapıp iki ayrı film izliyormuşsunuz hissiyle sürüyor. İstanbul’a döndüğümüzde bizi, şok edici bir “sürpriz” bekliyor. Emine’nin askerdeki abisi çıkan çatışmada şehit düşmüştür. Eve gelen askerlerin haberi veriş şekillerinden, evladının ölüm haberini alan bir annenin gerçek dışı oyunculuğuna kadar vasat bile denemeyecek sahneler izliyoruz. Tam da tahmin edeceğiniz gibi bu kaybın acısıyla Emine inşaattaki Kürt işçilere düşman oluyor. Ama nedense inşaattaki hemen hemen tüm işçiler Kürt olmasına rağmen sadece bir tanesine kafayı takıp onunla uğraşmaya başlıyor. Uğraştığı işçi, inşaatın yaşı küçük kaçak işçisi, yani Muş’taki Kürt ailenin komşusu Kürşat. Babası mayına bastığı için küçücük yaşında ailenin bütün yükünü sırtlamış, gurbet elde üç kuruş para kazanmaya çalışan bir Kürt çocuğu. 

Bir sonraki sahnede gene Muştayız. Ailenin göz bebeği olan Ayşe’nin sağlık sorunu iyice ilerlemiştir ama nedense kimse Ayşe’yi elinden tutup bir doktora götürmez. Ta ki Ayşe’nin İstanbul’da okuyan amcası memlekete ziyarete gelene kadar. Amca evin okumuş çocuğu olmanın hakkını verir ve Ayşe’yi alıp doktora götürür. Neyse ki doktor, öğretmen kadar insafsız bir Türk değildir ve hastalığa teşhis konur.  Amca ilaçları almak için Ayşe’nin yanından ayrılır ayrılmaz da 90’lardan fırlayıp gelen bir beyaz Toros’tan açılan ateş sonucu hayatını kaybeder. Tam da aynı esnada küçük inşaat işçisi inşaattan düşüp ölür. Muştaki aile öldürülen evlatlarının yasını tutarken, inşaat sahibi de başı derde girmesin diye kaçak işçi çalıştırmanın üstünü örtmeye çalışır. Fakat Emine vicdanına söz dinletemez ve Kürşat’ın cansız bedenini ailesine ulaştırmak için yollara düşer. Muş’taki ailenin de bir kısmı artık başka çare olmadığına kanaat getirip dağa çıkarken, bir kısmı İstanbul’a göç etmeye karar verir. İşte aslında bütün hikaye cenazeyi ailesine ulaştırmak için hiç bilmediği bir diyara doğru yola çıkan Emine ile hayallerinin İstanbul’una doğru yola koyulan Ayşe’nin araçları yan yana geçerken bir anlık göz göze gelişleri üzerine kurulu.

Böyle naif bir andan yola çıkılıp çekilen film, keşke derdini kör göze parmak bir üslup kullanarak anlatmasaydı da uzun metrajlı bir Gerçek Kesit skeci olmasaydı. Doğruyu söylemek gerekirse film Altın Portakal’da En İyi Film değil de En İyi İlk Film ya da ne bileyim Jüri Özel Ödülü falan alsaydı tüm bunları yazmaya gerek kalmazdı. Ancak, oyunculuklarından, senaryosuna, kurgusundan sinematografisine neresinden tutsanız elinizde kalan bir filme sadece vicdan aklamak için En İyi Film Ödülü verilmesi biraz fazla. Derseniz ki festivale katılan bütün filmler birbirinden kötüydü, o durumda da Altın Portakal belki de iğneyi biraz kendine batırmalı. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi