Fransa’da, müziğin çehresinin değişime uğradığı 1990’lı yıllardayız. Bir kulüpten diğerine geçişler yaparken zamanla Pigalle’den Bastille’e doğru ilerliyor, hatta adımlarımızı büyütüp kendimizi New York’ta buluyoruz. Zira Paris’ten yükselen sesler gittikçe ivme kazanırken, French Touch akımının genişleyen kitlesine de şahitlik ediyoruz. Peki ya yükselişte olan bu başarı okları, ilerleyişini nasıl sürdürecektir?

Paris gece hayatını kaydeden fotoğrafçı Jean-Claude Lagrèze tarafından ilk kez 1987 yılında dile getirilen “French Touch” terimi, 90’lı yıllarda modernize edilerek müzik dünyasında yeniden gündeme gelmişti. Fransız elektronik müziğinin ilk basamaklarını oluşturan bu yıllar, ilerleyen süreçte ise tüm dünyada ses getiren önemli isimlerin çıkışını sağlayacaktı: Air, Bob Sinclar, St. Germain, Daft Punk…

“French Touch” akımının sanatçılarına baktığımızda, yukarıda bahsettiğimiz müzisyenlerin yanında birçok ismi daha görmemiz mümkün olsa da; 90’lı yıllardaki aktif DJ’lik hayatına karşın yeteri kadar tanınamamış olan bir isim de bu akımın önde gelenleri arasında yer alıyor: Sven Hansen-Løve. İşte Eden; yönetmen Mia Hansen-Løve ile abisi Sven Hansen-Løve tarafından yazılan bir senaryonun ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Film, Sven Hansen-Love’ın hayatı üzerine yazılan biyografik/otobiyografik bir yapım olmasına karşın, DJ’in gençlik yıllarında başlayan müzik hayatının 20 yıllık bir sürecine odaklanmasından ötürü, French Touch akımının 90’lı yıllardan günümüze kadarki gelişim sürecine de ışık tutuyor.

Sven Hansen-Løve’ın ekrandaki bir yansıması olarak gördüğümüz Paul Vallée, daha gençlik yıllarındayken müziğe karşı farklı bir bakış açısı geliştirir ve önce Pigalle, ardındansa Bastille’de organize ettiği etkinliklerle Paris’in gece hayatına farklı bir ivme getirir. Makine efektleri ile sesin birleşimi olarak gördüğü garage müziğini mümkün olduğunca yaymaya çalışırken, aynı zamanda Daft Punk üyelerinden Thomas ve Guy Man’in de önünü açmaya çalışarak onlara destek verir. Dönem itibariyle henüz bireysel olarak tanınmayan ikili, kulüp girişlerinde problem yaşarken Vallée ise onların önünde kapılar açan isim olur. Daft Punk’ın müziğini o güne dek yapılanlardan tamamen farklı bulan Vallée, kendi projelerine de başarılı bir şekilde devam eder. Bu süreçte bir partiden diğerine doğru yol alan Vallée’nin yaşadığı parlak günler, yetişkinliğe geçişle hissedilen sorumluluk duygusu ve maddi zorunluluklar ile ışıltısını kaybeder. Zira Vallée, hayatını idame ettirebilecek bir gelir elde edememekle birlikte, bankaya yüksek meblağlarda borçlanmış ve umursamaz bir tavır sergilediği annesinin söylemlerine artık kulak vermek zorunda kalmaya başlamıştır. Bu da Vallée’nin, hayatını farklı bir yöne sokmasına sebebiyet verecektir.

26 yaşında ilk filminin yapımını gerçekleştiren ve 2000’li yılların başarılı kadın yönetmenleri arasında bulunan Mia Hansen-Løve’ın, “Tout est pardonné”, “Le père de mes enfants” ve “Un amour de jeunesse” gibi filmlerinin ardından Eden, yönetmenin yeniden kendi hayatından kesitlere odaklanarak ele aldığı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Abisinin Paris gece hayatındaki popülaritesinden faydalanarak, şehrin kulüplerinin kapılarının kendisine açık olmasını böyle bir projeyle avantaja dönüştüren yönetmen, hatıralarından yola çıkarak yansıttığı gece hayatıyla, böylece abisine adadığı bir film ortaya koymuş oluyor. Senaryonun yazımında büyük bir paya sahip olan Sven Hansen-Løve ise, filmin sonunda şahit olduğumuz farklı bir alana yönelişi ile, aslında bu senaryonun yazım aşamasının sinyallerini de vermiş oluyor. Spoiler vermemek adına bu alanı belirtmesek de, Sven Hansen-Løve’ın hayatına soktuğu bu yeni girişiminde profesyonel bir noktaya gelebilmek amacıyla, Paris VIII Üniversitesi’nde eğitim almaya başlamış olduğunu belirtmekte de fayda var.

Sven Hansen-Løve’ın da dahil olduğu akımın güncel örneklerinde house müziğe Fransız dokunuşu vermeye devam eden DJ’ler, Paris’ten dünyaya duyurdukları müziklerini icra etmeye devam ededursunlar, Eden tüm bu değişimin yaşandığı yıllara hem DJ setinin önünde yer alan dinleyici tarafından, hem de setin arkasındaki müzisyenler tarafından bakabilmek adına önemli bir izlenim sunuyor. Film, elektronik müziğe bir davetiye niteliği taşırken, kulüplerin parlak ışıkları altında yaşanan mutlu anlarla birlikte, gün ışığının her noktayı gözler önüne seren gerçekçi etkisini de kullanarak, hayattan aldığı hikayeyi böylece yapay neon ile gerçekçi güneş ışıkları altında birleştiriyor ve eğlenceli olduğu kadar dramatik de olan bir yapım ortaya çıkarıyor.

İsmini, dönemin bir fanzininden alan Eden’in, Daft Punk müziklerinin de yer aldığı fragmanın yayınlanmasıyla elektronik müzik-severlerin dikkatini daha iki dakikalık bir video’yla çektiği aşikar. Film, önümüzdeki süreçte de ilgiyle karşılanacağa benziyor; ancak belirtmek gerekir ki Eden, doğrudan Daft Punk hakkında bir film olmamakla birlikte, grubun ya da Sven Hansen-Løve’ın müziklerindeki gibi hızlı bir ritimle ilerlemiyor. Dolayısıyla, Fransız elektronik müzik dünyasında yaşananlara bireysel bir kadrajdan tanıklık etmek isteyenler için önerebileceğimiz filmin, yalnızca eğlenceli vakit geçirmek isteyen izleyici için ise hayal kırıklığı yaratacağını söyleyebiliriz.

İyi seyirler…

Fransa’da, müziğin çehresinin değişime uğradığı 1990’lı yıllardayız. Bir kulüpten diğerine geçişler yaparken zamanla Pigalle’den Bastille’e doğru ilerliyor, hatta adımlarımızı büyütüp kendimizi New York’ta buluyoruz. Zira Paris’ten yükselen sesler gittikçe ivme kazanırken, French Touch akımının genişleyen kitlesine de şahitlik ediyoruz. Peki ya yükselişte olan bu başarı okları, ilerleyişini nasıl sürdürecektir? Paris gece hayatını kaydeden fotoğrafçı Jean-Claude Lagrèze tarafından ilk kez 1987 yılında dile getirilen “French Touch” terimi, 90’lı yıllarda modernize edilerek müzik dünyasında yeniden gündeme gelmişti. Fransız elektronik müziğinin ilk basamaklarını oluşturan bu yıllar, ilerleyen süreçte ise tüm dünyada ses getiren önemli isimlerin çıkışını sağlayacaktı: Air, Bob Sinclar, St. Germain, Daft Punk... “French Touch” akımının sanatçılarına baktığımızda, yukarıda bahsettiğimiz müzisyenlerin yanında birçok ismi daha görmemiz mümkün olsa da; 90’lı yıllardaki aktif DJ’lik hayatına karşın yeteri kadar tanınamamış olan bir isim de bu akımın önde gelenleri arasında yer alıyor: Sven Hansen-Løve. İşte Eden; yönetmen Mia Hansen-Løve ile abisi Sven Hansen-Løve tarafından yazılan bir senaryonun ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Film, Sven Hansen-Love’ın hayatı üzerine yazılan biyografik/otobiyografik bir yapım olmasına karşın, DJ’in gençlik yıllarında başlayan müzik hayatının 20 yıllık bir sürecine odaklanmasından ötürü, French Touch akımının 90’lı yıllardan günümüze kadarki gelişim sürecine de ışık tutuyor. Sven Hansen-Løve’ın ekrandaki bir yansıması olarak gördüğümüz Paul Vallée, daha gençlik yıllarındayken müziğe karşı farklı bir bakış açısı geliştirir ve önce Pigalle, ardındansa Bastille’de organize ettiği etkinliklerle Paris’in gece hayatına farklı bir ivme getirir. Makine efektleri ile sesin birleşimi olarak gördüğü garage müziğini mümkün olduğunca yaymaya çalışırken, aynı zamanda Daft Punk üyelerinden Thomas ve Guy Man’in de önünü açmaya çalışarak onlara destek verir. Dönem itibariyle henüz bireysel olarak tanınmayan ikili, kulüp girişlerinde problem yaşarken Vallée ise onların önünde kapılar açan isim olur. Daft Punk’ın müziğini o güne dek yapılanlardan tamamen farklı bulan Vallée, kendi projelerine de başarılı bir şekilde devam eder. Bu süreçte bir partiden diğerine doğru yol alan Vallée’nin yaşadığı parlak günler, yetişkinliğe geçişle hissedilen sorumluluk duygusu ve maddi zorunluluklar ile ışıltısını kaybeder. Zira Vallée, hayatını idame ettirebilecek bir gelir elde edememekle birlikte, bankaya yüksek meblağlarda borçlanmış ve umursamaz bir tavır sergilediği annesinin söylemlerine artık kulak vermek zorunda kalmaya başlamıştır. Bu da Vallée’nin, hayatını farklı bir yöne sokmasına sebebiyet verecektir. 26 yaşında ilk filminin yapımını gerçekleştiren ve 2000’li yılların başarılı kadın yönetmenleri arasında bulunan Mia Hansen-Løve’ın, “Tout est pardonné”, “Le père de mes enfants” ve “Un amour de jeunesse” gibi filmlerinin ardından Eden, yönetmenin yeniden kendi hayatından kesitlere odaklanarak ele aldığı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Abisinin Paris gece hayatındaki popülaritesinden faydalanarak, şehrin kulüplerinin kapılarının kendisine açık olmasını böyle bir projeyle avantaja dönüştüren yönetmen, hatıralarından yola çıkarak yansıttığı gece hayatıyla, böylece abisine adadığı bir film ortaya koymuş oluyor. Senaryonun yazımında büyük bir paya sahip olan Sven Hansen-Løve ise, filmin sonunda şahit olduğumuz farklı bir alana yönelişi ile, aslında bu senaryonun yazım aşamasının sinyallerini de vermiş oluyor. Spoiler vermemek adına bu alanı belirtmesek de, Sven Hansen-Løve’ın hayatına soktuğu bu yeni girişiminde profesyonel bir noktaya gelebilmek amacıyla, Paris VIII Üniversitesi’nde eğitim almaya başlamış olduğunu belirtmekte de fayda var. Sven Hansen-Løve’ın da dahil olduğu akımın güncel örneklerinde house müziğe Fransız dokunuşu…

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

67

Film, elektronik müziğe bir davetiye niteliği taşırken, klüplerin parlak ışıkları altında yaşanan mutlu anlarla birlikte, gün ışığının her noktayı gözler önüne seren gerçekçi etkisini de kullanarak, hayattan aldığı hikayeyi böylece yapay neon ile gerçekçi güneş ışıkları altında birleştiriyor ve eğlenceli olduğu kadar dramatik de olan bir yapım ortaya çıkarıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
67
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi