J.D.Salinger, Amerikan ve hatta dünya edebiyatına damga vurmuş ve milyonlara ilham vermiş başyapıtlarından Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli romanını yazış sürecini ve hayatını filmleştiren Danny Strong’un Çavdar Tarlasındaki Asi - Rebel in the Rye adlı filmini izlemiş olsa ne düşünürdü acaba?, diye sordum kendime. Sonra, kitabın ana karakteri Holden Caulfield’in -ki romanın otobiyografik izler taşıdığı da ayrı bir gerçek- sokaktaki insanlara, ailesine, hayata ve çevresine karşı olan nefretini ve onun pesimist karakterini düşündükçe Salinger’ın bu filmden hiç mi hiç hazzetmeyeceğini fark ettim. Çünkü, tıpkı Caulfield karakteri gibi Salinger da soytarılıklar ve yapmacıklıklarla bezenmiş bu dünya düzenine karşı çıkmış bir yazardır. Tam da bu sebeple, kendisine izole bir yaşam kuran ve kalabalıklardan, şan ve şöhretten uzak bir hayatı arzulayan ve bunu başaran bir yazarın hayatı anca bu kadar üstünkörü; Salinger’ı Salinger yapan hezeyanlardan ve buhranlardan arındırılmış bir biçimde anlatılabilirdi, dedim kendime. Dünya çapında milyonları etkilemiş, onların hayatında devrimlere önayak olmuş, Kurt Cobain’den Charles Bukowski’ye bir sürü sanatçıya ilham vermiş ve hatta John Lennon’ı öldüren Mark David Chapman’ın cebinden çıkmış Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarının şaşırtıcı ve gizemli hayatına bu kadar derinliksiz ve sığ yaklaşmak, üzerine düşündükçe, epey rahatsız edici bile olabiliyor. Danny Strong’un, çoğunluğunu Kenneth Slawenski’nin ‘J.D. Salinger: A Life’ isimli biyografik kitabından uyarladığı ve Slawenski ile senaryolaştırdığı film; Salinger’ın hayatının gençlik yıllarına, özellikle Holden Caulfield karakterinin tasarlanmasına ve nihayet Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının tamamlandığı döneme odaklanıyor. Ve fakat, yazarın en verimli dönemine odaklanan Strong ve Slawenski ikilisi anlatılarını oldukça dolambaçlı yollardan ve derinliksiz bir temel üzerine inşa ediyorlar. Zaten filmin geneline baktığımızda sorunun kaynağı da bu anlatı ve senaryo yapısından ileri geliyor; yoksa yönetmenin görsel stiliyle ilgili bir problem yok. Çavdar Tarlasındaki Asi: Salinger’ın Kendini Iskalamış Bir Biyografisi J.D. Salinger’ın Columbia Üniversitesi’ne adım atması ve Story dergisinin editörü Whit Burnett (Kevin Spacey)’in derslerine katılmasıyla başlayan film, daha sonra ikili arasında gelişecek dostluğa sıkça yer veriyor. Kendisindeki cevheri gören Burnett’in Salinger’ın hayatındaki konumunu ve hem yazarlık ve yazma eylemi hem de yazarın ‘ses’i üzerine aralarında geçen diyalogları düşündükçe beklentimiz artmaya başlıyor. Filmin ilk yarısı boyunca Salinger’ın ailesi ve özellikle babasıyla olan soğuk ilişkisi, bu durumun tam tersine annesinin ona karşı olan güveni ve desteği yazarı ve onun asi karakterini anlama çabamızı desteklerken filmin ikinci yarısında Strong bu yoldan sapmayı tercih ediyor. Daha doğrusu filmin başlarında yakaladığı derinliği ikinci yarıda ıskalıyor. Bu noktada, bu ıskalama deneyiminde Salinger’a hayat veren genç aktör Nicholas Hoult’un da payı olduğunu dile getirmek lazım. Hoult’un, özellikle ilerleyen yıllarda yaş alan ve edindiği deneyimlerle hayata karşı duruşu daha da sivrilmeye başlayan Salinger’ın sanrılarını, buhranlarını ve böylesine önemli kültürel bir figürün filme de adını veren asi (isyankar) karakterini taşıma noktasında sıkıntılar yaşadığı, karakterinin köklerine giremediği ve bu rolde toy kaldığı açık biçimde seziliyor. Yine filmin ilk yarısında, Salinger’ın yazının başına oturup da bir türlü yazamadığı zamanlarda soluğu caz kulübünde aldığı ve orada sonraları hayatına damga vuracak Eugene O’Neil’in kızı Oona O'Neil ile olan yakınlaşması ve aralarında gelişen ilişkinin kırıntılarına dair izlere şahit oluruz. Ardından gelen İkinci Dünya Savaşı, bu savaşta ülkesi adına savaşa gönderilen Salinger’ın hayatında büyük izler ve onarılmaz yaralar…

Yazar Puanı

Puan - 59%

59%

59

Dünya çapında milyonları etkilemiş, onların hayatında devrimlere önayak olmuş, Kurt Cobain’den Charles Bukowski’ye bir sürü sanatçıya ilham vermiş ve hatta John Lennon’ı öldüren Mark David Chapman’ın cebinden çıkmış Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarının şaşırtıcı ve gizemli hayatına bu kadar derinliksiz ve sığ yaklaşmak, üzerine düşündükçe, epey rahatsız edici bile olabiliyor.

Kullanıcı Puanları: 2.07 ( 5 votes)
59

J.D.Salinger, Amerikan ve hatta dünya edebiyatına damga vurmuş ve milyonlara ilham vermiş başyapıtlarından Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli romanını yazış sürecini ve hayatını filmleştiren Danny Strong’un Çavdar Tarlasındaki Asi – Rebel in the Rye adlı filmini izlemiş olsa ne düşünürdü acaba?, diye sordum kendime. Sonra, kitabın ana karakteri Holden Caulfield’in -ki romanın otobiyografik izler taşıdığı da ayrı bir gerçek- sokaktaki insanlara, ailesine, hayata ve çevresine karşı olan nefretini ve onun pesimist karakterini düşündükçe Salinger’ın bu filmden hiç mi hiç hazzetmeyeceğini fark ettim. Çünkü, tıpkı Caulfield karakteri gibi Salinger da soytarılıklar ve yapmacıklıklarla bezenmiş bu dünya düzenine karşı çıkmış bir yazardır. Tam da bu sebeple, kendisine izole bir yaşam kuran ve kalabalıklardan, şan ve şöhretten uzak bir hayatı arzulayan ve bunu başaran bir yazarın hayatı anca bu kadar üstünkörü; Salinger’ı Salinger yapan hezeyanlardan ve buhranlardan arındırılmış bir biçimde anlatılabilirdi, dedim kendime. Dünya çapında milyonları etkilemiş, onların hayatında devrimlere önayak olmuş, Kurt Cobain’den Charles Bukowski’ye bir sürü sanatçıya ilham vermiş ve hatta John Lennon’ı öldüren Mark David Chapman’ın cebinden çıkmış Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarının şaşırtıcı ve gizemli hayatına bu kadar derinliksiz ve sığ yaklaşmak, üzerine düşündükçe, epey rahatsız edici bile olabiliyor.

Danny Strong’un, çoğunluğunu Kenneth Slawenski’nin ‘J.D. Salinger: A Life’ isimli biyografik kitabından uyarladığı ve Slawenski ile senaryolaştırdığı film; Salinger’ın hayatının gençlik yıllarına, özellikle Holden Caulfield karakterinin tasarlanmasına ve nihayet Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının tamamlandığı döneme odaklanıyor. Ve fakat, yazarın en verimli dönemine odaklanan Strong ve Slawenski ikilisi anlatılarını oldukça dolambaçlı yollardan ve derinliksiz bir temel üzerine inşa ediyorlar. Zaten filmin geneline baktığımızda sorunun kaynağı da bu anlatı ve senaryo yapısından ileri geliyor; yoksa yönetmenin görsel stiliyle ilgili bir problem yok.

Çavdar Tarlasındaki Asi: Salinger’ın Kendini Iskalamış Bir Biyografisi

J.D. Salinger’ın Columbia Üniversitesi’ne adım atması ve Story dergisinin editörü Whit Burnett (Kevin Spacey)’in derslerine katılmasıyla başlayan film, daha sonra ikili arasında gelişecek dostluğa sıkça yer veriyor. Kendisindeki cevheri gören Burnett’in Salinger’ın hayatındaki konumunu ve hem yazarlık ve yazma eylemi hem de yazarın ‘ses’i üzerine aralarında geçen diyalogları düşündükçe beklentimiz artmaya başlıyor. Filmin ilk yarısı boyunca Salinger’ın ailesi ve özellikle babasıyla olan soğuk ilişkisi, bu durumun tam tersine annesinin ona karşı olan güveni ve desteği yazarı ve onun asi karakterini anlama çabamızı desteklerken filmin ikinci yarısında Strong bu yoldan sapmayı tercih ediyor. Daha doğrusu filmin başlarında yakaladığı derinliği ikinci yarıda ıskalıyor. Bu noktada, bu ıskalama deneyiminde Salinger’a hayat veren genç aktör Nicholas Hoult’un da payı olduğunu dile getirmek lazım. Hoult’un, özellikle ilerleyen yıllarda yaş alan ve edindiği deneyimlerle hayata karşı duruşu daha da sivrilmeye başlayan Salinger’ın sanrılarını, buhranlarını ve böylesine önemli kültürel bir figürün filme de adını veren asi (isyankar) karakterini taşıma noktasında sıkıntılar yaşadığı, karakterinin köklerine giremediği ve bu rolde toy kaldığı açık biçimde seziliyor.

Yine filmin ilk yarısında, Salinger’ın yazının başına oturup da bir türlü yazamadığı zamanlarda soluğu caz kulübünde aldığı ve orada sonraları hayatına damga vuracak Eugene O’Neil’in kızı Oona O’Neil ile olan yakınlaşması ve aralarında gelişen ilişkinin kırıntılarına dair izlere şahit oluruz. Ardından gelen İkinci Dünya Savaşı, bu savaşta ülkesi adına savaşa gönderilen Salinger’ın hayatında büyük izler ve onarılmaz yaralar açar. Oona ile olan ilişkisinin bittiğini ve Oona’nın kendisinden yaşça oldukça büyük Charlie Chaplin ile evlendiğini savaş zamanı eline geçen bir gazeteden öğrenen Salinger’ın hayata dair taşıdığı umutlar tükenmeye başlar.

Savaş esnasında karşılaşmak durumunda kaldığı zorluklar, ölümle burun buruna kalışı, yanında can veren arkadaşları; savaş sonrasında kaldığı hastanede gördüğü savaş stres reaksiyonu tedavisine rağmen Salinger’ı bütünüyle etkiler. Duygusal ve mental açıdan kötümserliğin ve çöküşün zirvesine çıkan Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bu deneyimlerden sonraki ruh haliyle tamamlar. Bu anlamda, Strong’un, Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar romanını yazma motivasyonunu ve onu bu eylem için harekete geçirici itkiyi üstünkörü ve oldu bittiye getirircesine veriş şekli, Salinger hayranları için büyük hayal kırıklıklıklarına gebe. Hem romanın yazım ve yazımdan sonraki basılma aşamasını apar topar işleyen hem de yazarın neden toplumdan ve toplumun ilgisinden kaçarak inzivaya ve izole bir hayata çekilme dürtüsünün içini dolduramayan Strong’un Çavdar Tarlasındaki Asi’si, eksik parçalarla dolu tamamlanamamış bir puzzle izlenimi uyandırıyor. Ve işte tam da bu sebeple -Salinger’ın en istemeyeceği şekilde- ‘yapmacık’ bir saygı ve sevgi gösterisine dönüşüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi