Ne menem şeydir şu Amerikalılık. Övsen ayrı bir dert sövsen ayrı. Orta yol dedikleri objektiflik de neye göre kime göre sorunsalını doğurur durur. Derin bir paradoksun içine çekiliriz. Ama siz siz olun; “objektif olacağım, hikayenin hakkını vereceğim, sadece ve sadece gerçekleri anlatacağım” deyip de ikiyüzlülüğü meşrulaştıran kimselerden korkunuz. O kimseler, propagandayı öyle bir güzel allayıp pullar, cicili bicili hediye paketleri içinde sunar ki; kandırıldığınız ihtimali aklınızın ucuna gelmez. Böylece, kültür endüstrisinin genç hedefleri olmaktan neferleri olmaya terfi ederiz. Kültür endüstrisi demişken; bu endüstrinin en kıymetli araçlarından biri pek tabii sinemadır. Klasik Hollywood Sineması, Amerikan kültürel ve siyasal kodlarını pazarlama adına geliştirilmiş en güçlü propaganda silahlarından biri olarak zihinlerimize işler durur. Popüler kültüre angaje olmak, basitleştirilmek, nesneleştirilmek hep bu cilalı pazarlama harikaları sayesinde gerçekleşir. Sorgulama olgusu yerini kesin kabullere bırakır. Bu mevzu elbette uzar gider; ve fakat bu durum bir başka yazının konusu olmaya çok daha uygun düşer. Ama gelin ve görün ki; makro ölçekli bir Amerikan ulusunun faydacı ve ahlakçı yapısının mikro boyutlardaki temsili olarak karşımıza çıkan Casuslar Köprüsü – Bridge of Spies; tüm bu bahsettiğim ‘-mış gibi yapmak’ meselesi için biçilmiş bir kaftan.

Gönül isterdi ki böyle sert bir eleştirel giriş yapmayayım. Ama Hollywood’un kültür endüstrisini en çok besleyen –yaşayan- üç yönetmeninden biri olan Steven Spielberg söz konusu olunca, manipülasyona ne denli açık olduğumuzu en baştan belirtmek istedim. Indiana Jones’tan Jaws’a ve hatta Schindler’in Listesi’ne kadar hemen her filminde Amerikan ulusu ve kapitalizm propagandası yapan, kitlelerin gözünü kahramanlık hikayeleriyle boyayan Spielberg bu kez Soğuk Savaş döneminden bir hikaye ile çıkıyor karşımıza. İnsan hakları ve etik değerler ekseninde değerlendirildiğinde oldukça ilgi çekici olan gerçek ve yaşanmış bir hikayeyi; kapitalizm ve komünizm karşıtlıkları üzerine kurmaktan geri duramıyor. Spielberg, özellikle bu noktada ahlaki bir yanılsama içine düşüp, kendi sinemasını tekrar ederek  propagandacı sinemasal kodları yeniden ve yeniden inşa ediyor.

Casuslar Köprüsü: Hangi Özeleştiri?

Gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanan Casuslar Köprüsü’nün senaryosunun Coen Kardeşler (Ethan Coen ve Joel Coen) ile Matt Charman’in elinden çıktığını öğrendiğimizde heyecanlanıyoruz. Nitekim Coen Kardeşler’in elinden çıkan her işin ne kadar başarılı ve nitelikli olduğunu söylemeye pek lüzum yok. Casuslar Köprüsü’nün senaryo konusunda çok büyük problemleri olduğunu da söyleyemeyiz; fakat özeleştirel bir söylem geliştirmesine alışık olduğumuz Coen Kardeşler’in Casuslar Köprüsü filminde altmetin problemi yaşadığı çok açık.

Amerikan ulusunun güvenliğini her şeyden üstün tutan ortalama bir Amerikan vatandaşına kıyasla insan hakları ve etik değerlerin evrensel üstünlüğüne önem veren başarılı avukat James B. Donovan (Tom Hanks), ABD ve SSCB devletleri arasında yaşanan Soğuk Savaş döneminde ABD’de tutsak düşmüş bir KGB ajanı ve casusu olan Rudolf Abel’in avukatlığına atanır. İnsan hakları açısından ABD anayasasının eşitlikçi yaklaşımını öne çıkarmak için bir fırsat olarak atılan bu adım, Donovan’ın Abel’ı idam mahkumiyetinden kurtararak yaklaşık otuz yıllık bir hapis cezasına çarptırılmasına imkan tanır. Amerikan halkı verilmeyen idam kararından hiç memnun olmamış ve Donovan’ı kendi ülkesine ihanet etmekle suçlamış olsa da; Donovan SSCB devleti tarafından yakalanması mümkün olabilecek bir CIA casusunu kurtarmak için Abel’ın ileride takas olarak kullanılabileceğini öne sürer. Nitekim SSCB devleti tarafından yakalanan, CIA tarafından görevlendirilmiş bir casus olan, Francis Gary Powers bu takas durumunun olağanlığını mümkün kılacaktır. Bu takas sürecinde etkin bir rolü olan Donovan, Berlin’de takas anlaşmalarını yapmak üzere görevlendirilmişken yine bir ABD vatandaşı olan ve Berlin’de doktora yapan Frederic Pryor’un da yanlış zamanda yanlış yerde olduğu için Alman Demokratik Cumhuriyeti tarafından hapse atıldığını öğrenir. Bu durumda; Abel karşılığında her iki devletten iki vatandaşını geri alabilmek Donovan’ın arabulucu diline kalır.

Casuslar Köprüsü’nün ilk yarısını Donovan karakterini eşitlikçi ve sıradan bir Amerikan vatandaşına nazaran daha hümanist bir perspektifte çizmeye çabalayan Spielberg, yine bu bölümde Soğuk Savaş döneminde ABD’de uygulanan kendi halkını korkutma, sindirme politikalarına da eleştirel bir biçimde bakmaya çalışıyor. Fakat Spielberg, bu özeleştirel yaklaşımı öylesine kenarından köşesinden vermeye çalışıyor ki bir yerden sonra eline yüzüne bulaştırıyor. Özellikle; filmin ilk yarısındaki bu özeleştiri yapıyormuş masalına kendini kaptırabilecek bir seyircinin filmin ikinci yarısına da aynı dikkati vermesini rica ediyorum. Zira Donovan’ın Berlin’e gidişiyle başlayan ikinci yarı ile birlikte Casuslar Köprüsü’nün altmetni de ayyuka çıkıyor. Donovan, Avrupa’nın, İkinci Dünya Savaşı’nın yaralarını sarmaya çalışan bu kente geldiğinde paltosunu çaldırıyor ve niyeyse hemen hasta oluveriyor. Filmin ilk yarısının geçtiği Brooklyn’de hava genelde hep açık ve gündüzken; Berlin’de hava hem çok soğuk hem de hep karanlık. Berlin’de çitlerin üzerinden atlarken vurulabilirsiniz ama Brooklyn’de çitlerin üzerinden atlamakta bir tehlike yoktur. İkili karşıtlıklar üzerinden Amerikan ulusunun ve politikalarının savunuculuğuna girişerek, kendi kültürü ile bu hastalık yayan kültür (komünizm) arasındaki farkları kendi gördüğü çerçeveden bizlere sunmaya çalışan Spielberg; hem başta yaratmaya çalıştığı objektif duruşunu –üzerine birkaç beden büyük gelmiş olsa da- hem de inandırıcılığını yitiriyor.

Özetle; sinematografisi, oyunculukları, sanat yönetimi ve ışık kullanımıyla süslü püslü bir paket halinde sunulan Casuslar Köprüsü’nün içini açtığımızda, karşımıza sürpriz olmayan bir kahraman figürü ve bolca Amerikan ideolojisi çıkıyor.

Ne menem şeydir şu Amerikalılık. Övsen ayrı bir dert sövsen ayrı. Orta yol dedikleri objektiflik de neye göre kime göre sorunsalını doğurur durur. Derin bir paradoksun içine çekiliriz. Ama siz siz olun; “objektif olacağım, hikayenin hakkını vereceğim, sadece ve sadece gerçekleri anlatacağım” deyip de ikiyüzlülüğü meşrulaştıran kimselerden korkunuz. O kimseler, propagandayı öyle bir güzel allayıp pullar, cicili bicili hediye paketleri içinde sunar ki; kandırıldığınız ihtimali aklınızın ucuna gelmez. Böylece, kültür endüstrisinin genç hedefleri olmaktan neferleri olmaya terfi ederiz. Kültür endüstrisi demişken; bu endüstrinin en kıymetli araçlarından biri pek tabii sinemadır. Klasik Hollywood Sineması, Amerikan kültürel ve siyasal kodlarını pazarlama adına geliştirilmiş en güçlü propaganda silahlarından biri olarak zihinlerimize işler durur. Popüler kültüre angaje olmak, basitleştirilmek, nesneleştirilmek hep bu cilalı pazarlama harikaları sayesinde gerçekleşir. Sorgulama olgusu yerini kesin kabullere bırakır. Bu mevzu elbette uzar gider; ve fakat bu durum bir başka yazının konusu olmaya çok daha uygun düşer. Ama gelin ve görün ki; makro ölçekli bir Amerikan ulusunun faydacı ve ahlakçı yapısının mikro boyutlardaki temsili olarak karşımıza çıkan Casuslar Köprüsü – Bridge of Spies; tüm bu bahsettiğim ‘-mış gibi yapmak’ meselesi için biçilmiş bir kaftan. Gönül isterdi ki böyle sert bir eleştirel giriş yapmayayım. Ama Hollywood’un kültür endüstrisini en çok besleyen –yaşayan- üç yönetmeninden biri olan Steven Spielberg söz konusu olunca, manipülasyona ne denli açık olduğumuzu en baştan belirtmek istedim. Indiana Jones’tan Jaws’a ve hatta Schindler’in Listesi’ne kadar hemen her filminde Amerikan ulusu ve kapitalizm propagandası yapan, kitlelerin gözünü kahramanlık hikayeleriyle boyayan Spielberg bu kez Soğuk Savaş döneminden bir hikaye ile çıkıyor karşımıza. İnsan hakları ve etik değerler ekseninde değerlendirildiğinde oldukça ilgi çekici olan gerçek ve yaşanmış bir hikayeyi; kapitalizm ve komünizm karşıtlıkları üzerine kurmaktan geri duramıyor. Spielberg, özellikle bu noktada ahlaki bir yanılsama içine düşüp, kendi sinemasını tekrar ederek  propagandacı sinemasal kodları yeniden ve yeniden inşa ediyor. Casuslar Köprüsü: Hangi Özeleştiri? Gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanan Casuslar Köprüsü’nün senaryosunun Coen Kardeşler (Ethan Coen ve Joel Coen) ile Matt Charman’in elinden çıktığını öğrendiğimizde heyecanlanıyoruz. Nitekim Coen Kardeşler’in elinden çıkan her işin ne kadar başarılı ve nitelikli olduğunu söylemeye pek lüzum yok. Casuslar Köprüsü’nün senaryo konusunda çok büyük problemleri olduğunu da söyleyemeyiz; fakat özeleştirel bir söylem geliştirmesine alışık olduğumuz Coen Kardeşler’in Casuslar Köprüsü filminde altmetin problemi yaşadığı çok açık. Amerikan ulusunun güvenliğini her şeyden üstün tutan ortalama bir Amerikan vatandaşına kıyasla insan hakları ve etik değerlerin evrensel üstünlüğüne önem veren başarılı avukat James B. Donovan (Tom Hanks), ABD ve SSCB devletleri arasında yaşanan Soğuk Savaş döneminde ABD’de tutsak düşmüş bir KGB ajanı ve casusu olan Rudolf Abel’in avukatlığına atanır. İnsan hakları açısından ABD anayasasının eşitlikçi yaklaşımını öne çıkarmak için bir fırsat olarak atılan bu adım, Donovan’ın Abel’ı idam mahkumiyetinden kurtararak yaklaşık otuz yıllık bir hapis cezasına çarptırılmasına imkan tanır. Amerikan halkı verilmeyen idam kararından hiç memnun olmamış ve Donovan’ı kendi ülkesine ihanet etmekle suçlamış olsa da; Donovan SSCB devleti tarafından yakalanması mümkün olabilecek bir CIA casusunu kurtarmak için Abel’ın ileride takas olarak kullanılabileceğini öne sürer. Nitekim SSCB devleti tarafından yakalanan, CIA tarafından görevlendirilmiş bir casus olan, Francis Gary Powers bu takas durumunun…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

55

Sinematografisi, oyunculukları, sanat yönetimi ve ışık kullanımıyla süslü püslü bir paket halinde sunulan Casuslar Köprüsü’nün içini açtığımızda, karşımıza sürpriz olmayan bir kahraman figürü ve bolca Amerikan ideolojisi çıkıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.26 ( 10 votes)
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi