Stephen King’in ilk romanı olma özelliği taşıyan Carrie, beyazperdeye ilk olarak 1976 senesinde Brian De Palma tarafından uyarlandı. De Palma’nın uyarlamadaki başarısı hem romanın bilinirliğini artırdı, hem de türün hayranlarının en iyileri listesine girecek bir korku filmi olmasını sağladı. Hal böyle olunca, romanın yeniden beyazperdeye uyarlanacak olması gereksiz gözüküyordu ancak, Kimberly Peirce’nin bu ilk filmi irdelemeden yalnızca romanı dikkate alarak uyarlayacağını söylemesi bu noktada yeni bir görüş demekti. Bu da beyazperdede Carrie’yi tekrar seyretmek için iyi bir bahaneydi. Tüm bu doneleri bir araya getirdiğim zaman benim açımdan beklenti artmış, hatta gösterim öncesinde “arkadaşlar, çöp bir film bile çıksa ben beğenirim siz bana aldırmayın” diyecek kadar da iddialı hale gelmiştim. Gelin görün ki Kimberly Peirce beni yanılttı ve bu sıra dışı romandan klasik Amerikan kolej gerilimi çıkartarak beyazperdede görmek  istemeyeceğim bir Carrie uyarlamasına imza attı.

Malum sinema tarihi birçok başarısız yeniden uyarlama ile dolu. Bu sebeple en başta belirttiğim gibi Carrie’nin de bu kalabalık listede eriyip gideceği ve onlar kadar bile hatırlanmayacağı ne yazık ki şimdiden kesin. Ancak, Peirce filmini De Palma’nın eserinden bağımsız olarak romandan uyarladığını belirttiği için King’in eseri üzerinden gitmenin ve bunun üzerine fikir beyan etmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Zaten, De Palma’nın Carrie’si çekildiği döneme damga vurmayı başarmış, yönetmenlik dehası sunan mucizevi bir filmdi. Tüm bu sebeplerle yeni Carrie’yi, dolayısıyla Kimberly Peirce’i, De Palma’nın eserini katmadan direkt olarak romana getirdiği “dehşet” yorumla değerlendirmek istiyorum. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki Carrie filmde gördüğümüz gibi bir çocuk filmi veya romanı değil. Bu sebeple Pierce’in beyazperde aktarımında romandan esinlenmek yerine kafasındakini ya tam olarak aktaramadığını ya da daha yumuşak bir film çekme gayreti içine girdiğini düşünüyorum. Ve yine belirtmeliyim ki film Carrie hayranları için sadece gerilimin tavan yaptığı son sahnesinin ihtişamından dolayı anlamlı değildir. Kendini kirlenmiş hisseden ve bu kirlenmişliğin tohumu olarak gördüğü kızını kendi bağnaz düşünceleriyle yetiştiren Margaret White’ın hayatı o sahneyi hazırlayan yapı taşlarının başında gelir. Büyük bir katliamla sonuçlanacak sıra dışı sonu hazırlayan en önemli etken tabii ki Carrie’nin kendisidir. İçine kapanık oluşunun sebepleri, tek sığınacağı liman annesiyken onun da sığınması için yalnızca tanrıyı işaret etmesi Carrie’nin sonuyla ilgili işlenmesi gereken ana hatlardır. Telekinetik güçlerini fark etmesiyle başlayan hayatındaki değişimler, ona yalnızca hikayenin finalinde kullanması için yüklenen birer anlam değildir. Tüm bunları neden anlatıyorum; çünkü Peirce’in Carrie’sinde bunların hiçbir anlamı yok. Bunlar az önce de belirttiğim üzere yalnızca filmin sonunu görsel efektlerle süslemek için ortaya serpiştirilmiş birer detay niteliği taşıyor ve filmi seyirci önünde küçük düşürüyor.

Carrie-2013-2-FL

Chloe Grace Moretz’in oyunculuğunun yaşının çok ilerisinde olduğunu çoğu kez dile getirmekten çekinmiyorum. Bu filmle ilgili de Carrie’yi canlandıracak olmasının doğru tercih olduğunu düşünüyordum; ancak belki de film beklentimin çok altında kaldığından kendisinin de rolün hakkını veremediğini düşünüyorum. Bu noktada film adına övgüyü hak edecek tek isim Julianne  Moore oluyor. Her ne kadar canlandırdığı karakter bana göre romandaki Margaret’in yanında bomboş kalsa da Moore’un oyunculuğu görülmeye değer.

Özetle, son zamanların en kötü uyarlaması bu hafta vizyona girdi. Ne romandan ne de 1976 senesinde De Palma tarafından beyazperdeye aktarılan eserden bihaberseniz, bu üçü arasından bir seçim yapmak size kalmış.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi