Pazar günü (19 Şubat) 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında Cem Yılmaz ve Taner Ceylan ile “Kahkaha ve Estetik” başlıklı bir söyleşi düzenlendi. Taner Ceylan’ın, festivalin de teması olan, “iyileştiren şeyler”in özellikle üzerinde durduğu, Cem Yılmaz’ın ise kendi deneyimlerinden yola çıkarak sinemasından ziyade komedyenliğe odaklandığı söyleşiden aldığım kişisel notlarımı paylaşmak istedim. 

Cem Yılmaz ve Taner Ceylan’ın üzerinde durdukları konulara geçmeden önce belirtmem gerekiyor ki, bu iki insanı aynı sahnede izlemek, ve deneyimlerinden faydalanmak son derece önemli. Her ikisi de konuşurken, bu ülkede güzel bir şeyler yapmak için çalışan, mesleklerini sevgi ile gerçekleştiren ve maddi kaygılar yerine -her ne kadar Cem Yılmaz bunun esprisini sıklıkla yapıyor olsa da- bir şeyler inşa etmek için çabalayan sanatçılar olduğunu hissettirebiliyor ve naçizane ben bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bir sinema yazarı olarak, Cem Yılmaz ile ilgili, filmleri hakkında yazarken, isim vermeme gerek yok, kendisinin diğer komedyen kökenli sinemacılardan ayrıldığını, kendisini geliştirmeye çalıştığını filmlerinde görüntü ve sanat yönetimine fazlasıyla önem verdiğini gözlemliyor ve bunu belirtiyorum. Hatta, direkt güldürü unsurunun öne çıktığı komedi filmlerinden ziyade dram soslu komedilerinin filmografisinin daha yukarılarında yer aldığı da bana kalırsa aşikar. Bu noktada lafı daha girizgahtan çok fazla uzatmayayım, şuraya varmak istiyorum, yaptığı sanata saygı gösteren ve kendini meslektaşlarından ayıran bu insanların bilgi ve birikimi konuşmalarına da yansıyor; ortaya dinlerken tecrübelerinden faydalandığımız, bilgi birikimlerine hayran kaldığımız bir sohbet çıkıyor; Cem Yılmaz’ın bu sohbetteki varlığı salt komedyen olmasından değil, bu birikimden geliyor.

Cem Yılmaz: “Diyorlar ya, Mizah bir silahtır; Tamam işte, doldurdun mermileri, topluma silahı verdin, pata küte sağa sola ateş edildi.”

f-istanbul-2017_cem-yilmaz-_-taner-ceylan2

Yaptığı mesleği üstten bakmayarak, samimi bir şekilde yapmaya çalıştığını açıklayan Yılmaz, ülkede kurmaya çalıştığımız samimiyetin tuhaf bir duvara çarptığını belirterek “İşinizle ilgili söyleyeceğiniz her türlü duygusal ve incelili söz elitist kabul ediliyor.” dedi. Burası çok önemli, çünkü Cem Yılmaz’ın konuşmanın sonunda yaptığı eleştiri  -yer yer de öz eleştiri- ile bu söyledikleri, ortak bir noktada birleşiyor aslında. Yılmaz konuşmanın sonlarına doğru karikatür çizdiği zamanları anlatırken şunları söyledi: “Bir ara karikatür yüksek sanatlarla çok dalga geçti. İçerik olarak ama; çizim olarak değil. Mesela baleyle dalga geçtik, operayla dalga geçtik. Bağlamında dalga geçmedik, başka bir yerde olduğunda dalga geçtik. Bir baletin kostümünün komik görünümüyle, bambaşka bir ortamda komik gelebileceğiyle, ki bunlar doğru tespitler ama biz bunlarla masumane dalga geçerken bunları okuyanlar o yüksek sanatlarla dalga geçiyoruz zannetti ve bunu öyle satın aldı. Mizah dergileri entelektüel birine ‘entel’ yaftasını yapıştırırken buna bütün kitap okuyanları dahil eden bir kitle yaratıldı, ‘Evet, doğru, entel diyelim onlara’ diyen bir kitle dahil oldu. İşi snobe edenlerle işini Taner Ceylan gibi çocukça ve masumca yapanlar aynı potaya atıldı. Karikatür ‘maganda’, ‘zonta’ tanımını yaparken, ‘entel’ tanımını yaparken tüketicinin iyi niyetine, ayırt edebilir kabiliyetine güvendi ama kitlesel olarak bunlar çoğu zaman yanlış anlaşıldı. Ve insanlar canının sevdiğine ‘maganda’ demeye başladı, canının sevdiğine ‘entel’ deyip küçümsedi. Diyorlar ya, ‘Mizah bir silahtır’. Tamam işte, doldurdun mermileri, topluma silahı verdin, pata küte sağa sola ateş edildi. İyi niyete güvenmenin bir sorumluluğu var.” Bu noktadan çıkarak, bağlayacağım nokta yanlış anlaşılmasın, Cem Yılmaz’ın yer aldığı bir söyleşide başka bir komedyen ile kıyaslayarak polemik açmak doğru değil ama bu hafta vizyona giren ve şimdiden gişe rekorları kıran Recep İvedik serisinin son filmini eleştirirken bizlerin dikkat çekmek istediği noktayı Cem Yılmaz’ın bu sözleri çok güzel özetliyor. Daha fazlasını söyleyerek laf kalabalığı yapmaya gerek yok.

Cem Yılmaz komediyle ilgili olarak: “Komedide espriyi biz seyirci ile beraber üretiyoruz. Esprinin muhatabı olduğu zaman seyirci hiç zevk almıyor. Bu işin kuralı budur. Seyirci şakanın kurbanı olmak istemiyor, irdelediğin şey olmak istemiyor; modelin olmak istiyor.” diyerek aslında hepimizin komediye bakış açısına son derece objektif bir yorum yaptı ve bunu komedyenin arkadaşının daha az olmasına -mesleki anlamda- sebep olduğunu düşündüğünü belirtti. Zaten, özellikle Cem Yılmaz söyleşi süresince bu söyleşide de diğer söyleşilerde olduğu gibi seyirciyi güldürüp geçebilecek söylemlerde bulunmanın mümkün olduğunu ancak buradaki kitle ile yapacağı söyleşinin daha doyurucu olması gerektiğinden bahsetti.

Gülmenin bir savunma meselesi olması konusunda da konuşan Cem Yılmaz, “Ben her şeye gülmem diyen insanlar vardır ya. Nereden biliyorsun ki? Vücut bir kere bunu istemsiz bir şekilde yapıyor zaten. Bu tür beğenilerle ilgili kendimizi bir yere koymamız da çok acayip. Mesela nelere gülüyoruz sorusunun cevabını ararken aslında bir sürü sorunun da cevabını arıyoruz. Ben kendim bu sorunun cevabını şöyle cevaplamayı tercih ediyorum: Her şeye gülerim. Çünkü bu köklü bir tercih. Kökünde her şeye şüpheyle yaklaşmak ve her şeyi çok da ciddiye almamak var. Bu nedenle gülmeyi ertelemenin de bir vakit kaybı olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla hadi gülelim” dedi.

Taner Ceylan: “Hayatımda çirkini, mutsuzluğu istemiyorum”

f-istanbul-2017_cem-yilmaz-_-taner-ceylan16

Cem Yılmaz’ın estetikle ilgili sözleriyle ilgili sözü alan Ceylan, beni gerçekten etkileyen açıklamalar yaptı ve “Estetikle benzeştiği noktada neyi güzel bulurum ya da neyi güzel buluyorsun, ya da neyi güzel bulmazsın belki oradada ortaklaşıyoruz. Mesela ben tebessümle gülen insanları resmeden ender ressamlardan birisiyim. Hep şunu savunmuşumdur: İyi hissetmek istiyorum, bakınca da iyi hissetmek istiyorum. Ve genelde mutluluk üstüne çok resmim var. Mesela ‘Boksörler’ serisinin altına baktığında da o arayışı görebilirsin. İki boksör, ilkinde direniş var, ikinci yaptığım boksör ise direnmeyi bırakan boksör. Genel ruh halimizle çok ilgili bir şeydi. Direnmeyi bırakmış, bir yumrukluk hakkı kalmış. İki haldi o, iki halimdi aslında. İki halimizdi yani” dedi ve ekledi “Çirkinin estetiği olur mu peki, ben hayatımda çirkini istemiyorum, çirkini resmetmek istemiyorum. İşime bakınca hüzünlenmek istemiyorum, bakınca hüzünleneceğim işlere de bakmak istemiyorum.” Bu konuşma, bana kalırsa tüm söyleşinin en değerli anlarındandı. Hem ruh halimizle ilgili direnmeyi bırakma hissiyatı hem de sürekli olarak etrafımızda mutsuzluk olması Türkiye insanının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Oysa mutlu olmayı denemeli, hayatımızda her ne olursa olsun direnmeye devam etmeliyiz. Bu, burada yazıldığı ya da söylendiği kadar kolay olmuyor belki ama insanlık ilk günden bu yana kendini mutsuz etmek üzerine programlamış bir canlı, oysa bizler mutlu olarak yaşamayı hak ediyoruz.

taner-yilmaz-filmloverss

taner-ceylan-boksor-filmloverss

Cem Yılmaz: “Beğeniyle ilgili meseleyi önemsemeyi anlıyorum ama bize nasıl yardımcı olduğunu anlamıyorum.”

Cem Yılmaz, yaptığı işi severek yaptığını ise şu sözlerle anlattı: “Profesyonel komik olmamaya gayret etmek, ne satarla ilgili fikirden olabildiğince uzak kalmaya çalışmak bir terbiye getiriyor belki insana. Bu sizi belki zorluyor olabilir başında. Çok komik bir şey yaşadım ben mesela mesleki; hiç beğenilmediğim zamanlar oldu. Hani bazen diyorlar ya, tırnak içinde söyleyeyim bunu, ‘Çok da halka hitap etmiyor’ meselesinin tam aksini 20 yıl önce duyuyordum ben. Ben zaten ahaliye hitap etmiyordum ki, sahneye çıktığım yer benim 50 kişilikti. Hiçbir zaman o kitleye, ‘Hey, işte seveceğiniz komedyen geldi’ falan yapmadım, 50 kişi izliyordu beni zaten. Sonra kendi istekleriyle 100 oldular; sonra 2 bin kişilik, 5 bin kişilik yerde sahneye çıkmamın sebebi bir revizyonla, bir dönüştürmeyle ilgili olmadı ki. Onlar arzu ettiler izlemeyi. Yani sonrasında üzerinden 20 sene geçtikten sonra şunu duymak elbette komik geliyor. O zaman marjinalken -o zamanın marjinali neyse artık- diyorlardı ki, ‘Bizi ilgilendirmeyen bir şey bu, hoş da değil, hiç de güzel değil. Ne ki şimdi bu? Bir tane çocuk çıkıyor, 22 yaşında, tiyatro oyunu değil, performans değil, bir şey değil, ne ki bu, ne bu ya?’. 1995, 1996, 1997, hâlâ ‘Ne bu ya, ne bu!’. 2015: “Usta komedyen!”. 20 sene ‘bu ne ya’ ile geçti, ‘ne bu ya’, ‘ne bu ya’, arada bak hiçbir şey yok! “Bu ne, bu ne?” “USTA KOMEDYEN” Tabii unvanla ilgilenmediğim için bu beni ferahlatan bir şey. Ben neticede babamın oğluyum, ne kadar komiksem o kadar komiğim. Elimde bir tane silahım olsa bile bana yeter. Hep şakasını yapıyorum: Ben abimden komik olsam bana yetiyor. Her zaman da yetmiştir. Veya sizden birazcık daha komik olsam sizden rol çalabilirim. Yani ben topluma böyle bir vazifeyle sahneye çıkmış biri değilim.”

Cem Yılmaz’ın tüm konuşması sırasında belki de en dikkatimi çeken söylemleri ise şunlar oldu; “Hiç kendi gülmediğim bir şeyi yapmak zorunda kaldığım anda kendimi çok kötü hissederim, misal bir film yapıyorsunuz, başka birinin önerdiği bir film bu ve başka bir malzeme ve bir sene sürüyor bir izleyici diyor ki ‘Aceleye gelmiş.’, bunu beğenmediği için diyor. Beğeniyle ilgili meseleyi önemsemeyi anlıyorum ama bize nasıl yardımcı olduğunu anlamıyorum. Şöyle ki, ömrü hayatını bununla geçiren, bütün zihni bununla ilgili meşgul olan biri yerine sadece izleyenin daha fazla bilgi sahibi olmasını benim mantığım almıyor. Misal şunu da söyleyebiliyorlar ‘ne var bir filmi eleştirebilmek için iyi ki filmci mi olmam gerekiyor.’ evet doğru da söylüyor, ateş ediyor yani açıklaması ama bu bilgi sana, bana bir şey katmıyor.” Neden dikkatimi çektiği konusuna gelecek olursak, Cem Yılmaz’ın sinemasında senaryosunu kaleme aldığı Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz gibi dramatik komedi türündeki filmlerini diğer yapımlarından daha değerli bulurum. Buna Cem Yılmaz’ın sinefil kimliğini ön plana çıkardığı Pek Yakında da dahil. Fakat, o filmle ilgili düşüncelerimi belirttiğim yazımda ben de senaryosundaki gediklerin, aceleye gelmiş olmasından kaynaklanabildiğini belirtmiştim. Burada, senaryonun ya da filmin aceleye gelmesi meselesinde potansiyeli bilinen sinemacıların, bazı önemli detayları beklenmedik şekilde atlamasından kaynaklanıyor. Bu çok uzun süre, ara vermeden üreten sinemacıların da sıklıkla karşılaştığı bir sorundur; her filmin yazım veya çekim aşaması aynı uzunlukta olmayacağı gibi, kimi senaryonun hatasız olabilmesi için çok daha uzun yıllara ihtiyaç duyabilir. Burada Cem Yılmaz’a beğenmeyen bir seyircinin herhangi bir bilgi birikimi olmadan eleştirmek için eleştirmesi -ki bu Türkiye’de çok sık karşılaşılan bir durum- konusunda kesinlikle katılıyorum ama altı dolu eleştirilerin bir sinemacıya her zaman katkısı olmuştur ve olacaktır.

Taner Ceylan: “Sanat zenginleştirir, özgürleştirir”

f-istanbul-2017_cem-yilmaz-_-taner-ceylan9

Popüler olmak istemediğini özellikle üstüne basa basa belirten Ceylan, “Suratımın sanatımdan daha ön plana çıkması çok korktuğum bir şey. Tam bir sınırda görüyorum kendimi, bu sınırı da aşmamayı düşünüyorum. Hayatımdaki en önemli eylem resim. Başka hiçbir şey yok hayatımda. Benim suratım işimden daha çok anılırsa yaptığımın değeri kalmaz ki. Çünkü ben bununla para kazanmıyorum, bununla var olmuyorum, bununla var olmak istemiyorum. Benim elimden çıkan şey, Tanrıyla bağlantımla, evrenle olan bağlantımla tuvale aktardığım şey. Söylemek istediğim, aktarmak istediğim bir durum var. Günde 8-9 saat tuvalin başında, 10 santimlik bir mesafeyle zaman geçirdiğiniz zaman orada oluyorsunuz artık, orda yaşıyorsunuz. O ağacın bir parçası oluyorsunuz, ordaki kumaşın bir deseni oluyorsunuz ve o sizin hayatınız oluyor. Artık ben ben değilim ve orada yaşayan bir canlıya dönüşüyorum. Benim tuvalde gördüğüm gerçek, bir rüya. Belgesel değil, oradaki gerçekliğin hayattaki gerçeklikle de bir alakası yok. O bir hayal dünyası, o bir kurgu, olmak istediğim bir yer aslında. O yüzden yüzümün görünmesi değil onun görünmesi önemli.” dedi. Cem Yılmaz ise sık sık Taner Ceylan’ın Twitter hesabının hayranı olduğunu belirtti. Siz de takip etmek isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz.

Söyleşi süresince benim ilgimi çeken bölümleri derlediğim bu yazının sonunda Taner Ceylan’ın, hepimizin ruhuna işlediği sözleri ile sonlandırmak istiyorum;

Sanat özgür bir alandır. Total bir özgürlük vardır sanatta. O yüzden bol bol sergi gezin, bol bol müze gezin, nitelikli müzik dinleyin, iyi kitaplar okuyun, iyi öyküler okuyun ve nitelikli filmler izleyin. Bir Mahler’i dinlemek, bir Wagner’i dinlemek kolay iş değildir ama öğrenilen şeylerdir. Gözü eğitmek gerekir, kulağı eğitmek gerekir, eğittikçe o dünya büyür, gördükçe gelişirsiniz, zenginleşirsiniz ve özgürleşirsiniz. Onun için kolay iş değildir sanatsever olmak, basit de değildir. O yüzden anlamadığınız, görmediğiniz, tınısından hoşlanmadığınız şeylerden korkmayın, anlayarak yaklaşmaya çalışın, zenginleşin, özgürleşin.

Son olarak, #şifaolsun diyerek yola çıkan !f İstanbul’un çok değerli bir şey yaptığını eklemeden bitirmeyeyim; beraber film izlemeli, beraber sohbet etmeli, iyileştirecek şeyleri kendimize yakın tutmalı, birbirimize sarılmalıyız.

Söyleşinin fotoğrafları !f İstanbul’un basın bülteninden, Taner Ceylan’ın eserlerinin fotoğrafları ise tanerceylan.com ve alchetron.com’dan alınmıştır. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi