İran sineması dendiği zaman bir es verip üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor.  1979’a kadar başka bir İran sineması varken, 1979’dan sonra yeni bir İran sineması görüyoruz. Özellikle dini bir devrim geçirmiş olan İran’da yalnızca sinema için değil, sanatın hiçbir dalının geleceğine iyi gözle bakılmıyordu. Tüm sanat çalışmalarının ya da çekilecek tüm filmlerin denetleneceği bir ülkede başarılı olmak ne denli imkanlı, tahmin etmek zor değil. Tüm bunlara rağmen verilen olumlu mesajlarla birlikte İran sineması, özellikle 1997 yılından itibaren festivallerden ödüllerle dönmeye başladı. Hollywood sinemasından esintiler taşımaya başlayan filmler, Oscar yolculuğuna da başlayarak 2012 yılında Bir Ayrılık (A Seperation / Jodaeiye Nader az Simin) ile En İyi Yabancı Film dalında heykelciliği kazanıp hak ettikleri başarıya ulaştılar.  İlk kez Oscar’a aday gösterilen İran filmi olan Cennetin Çocukları (Children of Heaven / Bacheha-Ye Aseman), 1998 yılında bu serüveni başlatıp daha sonrasında çekilecek filmlere de öncülük etmiştir.

Cennetin Çocukları anneleri hasta, babaları ise oldukça yoksul olan iki çocuğun ortaklaşa kullanmak zorunda kaldıkları bir çift ayakkabı ile hayatlarını sürdürmeye çalışmasını konu alıyor. Ailenin 10 yaşlarındaki büyük çocuğu Ali (Amir Farrokh Hashemian), kardeşi Zahra(Bahara Seddiqi)’nın ayakkabılarını kaybedince zaten yoksullukla boğuşan ailesini üzmemek adına ayakkabılarını kardeşi ile paylaşıyor. Okul saatleri öğleden önce olan Zahra, sabah ağabeyinin ayakkabıları ile okula gidiyor, öğleden sonra ise aynı ayakkabılar ile Ali okulun yolunu tutuyor. Bu iki kardeşin her geçen gün zorlaşan hayat şartları ise içimizi burkuyor.

Cennetin Çocukları, bizim de yakından tanıdığımız Ortadoğu kültürünü kapalı kapılar ardından anlatarak, fakirliğe vurgu yapan ders niteliğinde bir film olma özelliği taşıyor. Akademi jürisi tarafından En İyi Film Ödülü’ne layık görülen Milyoner (Slumdog Millionaire) (2008)’i izlerken düşündüğüm tüm şeyler bu film için de geçerli.  İki filmde de gördüğümüz fakirlik teması içimizi acıtıp, hayatın adaletini sorgulamamıza sebep olsa da, beni Amerikan seyircisini etkilediği kadar etkilemesi mümkün olmuyor. Özellikle çocukların hayatları üzerinden anlatan dram filmleri, “böyle hayatlar mı var?” diye düşündürüyor olsa da aslında biz o çocukları günlük hayatımızın içinde birçok yerde görüyor hatta çoğu zaman görmezlikten geliyoruz. Onları görmezlikten gelmeyen yönetmenler ise hayatın gerçeklerini gözümüzün içine sokarak dünyada neler olup bittiğini anlamamızı sağlıyor.

Dönemin eğitim sistemi üzerine fikir edinmemizi sağlayan Cennetin Çocukları’nda yaşananlar ne yazık ki benim okul yıllarımda öğrencilerin yaşadıklarından pek de farklı değil. Elinde uzun cetvelle bekleyen okul müdürü, çocuklara birer ağabey gibi yaklaşan sınıf öğretmeni ve bir sırada üçer dörder oturmak zorunda kalan öğrenciler.


Cennetin Çocukları’nı, filmin senaryosunu da yazan Majid Majidi yönetiyor. Bu filmden iki sene sonra, gösterildiği tüm ülkelerde büyük beğeni toplayan Cennetin Rengi (The Color of Paradise) ile tüm dünyada ismini duyurmuş ve ne kadar başarılı bir yönetmen olduğunu bir kez daha göstermeyi başarmıştı. Dünya’ya çocukların gözünden bakmayı seven yönetmen filmlerinde izleyiciye de aynı duyguyu yaşatmayı başarıyor. Ancak çocuk oyuncuların performansları aynı başarıyı gösteremiyor. Çocuk oyuncuların yetersizliği filmin her sahnesinde kendini hissettirse de Amir Farrokh (Ali) bu açığı şirinliği ile kapatıyor.

Yalnızca İran sineması için değil dünya sineması içinde büyük önem taşıyan Cennetin Çocukları, izlerken hissettirdiği hüznün yanı sıra, ülkelerin yönetim şekillerinin insanlar üzerinde yarattığı farklılıklar konusunda da ciddi ciddi düşünmemize sebep olacak bir film.

İyi Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi